Skip to main contentSkip to footer
HukukRöportaj - Söyleşi

“Eleştirel hukuk çalışmalarını hukukun yalnızca hukukçulara bırakılmasının bir eleştirisi olarak okumak da mümkün” – Şefik Taylan Akman’la Söyleşi

Eleştirel Hukuk Söyleşileri serimiz kapsamında İlknur Burcu Keser ve K. Berkay Çakıralp’in Doç. Dr. Şefik Taylan Akman’la gerçekleştirdiği söyleşiyi ilginize sunuyoruz.

Berkay Çakıralp: Eleştirel hukuk çalışmaları tarihsel olarak hangi mekân ve zamanda doğmuştur? “Eleştiri”, tam olarak neye yönelmiştir? Hukuk ve politika ilişkisi eleştireller tarafından nasıl değerlendirilir?

Şefik Taylan Akman: Eleştirel Hukuk Çalışmaları’nın (EHÇ) doğuşunu 1970’lerin başından itibaren başlayan bir sürecin sonucu olarak görebiliriz. Genel olarak herkesin üzerinde ortaklaşabileceği bir tarih olarak 1977’de Wisconsin-Madison Üniversitesi’nde yapılan Eleştirel Hukuk Çalışmaları Konferansı’nın bir dönüm noktası olduğu söylenebilir. David Trubek, Duncan Kennedy ve Mark Tushnet gibi isimlerin ön plana çıktığı ilk konferansta, farklı siyasal yaklaşımları benimsiyor olsalar bile genel olarak akademinin sol cenahı içinde yer alan ve aralarında arkadaşlık bağları olan bir grup akademisyenin bir araya geldiği dikkat çeker. Hareketin ortaya çıkışında hem Amerika’daki geleneksel akademik yapılara hem de ekonomi-politik ve hukuki düzene yönelik tepkilerin kuşkusuz etkisi bulunmaktadır. Bu yönüyle EHÇ’yi salt bir akademik uğraşı ya da işbirliği ağı olarak görmektense somut toplumsal ve politik çatışmaların içinden filizlenen bir eleştiri pratiği şeklinde nitelendirmek daha yerinde olacaktır. Gerçekten de 1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında yoğunlaşan sivil haklar mücadelesi, Vietnam Savaşı karşıtı hareketler, öğrenci hareketleri ve sınıfsal eşitsizliklere yönelik toplumsal itiraz ve mücadele süreçlerinin hepsi EHÇ’nin ortaya çıkışını etkileyen faktörler olmuşlardır.

Yine 1970’li yıllar ABD’de liberal hukuk düzeninin artık hem olgunlaştığı hem yerleşik hale geldiğinin genel olarak kabul edildiği ve hukuk düzeni olgusunun bu yönüyle kutsandığı bir dönemdi. Dolayısıyla Eleştirellerin eleştirisi, doğrudan liberal hukuk düzeninin kendisinden başlamıştır. Hukukun tarafsız, nesnel, ideolojik etkilerden bağımsız, rasyonel ve öngörülebilir bir normlar sistemi olduğu yönündeki klasik anlatı hedef alınmıştır. Eleştireller, hukukun bu görünümünün ideolojik bir maskeleme işlevi gördüğünü savunuyorlardı. Hukukun belirsizliği, mahkeme kararlarının yargısal aktörlerin tercihlerine dayanması, hukuksal kavramların siyasal ve ekonomik güç ilişkilerinden bağımsız olamaması gibi faktörler Eleştirellerin üzerinde durdukları temel konu başlıklarıydı. Dolayısıyla eleştiri, yalnızca belirli normlarla veya kurumlarla sınırlı değil hukukun yapısal karakterine yönelik bütünsel bir nitelik arz ediyordu. Bu bütünsel eleştiri nihayetinde onları hukuk ile politika arasındaki ilişkileri derinlemesine sorgulamaya yöneltmiştir. Liberal hukuk düşüncesinin aksine Eleştireller, hukuk ile politika arasında keskin bir ayrım bulunduğu iddiasını reddetmişlerdir. “Hukuk politiktir” önermesini benimsemişler ve buradan hareketle kendi hukuksal analiz yöntemlerini geliştirmişlerdir. Onlara göre hukuk, politik iktidar ilişkilerinden, ideolojik mücadelelerden ve ekonomik güç dengelerinden bağımsız bir alan değildir; aksine bu ilişkilerin içinde üretiliyor, uygulanıyor ve yeniden anlamlandırılıyordu. Ancak hukuk sadece egemenler tarafından kendi egemenliklerinin sürdürülebilmesinde kullanılan işlevsel bir araç olmayıp aynı zamanda belirli koşullar altında politik ve toplumsal mücadelelerin yürütülebileceği çelişkili bir alan olarak da kavranıyordu.

