Sinema, yalnızca estetik bir ifade alanı değil aynı zamanda toplumsal bellek, hakikat arayışı ve tarihsel yüzleşmenin tartışıldığı politik bir zemin olarak da güçlü bir etki alanına sahip. Kayıplar, faili meçhuller ve bastırılmış tarih söz konusu olduğunda sinema, neyin nasıl anlatılacağını belirleyen bir müdahale alanına da dönüşüyor. Gündüz Apollon Gece Athena, fantastik anlatıyı bir kaçış olarak işlemek yerine bastırılmış olanın geri dönüşünü görünür kılan bir estetik stratejiye dönüştürüyor. Hayaletler hafızanın taşıyıcısı hâline gelirken yas, bireysel bir duygu olmaktan çıkıp toplumsal bir meseleye genişliyor.
İlknur Burcu Keser’in “Sinema Söyleşileri Serisi” kapsamında Emine Yıldırım’la gerçekleştirdiği bu söyleşi; sinemanın toplumsal bellekle ilişkisini, tarihsel şiddetin temsili etrafındaki etik gerilimleri ve politik sinemanın bugünkü imkânlarını tartışıyor.

İlknur Burcu Keser: Söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Gündüz Apollon Gece Athena özelindeki sorulara geçmeden önce sinemanın hakikatle ilişkisine ilişkin daha genel sorularla başlamak istiyorum. Sinemanın hakikati temsil etmekteki iddiası sizce ne kadar güvenilir? Sinema çoğu zaman hakikati görünür kılan bir araç olarak tanımlansa da aynı zamanda neyin hakikat olarak kabul edileceğini belirleyen güçlü bir kurgu ve anlatı alanı. Bu açıdan bakıldığında sinemayı hakikati ortaya çıkaran bir araçtan çok onu belirli estetik ve ideolojik çerçeveler içinde yeniden kuran bir alan olarak mı düşünmek gerekir? Başka bir ifadeyle, sinema hakikati açığa çıkaran bir pratik mi yoksa onu ikna edici biçimde yeniden üreten bir temsil rejimi mi?
Emine Yıldırım: Ben teşekkür ederim. Ben bu konuda yaklaşımımı şu şekilde özetleyebilirim; mutlakiyetçilikten hoşlanmayan bir insan olarak, tek bir hakikatin olduğuna inanmıyorum, dolayısıyla sinemanın “üstün hakikati” görünür kılan bir araç olma görevini problemli buluyorum. Sinemanın, eseri icra eden kişilerin dünyaya yaklaştığı perspektifin ve bu icracıların inandığı hakikati ve değerleri ikna edici biçimde sinematik gramerle yorumlaması olduğuna inanıyorum. Mesele belki burada icracıların inandığı ve deneyimlediği hakikati en samimi ve tavizsiz şekilde sunmaya çalışmasıdır diye düşünüyorum.

İlknur Burcu Keser: Sinemada “politik olmama” iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Böyle bir mesafenin gerçekten mümkün olduğunu düşünüyor musunuz yoksa bu tutum, mevcut düzeni sorgulamamak üzerinden işleyen örtük bir statükoculuk biçimi midir? Her anlatı neyi görünür kıldığı kadar neyi dışarıda bıraktığıyla da kaçınılmaz olarak politik bir pozisyon üretir mi?
Emine Yıldırım: Politik olmanın ne olduğunda mutabık kalmamız gerekir bence. Politik film dediğimizde bunu sadece güncel siyasetin işlendiği eserler olarak kabul ediyorsak, o zaman bir sürü film politik değilmiş gibi görünebilir. Ben pek bu kanatta değilim, kişisel olan politiktir, gündelik olan da politiktir. Dolayısıyla evet, filmleri politik olarak kategorize etmek, dediğiniz gibi, sorgulamak yerine işleyen örtük bir statükoculuk biçimi olabilir. Evet, bence her anlatı; inandığı değerlerleri, hayatı ele alış perspektifini sunarak politik bir pozisyon üretir. Mesela “Sinners” filmine bakalım, görünürde sadece bir korku filmi, ama temel meselesi Amerika’daki siyahlara yapılan sömürgeciliği ve yağmacılığı eleştirmek ve bunu kendi estetiğiyle temsil etmek. Ama unutmayalım, bir taraftan inanılmaz bir zanaat, bir hikâye anlatılıyor size, kafanıza propaganda bombardımanı yağmıyor.
İlknur Burcu Keser: Politik sinemadan söz ederken çoğu zaman yalnızca içerik tartışılıyor oysa üretim koşulları, finansman kaynakları ve dağıtım ağları da en az anlatı kadar belirleyici. Sizce bugün bir filmin ne kadar “politik” olabileceğini asıl belirleyen şey anlatının kendisi mi yoksa filmin içinde üretildiği ekonomik ve kurumsal yapı mı?
