Skip to main contentSkip to footer
Felsefe

Adorno ve Yanlış Yaşam | Rıdvan Salih Gezegen

 Adorno Minima Moralia’da hayatı tüm yönleriyle, eleştirel bir gözle bakarak, kitaba yansıtmaya çalışır. Kitapta Adorno tarafından yapılmaya çalışılan şey, her şeyle arasına aynı mesafeyi koyarak gözlem yapmaktır. Kitapta geçen bir cümle yıllardır birçok tartışmaya yol açıyor. “Yanlış yaşam, doğru yaşanamaz.”[1] cümlesi kitabın en öne çıkan şiarı gibi görünmektedir. Bazı kaynaklara göre çevirilerdeki değişiklikler yüzünden veya Adorno’nun kullandığı kelimelerin çok anlamlılığı yüzünden cümle değişikliklere de uğramıştır. Bazı kişiler cümlenin başındaki “yanlış yaşam” çevirisinin doğru olmadığını ve aslının “sahte yaşam” olduğunu söylemektedir. Fakat biz bu metinde ilk başta kullandığımız üzere cümleyi kitabın Türkçe çevirisinde olduğu gibi ele almayı seçiyoruz.

Adorno’nun Minima Moralia’sının ilk basıldığı dönem İkinci Dünya Savaşı’ndan birkaç sene sonra, 1951 yılıdır yani kitabı savaş döneminde bir göçmen olarak yaşarken yazmıştır. Bu dönem Adorno’nun “evden”[2] uzak kaldığı bir dönemdir. Horkheimer ile yazdığı Aydınlanmanın Diyalektiği kitabından sonra Adorno modernitenin eleştirisini özel hayata daha yakından bakarak ve fragmanlar şeklinde aktararak Minima Moralia’da yapmıştır.

Yanlış Yaşamın Ortaya Çıkışı

Aydınlamanın sonucu olarak gelen modernite ve onun araçsal aklı, yaşamı her alanda etkilemiş, özel ve kamusal hayatın da her yerine sızmıştır. Aydnlanma kültürünün sonucu olarak insan kendi de dahil olmak üzere her şeyi nesneleştirir ve doğaya, sonuç olarak da kendi üzerinde de bir tahakküm ilişkisi kurar. İnsan artık “korkularından arınmış ve efendi konumuna” gelmiştir. Adorno yanlış yaşam derken modern dünyanın ve onun kökeni olan aydınlanma düşüncesinin kasvetli ve radikal bilinçli bir kötülük getirdiği yaşamı kasteder. Yanlış yaşam; mübadele biçimleri, üretim biçimleri, kültür, medya, sanat gibi alanların ve insanların kendilerine ve birbirlerine yabacılaşmasıyla ortaya çıkan bir yaşam biçimini anlatmaktadır. Aynı zamanda pozitivizm altında oluşturulan ilerleme fikri, bilimlerin verili olan kısıtlı bilgiler üzerinden yürütülmesi de bu yaşamın özellikleridir. Yaşam artık şeyleşmiş bir hal almıştır. Burada üretilen metalardan, nesneleşen insanlardan, sosyal ilişkilerin arkasında yatan çıkar ilişkilerine kadar birçok şey yaşamın yanlışlık durumuna işaret etmektedir. Yaşam artık doğru bir şekilde yaşanılması imkânsız bir yere dönüşmekte veya dönüşmüş haldedir.

Adorno’nun kitabın tümünü kaplayan kasvetli, çoğu zaman umutsuz bir bakış gibi görünen çözümlemeleri ve fikirleri yaşamın yanlışlığı üzerinde hemfikir olmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ilk önce İngiltere daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne giden göçmen bir düşünürdür Adorno. Savaş yıllarının kasveti düşüncelerde açık bir şekilde görünür. Savaşın etkisi Minima Moralia’da ve sonraki birçok yapıtında da etkisini gösterir. Yaşanan holokost[3] dünyanın her yerindeki her düşünürü apaçık bir şekilde etkilemiştir.

Yanlış Yaşamı Anlamak

Dünyanın kaçınılmaz şekilde kötülük yaratan bir yer olduğu fikri Adorno’da Aydınlanma düşüncesinin sonucu olarak görülen totaliter, faşist rejimler ve yaşanan iki büyük dünya savaşının sonucunda çıkmış gibi görünmektedir. Aydınlanmadan sonra ortaya çıkan süreci Frankfurt Okulu’ndaki düşünürlerle sıkı bir şekilde eleştiren Adorno, yine aynı ekoldeki birçok düşünür gibi Aydınlama fikrine tümüyle karşı çıkar. Adorno’ya göre, Aydınlanma fikrinin sonucu bir hayal kırıklığı olmuştur ve nesne haline gelmemiş bir şey kalmamış, araçsal akıl kendini her yere dayatmıştır. Özel hayatın, aile ilişkilerinin, pozivitizm altında ilerleyen bilimlerin hepsinde ve her yerinde araçsal aklın tahakkümü gözükmektedir.