İlknur Burcu Keser: Bir disiplin olarak eleştirel hukuk çalışmalarının ontolojik ve epistemolojik temelleri nasıl tanımlanmaktadır? Bir çalışmayı eleştirel hukuk kapsamına dahil etmeyi haklı kılan ölçütler mevcut mudur? Eleştirel hukuk çalışmalarının başlangıç noktası olarak gördüğünüz en temel sorular nelerdir? Bu çalışmaların klasik hukuk düşüncesine itirazları hangi noktalarda yoğunlaşmaktadır?

Şefik Taylan Akman: Bir disiplin olarak düşünüldüğünde, eleştirel hukuk çalışmalarının temel mantığının, klasik hukuk düşüncesinin veya hukuki pozitivizmin kendilerine esas aldıkları ontolojik ve epistemolojik kabullerden veya anlayışlardan bilinçli biçimde farklı olduğunu belirtmek gerekir. Eleştireller, ontolojik düzlemde hukuku, ne aşkın ne de toplumsal gerçeklikten bağımsız bir normlar bütünü olarak kabul eder. Onlar açısından hukuk belirli tarihsel, ekonomik, politik ve ideolojik ilişkiler ağının içinde kurulan, bu ilişkilerle birlikte anlam kazanan bir toplumsal pratiktir. Hukukun varlığı, soyut normatif bir düzenin mevcudiyetine değil, somut iktidar ilişkileri ve toplumsal mücadeleler içinde üstlendiği işleve bakılarak değerlendirilmelidir. Zaten böyle bir yaklaşım, hukukun tarafsız ve özerk bir alan olduğu varsayımını doğrudan sorgulaması itibarıyla hukuka ilişkin bütün geleneksel ontolojik kabulleri tartışılır hale getirmektedir. Epistemolojik açıdan ise eleştirel yaklaşım, hukuksal bilginin nesnel, değer ve politik tercihlerden arınmış bir bilgi türü olduğu ya da olabileceği iddialarını bütünüyle reddetmektedir. Hukuksal bilginin üretimi, aktarımı ve uygulanması süreçlerinin kaçınılmaz biçimde belirli ön kabullere, değer yargılarına, güç ilişkilerine ve ideolojik konumlanışlara dayandığı savunmaktadır.

Bir çalışmanın eleştirel hukuk kapsamına dâhil edilmesini haklı kılan katı ve kapalı ölçütlerden bahsedilebileceğini pek düşünmüyorum. Ancak belirli yönelimlerden tabii ki söz edilebilir: Örneğin hukukun politik niteliğini görünür kılma çabası; hukuksal belirsizliği ve tarafgirliği analiz etme iradesi; hukukun egemen ideolojiyle ilişkisini sorgulama eğilimi; ayrımcılığa uğrayanın, ezilenin, madunun haklarını koruma refleksi; adaletsizliklere ve eşitsizliklere karşı mücadele yürütülmesi gibi hareket noktaları, eleştirel bir hukuk çalışmasının karakteristiğini belirleyen temel yönelimlerdir. Eleştirel hukuk çalışmaları, disiplinlerarası işbirliklerine açık olan; hukuku eleştirel bir analizle sorgulayan; insan onurunu, insanların ayrımcılığa uğramamasını, adalet, eşitlik ve özgürlüğü temel değerler olarak gören; hukuku sadece meşrulaştıran değil sorunsallaştıran bir perspektifi zorunlu kılmaktadır.

Bana göre EHÇ’nin başlangıç noktası olabilecek temel sorular öncelikle hukuk ile politika ilişkisinin bütün yönleriyle nasıl serimlenebileceği hususunda düğümlenmektedir. Tabii ki bunun ortaya konabilmesi için hukukun ekonomi-politik bir analizine ihtiyaç vardır. “Hukuk kimin-kimlerin, hangi sınıfların lehine-çıkarına işliyor?” “Hangi eşitsizlikleri yeniden üretiyor?” “Bu eşitsizlikleri hangi söylemsel ve kurumsal mekanizmalarla gizliyor?”. Bu sorulara verilecek yanıtlar, hukukun esasında düzen sağlayan bir araç olmadığını göstermeye yetecektir. Eleştirel bir hukuk çalışmasının temel derdi tam da bu noktada biçimlenmelidir: kapitalizm koşulları altında hukukun hem siyasi hem iktisadi tahakküm ve sömürü ilişkilerinin kurulmasında ve sürdürülmesinde nasıl bir fonksiyon üstlendiğinin açığa çıkarılması noktasında.