Emine Yıldırım: Bence ikisi de etkili, bu konuya çok keskin bir şekilde yaklaşamam. Sinema başından beri ucuz bir sanat değil, inanın gerilla usulü film yaptığınızda da ucuz değil. Her şekilde bir bütçe harcanıyor, ekibin ve kastın emeğinin karşılığını alması için yola boş bir kese ile çıkamazsınız. Büyüklüğü önemli değil, küçük ya da büyük kese olabilir. Kese ile de çıkmıyorsanız, belki barter usulüyle ya da başka anlaşmalarla ilerliyorsunuz. Ama günün sonunda hiçbir şey bedavaya gelmiyor ya da karşılıksız olmuyor, aksi takdirde siz de çalıştığınız insanları sömürmüş olursunuz. Günün sonunda kaba tabiriyle size sermaye gerekiyor, en azından şimdi yaşadığımız kapitalisttik dönem bunu buyuruyor. Dolayısıyla ila bir kaynaktan faydalanacaksınız, bazen size yatırım yapan destekleyen kurum sizinle aynı fikirde olmuyor ama yine de destekliyor. Bazen de aynı düşüncede olmanız o kurumun kaynağını kullanmanın şartı. Bazen de kurum sizi PR’ına yarayacak sponsorluk olanaklarından yararlanmak için kullanabiliyor, bazen de sadece destek olsun diye sponsor oluyor. Benim için asıl mesele tutarlılık, günün sonunda sömürü olmaması. Herkesi bedavaya çalıştırıp sonra büyük para kazanan sinema icracıları, yaratılan kârı bir şekilde paylaşmıyorsa ama etrafta “büyük sanatçıyım, çok önemli sosyopolitik söylemler sunuyorum ben” diye dolanıyorsa benim için bu durum çok problemli. Benim için öyle. Dolayısıyla evet, hangi şartlarda üretildiği de bir eseri politik yapıyor. Sadece sunduğu anlatı değil. Bu ikisinin arasında bir tutarlılık yoksa ikiyüzlülük mevcut oluyor benim için.
İlknur Burcu Keser: Uluslararası festivaller ve ödül mekanizmaları, özellikle “politik” filmler için önemli bir dolaşım alanı sunuyor ancak aynı zamanda hangi hikâyelerin, hangi estetik biçimlerle anlatılacağını da dolaylı olarak belirliyor. Sizce festival sistemi, politik sinema için bir görünürlük alanı mı açıyor yoksa onu belirli temsiller ve anlatı kalıpları içine sıkıştıran bir tür hegemonik filtre ya da otosansür işlevi mi görüyor? Ayrıca bazı coğrafyalardan çıkan filmlerin uluslararası alanda kabul görmesi için belirli “beklendik hikâyelere” doğru mu itiyor? Bir yönetmen bu beklentilerle nasıl bir ilişki kurmalı: direnerek mi, müzakere ederek mi yoksa tamamen dışında kalarak mı?
Emine Yıldırım: Bence ikisi de. Her festival aynı değil. İyi festivaller de var, görünürlük alanı açan festivaller yani. Bunun için uğraşan sinemaperver programcılar var. Mesela yeni kurulan GÖRÜLTÜ Topluluğu, bunun için uğraşıyor. Peter Watkins seçkisinde bunu gördük. Ama evet, bazı festivaller, özellikle büyük sermaye veya büyük bir kamu fonuyla yapılan festivaller bu hegemonik filtre ve otosansür işlevi görevine soyunabiliyorlar. Belirli estetik tercihleri, belirli anlatı tercihleri var bu festivallerin, ya da filmin sermayesinin geldiği kurumun lobisi doğrultusunda o filmi programına kabul edebiliyor festival. “Beklendik hikayeler” mevhumu da var, evet, özellikle Avrupa’nın “gelişmekte olan ülkelere” olan tavrında bunu birçok vakada görebiliyoruz, ki bence bu sömürgecilik düşünce biçiminin uzantısı. Yani bazı festivaller, bu filmlerde genelde “ah siz zavallılar” duygusunu görmek isteyebiliyor. Bu doğru. Ama her zaman öyle değil, bunu kıran istisna sinemacılar var halen. Bu “ah siz zavallılar” mevhumuna oynayan sinemacılar da var bence, büyük festivallere girebilmek için o festivalin tercihlerine göre eserlerini şekillendiren kişiler yani. Bazılarımız kariyer yapmayı tercih ediyor, bazılarımız da kendi inandığı hakikati temsil etmek için uğraşıyor, sonucu ne olursa olsun. Bu da bir tercih meselesi.