Adorno’nun “Yanlış yaşam, doğru yaşanamaz.” cümlesi, hayatın her yerine sızmış olan araçsal aklın yaşamı her açıdan etkilediği düşüncesini ve doğru yaşamak için bir imkân bulunmadığını söyler. Kitabın içindeki fragmanlar bu cümleyi doğrulamak için rahatça kullanılabilir. Freud’u eleştirdiği sayfalarından birinde şöyle der: “Ama kimi rahatlatabilir ki normalin hastalığının mutlaka hastanın sağlıklı olması anlamına gelmediğini ve onun da çok zaman aynı felaketin başka bir ifadesi olduğunu düşünmek.”[4] Burda Adorno düşüncenin çelişkiler içinde olduğunu vurgulamak için kinaye yapmaktadır. Buradaki örnek birçok yerde tekrarlanabilir. Adorno düşünceleri alır ve onları tersyüz eder aynı fragmanların başında yaptığı ünlü eserlerin ismini veya eserlerden yaptığı alıntıları ve karakterleri tersyüz ettiği gibi. Böylece yanlış yaşamı ve doğru yaşanamaz olduğunu bize daha iyi anlatmak ister. Kurgulanmış ve bazen de felsefi eserlerden yaptığı alıntılar bizi bize anlatan yanlış yaşamdır aslında. Yanlış yaşam, şeyleşmiş ve bir şeylerin üstünü kaplayan bir yer oluşturmuştur artık. Bu durumda doğru yaşamın imkânı kalmaz ve her şey bu çarpık olan içinde ona hizmet edecektir:

“Yaşamın kendini var olan üretim ilişkileri içinde yeniden-üretmesi, ancak emek gücünün bir metaya dönüşmesiyle başlayan süreç insanların tüm varoluşlarına sızdığı ve bütün dürtülerini mübadele ilişkisinin biçimsel bakımdan ölçülebilir çeşitlemeleri olarak nesnelleştirdiği anda mümkün olur.”[5]

Aslında böylece her şey bireyselleşmiş ve öznel hayata dair gibi gözükmeye de başlamaktadır.

Yanlış yaşamı anlamak için insanın nasıl mübadele sürecine meta olarak giren bir nesne olduğunu anlatmak gerekir. İnsanın üretim sürecinde kendi emeğine yabancılaşması birçok durumun başlangıcı olarak alınabilir. Ama kapitalizmin hızını arttırdıktan sonra insanın da bir metaya, değiş tokuş edilen bir nesneye, kullanıldıktan sonra kenara bırakılan bir araca dönüşmesi yaşamın yanlışlığını daha da fazla ortaya koymaktadır. İnsanların bir iş sahibi olması için bir özgeçmişe sahip olması, insanlara verilen veya onlar tarafından gönüllü olunarak istenilen etiketler bu süreci apaçık ortaya serer. Böylece ilk başta nesnelere uygulanan davranışlar insanlara uygulanabilir hale gelmiş olur. Bu durum toplumun tümden bir yabancılaşma içine sürüklenmesine ve şeyleşmenin de her yere yayılmasına neden olur.

Yaşam, yabancılaşma ve şeyleşme süreçlerinin devamında birçok “sakatlanma”ya uğramış olur. Bu durum yaşam içinde oluşan yani yanlış yaşamın içinde ortaya çıkan fikirlerin de doğru olamayacağını araçsal aklın, insanı yanıltan ve verili olgusallığın içinde bırakan düşüncelere yönelteceğini anlatır. Burada gerçekleşen bireyin “zorunlu” olarak içinde yaşadığı toplumun yine zorunlu bir yanılsamada olduğunu belirterek burada ortaya çıkan davranışların, fikirlerin, ideolojilerin yine toplumun çarpık bir yanılsaması olduğudur. Yanlış yaşamda doğru bir yaşamı savunduğunu düşünmek: kendini yalanlarla, korumalı bir alanın içine almak demektir. Aklını kullanma yoluyla çıkılan bu yolda yanlış olana yine akılla varılır. Kendini korumak adına insan yalanlarla kendi çevresini sarar ve doğruyu yaptığına inanarak bu yönde ilerlemeye çalışır:

“Sahicinin sahteliği, mübadelenin yönettiği bir toplumda, yerini tuttuğu ama hiçbir zaman olamadığı şeyin kendisi olduğunu iddia etme ihtiyacından  kaynaklanır. Sahiciliğin havarileri, şimdi dolaşıma hükmeden güce hizmet ederken, paradan yapılmış duvaklarla süslüyorlardır o gücün iflasını.”[6]

Sahtelik yaşamın kendisini temsil etmektedir artık onda ayrı bir ortamın ortaya çıkması, doğru yaşam ihtimali açısından bu durumda olanaklı görünmez.

Kültürün Tahakkümü

Kültür endüstrisi, Adorno için toplumun yabancılaşmasını, nesnelerin şeyleşmesini sağlayan geniş bir alanı kaplar. Kültür bir endüstri haline geldiğinde artık bir metalar topluluğu, alınıp satılan nesneler içinde kaybolan bir şeye dönüşmüştür. Kültür ve sanat alanında yapılan toplu üretimler, kapitalizmin bir sonucu olmakla beraber onun ortaya çıkardığı tüketim toplumunu da mümkün kılar ve toplumların bakış açılarını dolaylı olarak çarpıtarak değişitrir. Toplumların maruz bırakıldığı kültürel materyaller ve endüstrilleşmiş sanat, toplumları tekdüze hale getirir. İnsanların bu alanda yaptığı seçimler bir özgürlük skalası sunuyormuşçasına farklıymış gibi gösterilir. Ve yanlış yaşamın üstü örtülür. Farkındalık ortaya çıkışı ötelenmiş olur. Toplumdaki her birey özgür olduğu yanılsamasına kapılır. Toplum yanılsamanın farkına varamadığı sürece endüstri yaşamın bir parçası haline gelir ve insanların düşüncelerini, eylemlerini yönlendirmeye başlar aynı zamanda endsütri toplumu (ve sistemi) kendi meşruluğunu sağlamış olur. Toplumda tahakküm uygulanarak oluşturulan bu kitle kültürü, kapitalizmi topluma daha fazla dikte etmiş, toplumdaki bireyleri tektipleştirmiştir. Aydınlamanın Diyalektiği’nde Adorno ve Horkheimer şöyle der: “İnsanlara benlikleri tümüyle özgün ve herkesinkinden farklı bir benlik olarak armağan edilir ki herkesinkiyle aynı olması iyice sağlama alınabilsin.”[7]

Adorno ve Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği kitabını yazarken Nazi Almanyası’ndan ve onun propaganda uygulamalarından etkliendiği oldukça açıktır. Kültür endüstrisinin, savaş dönemi boyunca etkin olarak kullanılması belki de bu konunun bu kadar önemli olmasının başlıca nedenlerinden biridir. Kültür endüstrisinden bahsederken akla Gramsci’nin “hegemonya” kavramının gelmesi aslında oldukça normaldir. Fakat Gramsci’nin bu kavramı hapishane yıllarında çok önceden ortaya attığı bilinmekle beraber Hapishane Defterleri’nin ortaya çıkışının 1950’leri ve İngilizce olarak basılışının 1970’leri bulduğunu hatırlatalım.

Doğru Yaşam Sorusu

Doğru yaşamdan bahsedecek olursak Adorno doğru yaşam tasavvurunu yapmaz. Yanlış yaşamı kitap boyunca irdeleyerek, her şeyle arasına eşit mesafe koyarak, bize açıklayan Adorno doğru yaşamı anlatmak yerine yanlış yaşamı gözler önüne serer kitapta. Neyin nasıl olması gerektiğini açıklamak yerine, neyin nasıl olmamasını gerektiğini açıklayarak okuru daha fazla düşünmeye sevk eder. Sınırları belirli bir yaşam çizmez, bir şeyi mutlak olarak yadsımaktan ve kanıksamaktan kaçınır. Doğru yaşamı tanımlamak aynı zamanda onu yanlış yaşam biçimine dönüştürmek demektir. Çünkü doğru yaşam, sınırları olan veya sabit bir biçim alan yaşam olamaz. Bu “o yaşamı” mutlaklaştırmak olur ve araya konan mesafe kaybolur gider.