Son olarak EHÇ’nin klasik hukuk düşüncesine yönelttiği itirazların ise özellikle hukukun tarafsızlığı, nesnelliği, öngörülebilirliği ve politika dışılığı savlarında yoğunlaştığını belirtmek gerekir. Eleştirellere göre tüm bu kabuller hukukun ideolojik karakterini maskelemekte, mevcut ekonomik ve politik düzeni doğal ve kaçınılmaz göstermeye çalışmaktadır. Oysa hukuki gerçeklik ortaya konmalı ve hukuk düzeninin bu maskeleyici niteliği ortaya çıkarılabilmelidir.

Berkay Çakıralp: Eleştirel hukuk çalışmaları dediğimizde yeknesak bir alandan bahsetmiyoruz sanıyorum. “Çalışmalar” derken ne kastedilmektedir, alt alanlar belirli midir?

Şefik Taylan Akman: Evet, yeknesak bir alandan bahsedemeyiz. Genel olarak ABD’deki EHÇ’yi ve onu takip eden dünyanın farklı yerlerindeki pek çok eleştirel hukuk yaklaşımını göz önünde bulunduracak olursak bunların tümünü kapsayan, kesin kuralları olan büyük bir hukuk okulundan kesinlikle söz edilemez. Hatta böyle bir yaklaşımın, dogmalaşmanın, eleştirel düşüncenin temel mantığına da uygun olmadığı açıktır. Bu bakımdan genel anlamda eleştirel hukuk çalışmalarını tek tipleştirici, kapalı ve tek merkezli bir teori veya disiplin olarak değil; ortak bir eleştirel yönelimi paylaşan çoğul bir düşünsel alan olarak kavramsallaştırmak en doğrusu olacaktır. Böyle düşünüldüğünde “Eleştirel hukuk”tan ziyade “eleştirel hukuk çalışmaları” ifadesinin tercih edilmesi de bilinçli bir seçim olarak düşünülebilir. Buradaki çoğulluk, hem kuramsal kaynaklar hem yöntemsel yaklaşımlar hem de eleştirinin yöneldiği hukuksal alanlar bakımından belirgin bir çeşitliliği ifade etmektedir. Örneğin “çalışmalar” kavramı, eleştirel hukuk düşüncesinin tek bir sistematik öğreti ya da bütünlüklü bir normatif program üretme iddiası taşımadığını göstermektedir. Liberal hukuk düzeninin farklı boyutları, değişik kuramsal araçlarla ve farklı bağlamlar içinde sorgulanmaktadır. Klasik anlamda bir “okul”dan ziyade, ortak problem alanları etrafında kümelenmiş, gevşek bağlarla birbirine eklemlenen bir eleştiri pratiği daha fazla ön plana çıkmaktadır.