İlknur Burcu Keser: Gündüz Apollon Gece Athena’da yas, bireysel bir kaybın ötesine geçerek toplumsal ve kuşaklararası bir dolaşıma giriyor ve kayıp meselesi “yas tutma”dan çok bir hakikat arayışı olarak da beliriyor, bunu Hüseyin karakterinin hikayesinde belirgin şekilde görüyoruz. Türkiye’de kayıplar, faili meçhuller ve yüzleşme eksikliği düşünüldüğünde, sizce sinema tutulamayan ya da ertelenmiş yaslar için gerçekten bir yüzleşme alanı açabilir mi yoksa bu tür meseleler sinemanın temsil kapasitesinin ötesinde mi kalır?
Emine Yıldırım: Bence açabilir, en azından ben açmasını umuyorum. Neden temsil kapasitesinin ötesinde olsun? Belki hemen bir etkisi olamayabilir, ama uzun vadede etkili olabilir diye düşünüyorum. Elbet doğrudan hak arayışı içinde olan STK’lar ve aktivistlerle aynı sonuçları alamaz sinema, ama en azından bu davaya hizmet etmeye çalışabilir. Bence sinemanın burada yapabileceği en büyük hizmet, insanlara yalnız olmadıklarını hatırlaması ve buradan güç vermeye çalışması.
İlknur Burcu Keser: Gündüz Apollon Gece Athena’da hayaletler korku unsuru olarak değil tamamlanmamış hikâyelerin şimdide dolaşan varlıkları gibi işliyor. Bu yaklaşım Derrida’nın “hauntology” kavramını, yani geçmişin gerçekten geçmeyip bugünü sürekli rahatsız eden bir varlık olarak kalmasını hatırlatıyor. Aynı şekilde filmde “asılı kalan ruhlar” fikri de çözülmemiş bağlar ve kapanmamış hesaplar üzerinden kuruluyor; bu da kayıplar, cezasızlık ve konuşulamayan hikâyeler gibi çözülememiş tarihsel meselelerin toplum içinde dolaşmaya devam ettiği fikrini çağrıştırıyor. Siz bu hayaletleri ve “asılı kalma” hâlini kurgularken onları doğaüstü figürler olarak mı yoksa anlatılmadığı sürece yok olmayan ve toplumsal bellekte yerini bulamamış hikâyelerin taşıyıcısı olan tarihsel ve politik varlıklar olarak mı düşündünüz?
Emine Yıldırım: İkincisi olarak düşündüm. Toplumsal bellekte yerini bulamamış, ama varlığı kesinlikle hissedilen hikayelerin taşıyıcısı tarihsel, politik ve de beşerî varlıklar olarak düşündüm. Ama insanlıklarından arınmış değiller, hepsi kendine has bir karakter, bu ruhlara saygı duymanın bir yolu da onları biricik, özgün karakterler olarak da görebilmek. Sadece büyük bir olguya hizmet eden temsiller olarak değil.

İlknur Burcu Keser: Filmde annelik, yalnızca duygusal bir bağ ya da şefkat alanı olarak değil aynı zamanda hafıza, tanıklık ve hakikat talebiyle ilişkili politik bir pozisyon olarak da beliriyor. Cumartesi Anneleri meselesi etrafında düşündüğümüzde annelik, yalnızca yas tutan bir özne olmanın ötesinde unutmayan ve ısrar eden, hakikati arayan bir figüre dönüşüyor. Ancak Defne’nin hikâyesinde bu çizgi kırılıyor: annenin “iyileştirememe” ve “anne olma sorumluluğunu üstlenmeme” pozisyonuyla karşılaşılıyor. Bu durum, anneliği kutsayan ve onarıcı bir güç atfeden yaygın temsilleri de bozan bir yer açıyor. Siz bu gerilimi kurarken anneliği biyolojik ya da duygusal bir kimlikten çok hem mümkün hem de eksik, hatta reddedilebilir bir ilişki biçimi olarak mı düşündünüz? Bu bağlamda filmde annelik, belleği taşıyan bir politik figür mü ya da aynı zamanda bu yükü taşıyamayan ve bu yüzden kırılan bir pozisyon olarak mı ele alınıyor?
Emine Yıldırım: Evet hem mümkün hem de eksik, hatta reddedilebilir bir ilişki olarak düşündüm anneliği. Daha önce bunu çok söyledim, kutsal anneliğe inanmıyorum, bu sadece kadınlara tahakküm kurmak için kullanılan bir araç. Anneliğin her hali olabilir, biz bu filmde böyle bir yaklaşımı kucaklıyoruz, çocuğunu sonuna kadar savunan ve ısrar eden anneler, çocuk sahibi olamamış ama istedikleri kişilere geçişken bir şekilde annelik yapan kadınlar, anne olmak istemeyen kadınlar… her türlü annelik formu olabilir. Bunun doğrusu ya da mutlağı yok. Biz hepsini kucaklıyoruz. Bana sunduğunuz iki seçeneği de kabul edemeyeceğim maalesef, bu da bana çok kategorize etme riskini sunuyor. Bu filmde kadınlar, anne olsun olmasın, hep birbirlerine dayanışma için yaklaşıyorlar. Meselem bu.