Adorno yanlış yaşamı birçok yerden yakalayarak eleştirir ve eleştirisi kendi içinde bulunduğu yaşama da yöneliktir aslında. Eleştirilerini yaparken bunu gözardı etmez fakat eleştirilerini de bu “yanlış yaşam” içinde yapmaktadır yine. Bu yaşamın yanlışlığından emindir çıkarımlarına göre. Kant, Hegel gibi düşünürleri eleştirirken söylediği belirli bir doğru, ahlaklı yaşamı anlatmaz bize. Bu belirlememe durumunun doğru olduğundan bahseder. Burda şüpheli olan da bu belirli olmama durumunun da bir belirlenim olup olmadığıdır. Bir şeyin olumsuzunu ortaya koyarken, bu ortaya koyuşu olumlamış olur Adorno. Bu sakatlanmış yaşam içinde çarpık olmadığını ima ettiği düşüncelerinden nasıl bu kadar emin olmaktadır?

Jürgen Habermas’ın, Aydınlanmanın Diyalektiği kitabına yaptığı eleştiri aklımıza gelir. Bu kadar şeyleymiş ve yabancılaşmış dünyada Adorno nasıl bu kadar kesin yorumlar vererek bize bu yaşamda doğru yaşanamayacağını söylemektedir. Ortaya koyduğu kanıtları kimse göz ardı edemez fakat bu eleştirilerin de yine aynı ortam içinde yapıldığını hatırladığımızda durum karmaşık bir hal alır.

Frankfurt Okulu’nun etkin olduğu dönemlerde 68 Olayları’nın da ortaya çıkması ise bir tesadüf değildir. Okulun önemli düşünürlerinden biri olan Herbert Marcuse bu olaylara “duygudaşlık” besleyen bir isimdir.[8] Ancak Adorno bu olaylara destek vermemiş ve bir keresinde şöyle demiştir: “Teorik modelimi yaptığımda, insanların bu modelimi molotof kokteylleri ile gerçekleştirmesini isteyeceklerini tahmin edemezdim.”[9] Adorno, görülüyor ki yanlış yaşamı anlatmakta ama ona karşın bir pratik sunmamaktaydı. Ve 68 Olayları’nın yaşandığı dönem protestolara karşı sert çıkmakta ve onlara destek vermemekteydi. Adorno’nun öğrencileri de artık onu eleştirmekteydi. Ölümünden dört ay öncesine kadar protestolara maruz kalmakta ve ölümünden sonra da etkin olarak o dönem için eleştirilirken, mensubu olduğu Frankfurt Okulu ise 68 Olayları’nın sonuçları bakımından eleştirilmekteydi. Öğrencilerinin ona bir seferinde “bir kurum olarak Adorno öldü”[10] diye bağırdığı da bilinmektedir.

Adorno bakıldığında birçok farklı düşünceye katkı sunmuş, marksist teoriye yeni bir bakış getirmiş, altyapı ve üstyapı kavramlarının etkisini tersyüz etmiştir. İlerlemiş kapitalist sistemin çarklarını gözlemlemiştir. Yanlış yaşamın her şeklini incelemeye çalışarak doğru yaşama yöneltmeye çalışmıştır. Sonuç olarak en başta ele aldığımız cümlenin birçok tartışmalı yanı bulunmaya devam etmekle beraber Adorno’nun aslında bize ne anlatmaya çalıştığını çözümlemeye çalıştık.

[1] Theodor W. Adorno, Minima Moralia, çev. Orhan Koçak ve Ahmet Doğukan (İstanbul: Metis Yayınları, 2017), s.43.

2 Adorno’da “ev” kavramı ve Nietzsche’ye yaptığı gönderme için bakınız: Adorno, Minima Moralia, s.41-43.

3 Nazi Almanyası tarafından yaklaşık beş buçuk milyon Yahudinin sistemli bir şekilde öldürülmesi, Yahudi Soykırımı.

[4] Adorno, Minima Moralia, s.64.

[5] Adorno, Minima Moralia, s.239.

[6] Adorno, Minima Moralia, s.163.

[7] Max Horheimer, Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği (İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2010), s.30-31.

8 Herbet Marcuse’nin “Ütopyanın Sonu” metninin Türkçe çevirisi için bakınız:  https://www.marcuse.org/herbert/pubs/60spubs/67endutopia/06DoganBarisUtopyaninSonu.pdf

[9] Adorno’dan aktaran: Martin Jay, Adorno, çev. Ünsal Oskay (İstanbul: Der Yayınevi, 2001), s.66.

[10] Jay, Adorno, s.67.

Etiketler : Adorno, Rıdvan Salih Gezegen

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.