Eleştirel hukuk çalışmalarının belirli alt alanlarla sınırlanmasının ne kadar yerinde olacağı da ayrı bir tartışma konusudur. Özellikle hukuk kurallarının çeşitliliği ve üstlendikleri işlevler düşünüldüğünde hukukun eleştirel analizinin bir sınırı olmasa gerekir. Dolayısıyla eleştirel hukuk çalışmalarının konu alanlarının hukukun tüm boyutlarını eleştirellik şapkasını çıkarmadan ve ekonomi-politik analizin temellerinden ayrılmayan bir perspektif ve metotla genişletilmesi mümkündür. Dolayısıyla katı biçimde sınırlandırılmış alt alanlardan söz etmek güçtür ancak belirli yoğunlaşma noktalarının ve tematik yönelimlerin zamanla belirginleştiği söylenebilir. Hukuksal belirsizlik ve yargısal karar verme süreçlerine odaklanan çalışmalar, hukukun ideolojik niteliğini ve meşruiyet üretme işlevini inceleyen analizler, mülkiyet ve sözleşme başta olmak üzere özel hukuk kurumlarının analizi ve ekonomi politik bağlamda eleştirisi, kamu hukukunda hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, kadın, LGBTI+, Queer, azınlık hakları, sosyal devlet, anayasal söylem üzerine yapılan çözümlemeler gibi konular zamanla ön plana çıkmışlardır. Ama bu bunların her birini bağımsız ve kapalı alt disiplinler olarak değil, çoğu zaman iç içe geçen eleştirel ve ortak çalışma alanları olarak nitelendirmek daha yerinde olabilir. Sonuç olarak eleştirel hukuk çalışmalarını bir arada tutan esas unsur, belirli bir konu listesi ya da yöntem birliği değil; hukukun tarafsız, özerk ve politikadan bağımsız olduğu iddiasına yöneltilen ortak itirazdır. Bu nedenle bir çalışmayı eleştirel hukuk kapsamına dâhil eden ölçüt, hangi hukuksal alana yöneldiğinden ziyade, hukuku mevcut iktidar, ideoloji ve ekonomi-politik ilişkiler içinde sorunsallaştırma biçimidir. Eleştirel hukuk çalışmalarının bu “çokluklara” dayanan yapısı onu hem teorik hem de pratik düzeyde açık uçlu, dinamik ve çatışmalı bir alan haline getirmektedir. Hukukun praksisi dediğimiz yer belki de tam da bu noktada biçimlenmekte ve hukuksal mücadele olgusu kendine özgü anlamını yeniden kazanmaktadır.

İlknur Burcu Keser: Eleştirel hukuk çalışmalarının disiplinlerarası niteliğinden bahsedilir, bu çalışmalar hangi disiplinlerden ne şekilde faydalanmaktadır? Disiplinlerarası yöntem hukuk analizinin metodolojisini nasıl dönüştürüyor, bu yöntemin hukuka teşmil edilmesi nasıl sonuçlar doğuruyor? Eleştirel hukuk çalışmalarını aynı zamanda hukukun sadece hukukçulara bırakılmasının eleştirisi olarak da okuyabilir miyiz?

Şefik Taylan Akman: Eleştirellerin hukuku kendi içine kapalı, yalnızca normatif tekniklerle çözümlenebilecek bir alan olarak görmediği aşikârdır. Bu nedenle disiplinlerarası nitelik, belirli sorunlarla karşılaşıldığında başvurulacak ikincil bir yöntem değil, doğrudan hukukun ontolojik ve epistemolojik kavranışının zorunlu bir sonucudur. Hukukun politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel süreçlerle kurduğu zorunlu bağ dikkate alındığında, bu ilişkilerin analiz edilebilmesi ancak hukuk dışı disiplinlerin sunduğu kavramsal ve yöntemsel araçlarla mümkün olabilmektedir. Eleştirel bir hukuk çalışması yürütülmek isteniyorsa başta siyaset bilimi, sosyoloji, ekonomi, tarih ve felsefeden yoğun biçimde yararlanılması gerekir. Örneğin siyaset bilimi, hukukun iktidar ilişkileriyle bağını serimlemek ve meşruiyet üretme süreçlerini görünür kılmak için kullanılır. Sosyoloji, hukukun toplumsal yapı içindeki işleyişini, sınıfsal, kültürel ve kurumsal bağlamlarını analiz etme imkânı sağlar. İktisadi analiz ve gerçekliği de göz önüne alan bir ekonomi-politik perspektif, hukukun üretim ilişkileri içindeki konumu, sınıfsal fonksiyonu, mülkiyet rejimi ve kapitalist sistemin yeniden üretimiyle olan bağlantılarını açığa çıkarmada merkezi bir rol üstlenebilir. Tarihsel analiz ise hukukun değişmez ve evrensel değil, belirli tarihsel koşullarda şekillenmiş bir pratik olduğunun gösterilmesinde işlevsel olacaktır. Keza felsefe de hukukun ideolojik varsayımları ile düşünsel arka planını sorgulamakta yardımcı olabilecektir.

Disiplinlerarası yöntemin, hukuk analizinin metodolojisini dönüştürücü etkisi, hukuku salt normatif tutarlılık veya iç mantık açısından inceleyen geleneksel pozitivist yaklaşımların sınırlarının aşılmasında ortaya çıkar. Hukuk, sadece normatif yönden ne anlama geldiği veya ne söylediği üzerinden değil; gerçek yaşamda ve pratikte nasıl işlediği, kime veya kimlere hizmet ettiği, hangi sonuçları ürettiği ve bu sonuçların hangi sınıfların lehine olduğu üzerinden analiz edilebilir hale gelir. Bu da hukuksal kavramların, kurumların ve ilkelerin tarafsızlık iddialarının çözülmesine yol açar ve hukukun ideolojik niteliğini görünür hale getirir.