İlknur Burcu Keser: Tarihsel şiddetin sinemada temsili, kaçınılmaz olarak bir etik gerilimi de üretiyor çünkü temsil etmek, aynı zamanda şiddeti estetik bir biçime sokarak onu belirli ölçüde düzenlemek, anlamlandırmak ve dolayısıyla seyirlik hâle getirmek anlamına geliyor. Bu durum, şiddetin görünür kılınması ile onun estetize edilerek duyarsızlaştırılması arasındaki sınırı son derece muğlaklaştırıyor. Sizce sinema bu gerilimi gerçekten aşabilir mi yoksa tarihsel şiddeti temsil etmek, en başından itibaren onu dönüştüren ve belli ölçüde “katlanılabilir” kılan bir estetik müdahale olarak mı düşünülmeli?
Emine Yıldırım: Bence sinema bunu aşmayı deneyebilir, belki her zaman başaramaz, ama deneyebilir. Şiddetin görünür kılınması önemli elbet, nasıl estetize ettiğiniz de önemli, şiddetin tekrar üretilmesini heveslendiriyorsanız asıl problem burada. Asıl bunu konuşalım. Üzgünüm sinema dediğiniz mevhum bir sosyoloji tezi değil, her halükârda seyirlik bir zanaat sunmaya çalışıyorsunuz, en azından kurmaca filmlerde. Avrupa’nın da bizim gibi ülkelerden sosyolojik tez filmler beklemesi de yukarıda bahsettiğimiz problemlerin parçası. Şiddeti her şekilde estetize edeceksiniz kendi anlayışınıza göre. Dediğim gibi, asıl soru şu, şiddeti gösterirken yine insanları şiddete mi heveslendiriyorsunuz yoksa şiddetin ağırlığının mı altını çiziyorsunuz.
İlknur Burcu Keser: Birçok film politik ve tarihsel meseleleri bireysel hikâyeler üzerinden anlatıyor. Bu tercih empati kurmayı kolaylaştırırken yapısal sorumluluk ilişkilerini görünmez kılma riski de taşıyor. Siz bu gerilimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Emine Yıldırım: Katılmıyorum. Hem empati kurup hem de yapısal sorumluk ilişkileri görünür kılabilirsiniz. Yine bir ikililik çıkmazına giriyoruz sorunuzda 🙂 Neden birisi ya da diğeri olarak yaklaşıyoruz? Zaten ne yaparsanız yapın, yapısal sorumluluk ilişkilerine işaret etmek gerekir bir şekilde. Meselenin temeline inmeden empati kurdurmak bir yere kadar. Ama empati ve yapısal sorumluluk bir arada olmalı bence. Ayrı değil. Sadece yapısal sorumluluktan bahsettiğinizde, bu sorumluluğu seyirciye aktaracak bir “seyirlik anlatı” gerekmiyor mu?
İlknur Burcu Keser: Söyleşiyi biraz farklı bir yerden, sinema sektörünün iç dinamiklerine dair bir soruyla kapatmak istiyorum. Son yıllarda daha görünür hâle gelen taciz vakaları ve ifşalar, film üretim süreçlerindeki güç ilişkilerini ve çalışma koşullarını yeniden tartışmaya açtı. Sizce bu ifşalar sektörde kalıcı bir dönüşüm yaratabildi mi yoksa daha çok geçici bir görünürlük mü sağladı? Bugün sinema üretiminde güvenli ve etik bir çalışma ortamından gerçekten söz etmek mümkün mü yoksa sektör hâlâ hiyerarşik ve cinsiyet temelli güç ilişkilerinin belirleyici olduğu bir yapı içinde mi işliyor?
Emine Yıldırım: Görünürlük sağladı. Kalıcı bir dönüşüm yaratıp yaratmadığını ileri göreceğiz, halen birçok kadın, örgütlü ya da örgütsüz bunun için mücadele veriyor. Çok güzel sonuçlar da var, ama yapısal bir tutarlılık halen yok, ilerisi için uğraşılıyor halen. Maalesef, siz de biliyorsunuz, bu tür mücadeleler anında sonuç vermiyor. Ama tek günde de ilerlemeler yok edilebiliyor, üzücü tarafı bu. İstanbul Sözleşmesi gibi. Şu an sektör halen hiyerarşik ve cinsiyet temelli, ama bunu kırmak için uğraş veren çok insan ve kurum var.
İlknur Burcu Keser: Toplum ve Ütopya’ya zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.