Bu çerçevede son sorunuza gelecek olursak; eleştirel hukuk çalışmalarını hukukun yalnızca hukukçulara bırakılmasının bir eleştirisi olarak okumak da mümkündür. Aslında Marksizm’de de karşımıza çıkan ve dünyaya salt hukuksal gözlükle bakarak ve onu hukuksal kavramlarla tanımlamaya çalışmanın yanlışlığına ilişkin vurgunun bir benzerini eleştireller de yapmaktadır. Zira hukuk, toplumsal yaşamın tamamına nüfuz eden bir düzenleme alanı olarak, sadece teknik bir uzmanlık meselesi değil, doğrudan toplumsal ve politik bir pratiktir. Eleştirel anlayış, hukukun yorumlanması ve eleştirilmesi yetkisinin dar bir hukukçu uzmanlar veya elitler grubuna münhasır olduğu yönündeki hukukçular arasındaki örtük kabule itiraz eder. Hukuku toplumsal mücadelelerle politik tartışmaların merkezinde, disiplinlerarası yöntemlerden hareketle yeniden üzerine düşünülmesi gereken bir alan olarak tanımlar.

Berkay Çakıralp: Disiplinlerarası çalışmanın getirdiği yöntemsel çoğulculuğun hukuki belirlilik açısından yarattığı riskler ve sunduğu imkânlar nelerdir? Eleştirel hukuk çalışmaları bu risk ve imkânları nasıl değerlendirir?

Şefik Taylan Akman: Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle hukuki belirlilik kavramının ne olduğunu açıklamak faydalı olacaktır. Hukuki belirlilik, liberal hukuk düşüncesinde temel kabullerinden biridir. Hukukun öngörülebilir, istikrarlı ve teknik kurallara dayalı bir sistem olduğu varsayımına dayanır. Hukuksal analizi disiplinlerarası yöntemler kullanmak suretiyle gerçekleştirdiğimizde aslında hukukun hiç de klasik hukukçuların iddia ettiği gibi belirli bir iç tutarlılığına sahip olmadığını görebilir ve buradan hareketle pozitivizmin hukukun belirli olduğu yönündeki iddiasının o kadar güçlü temellere dayanmadığı söyleyebiliriz. Gerçekten hukukun siyaset, ekonomi, sosyoloji ve tarih gibi farklı disiplinlerle birlikte ele alınması, hukuki normların tekil ve zorunlu anlamlara sahip olduğu fikrini zayıflatır. Hukuki sonuçlar daha fazla yoruma açık hale gelir ve kararların öngörülebilirliğinin aslında söylendiği gibi bir olgu olmadığı ortaya çıkar. Dolayısıyla hukukun disiplinlerarası bir perspektifle değerlendirilmesi, hukukun belirli olduğu söyleminin büyük oranda hukukçuların bir miti olduğu gerçeğini de gözler önüne serer. Hukuki belirsizlik tezinin genel çerçevesi de bu kapsamda şekillenir. Ama söz konusu durum, yani hukukun belirsizliği bir risk midir yoksa hukuk bakımından yeni imkânlara kapı mı aralar; bunlar tartışmaya açık konulardır.

Eleştireller, hukukun belirsizliğini hukuka içkin bir durum olarak bir kez kabul ettikten sonra, bu minvalden hareketle aslında, doğrudan bir risk ya da imkân tartışmasına derinlemesine girmekten imtina ederek hukuki belirliliğin zaten büyük ölçüde ideolojik bir kurgu olduğu kabulü üzerinden konuyu ele alırlar. Hukukun disiplinlerarası analiz yoluyla belirsizleşmesi, eleştireller açısından hukukun özüne aykırı bir bozulma değil; aksine hukukun fiilen nasıl işlediğinin görünür hale gelmesidir. Belirsizlik bu nedenle hukuka içkin bir özelliktir. Hukuki belirlilik iddiası, çoğu zaman yargısal takdir alanını, politik tercihleri ve güç ilişkilerini maskeleyen bir söylem işlevi görmektedir. Bu nedenle yöntemsel çoğulculuğun yarattığı belirsizlik, eleştirel perspektifte bir kayıp ya da risk olmaktan çok, hukukun gerçek doğasının açığa çıkarılması anlamına gelir.

Sonuç olarak eleştirel hukuk çalışmaları açısından hukukun toplumsal etkilerinin, eşitsizlikleri yeniden üretmesinin ve meşruiyet mekanizmalarının analiz edilebilmesi, ancak hukuk dışı disiplinlerin sağladığı kavramsal araçlarla mümkündür. Bu sayede hukuk, soyut bir normatif bütünsellik olmanın ötesinde, somut toplumsal sonuçlarıyla birlikte değerlendirilebilir hale gelir. Diğer taraftan bu imkân, hukukun dönüştürülebilirliğini de göstermektedir; hukukun değişmez ve teknik bir alanı olmadığını, aksine politik müdahalelere açık bir pratik olduğunu ortaya koymaktadır. Eleştireller disiplinlerarası analize dayalı bir yöntemsel çoğulculuğun yarattığı riskleri hukukun meşruiyetini tehdit eden unsurlar olarak değil, hukukun tarafsızlık ve kesinlik iddialarını sorgulayan zorunlu gerilimler olarak değerlendirir. Bu gerilimler, hukuki belirliliği mutlak bir değer olmaktan çıkararak, hukukun adalet, eşitlik ve toplumsal sorumluluk iddialarıyla birlikte yeniden düşünülmesini mümkün kılar.

İlknur Burcu Keser: Eleştirel hukuk çalışmaları, hukuki metinler ve pratiklerin içindeki çelişkileri nasıl görünür kılar? Eleştireller hukukun “adalet” dağıtıcı işlevine odaklanır mı? Eleştirel hukuk çalışmalarının kuramsal katkıları ile hukukun dönüştürücü potansiyeli ve adil olma iddiası arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Çalışmaların toplumsal mücadeleler açısından anlamı nedir?

Şefik Taylan Akman: Eleştirel hukuk çalışmaları, hukuki metinler ve pratikler içinde yer alan çelişkileri; geleneksel hukukçuluğun hukuka atfettiği tutarlılık, tarafsızlık, nesnellik, apolitiklik veya ideolojiler üstü olma gibi apriori söylemleri ve ön kabulleri çözümleyerek ve eleştirerek görünür kılar. Bu yaklaşım hukuku, kapalı ve kendi içinde tutarlı bir normatif sistem olarak değil, farklı ve çoğu zaman birbiriyle çatışan ilkelerin, değerlerin ve politik tercihlerin iç içe geçtiği bir alan olarak ele alır. Hukuki metinlerin yoruma açık yapısı, soyut ve esnek kavramlar üzerinden inşa edilmesi ve bu kavramların farklı bağlamlarda farklı sonuçlar üretmesi, eleştirel analiz açısından merkezi öneme sahiptir. Bu yöntem, hukukun kesin, belirli ve nesnel sonuçlar ürettiği iddiasını sorgulayarak, kararların arkasındaki tercihleri, iktisadi ve politik güç ilişkilerini açığa çıkarmayı hedefler.

Diğer sorunuza geçecek olursak, eleştirel hukuk çalışmalarının hukuk ve adalet arasında kurduğu ilişkinin daha çetrefilli olduğunu söyleyebiliriz. Burada pek çok eleştirel hukukçu açısından, liberal hukuk düşüncesinin salt hukuki eşitlikten hareket eden şekli adalet anlayışının, gerçek bir maddi adalet idealiyle ilişkisi bulunmamaktadır. Meseleye dağıtıcı adalet kavramı açısından baktığımızda da benzer bir durumla karşılaşılır. Eleştirellerin hukukun adalet dağıtıcı işlevine yaklaşımı, bu işlevi doğrudan kabul etmek ya da onaylamaktan ziyade onu sorunsallaştırma ve eleştirel bir perspektiften yeniden değerlendirme yönündedir. Onlar, belki de yeni Kantçı anlayışların hukuka yansımasının bir sonucu olarak da görülebilecek, hukukun adaleti tarafsız ve evrensel biçimde dağıtan bir mekanizma olduğu şeklindeki genel varsayımı sorgular. Hukukun adalet söylemi bu perspektifte, çoğu zaman, mevcut eşitsizlikleri meşrulaştıran ve yeniden üreten bir ideolojik çerçeve olarak ele alınır. Bu nedenle eleştireller, adaletin ne olduğu sorusundan çok, hâkim olan adalet anlayışının kimlerin çıkarına işlediğini ve toplumun geri kalanının bu korunan çıkar için hangi bedeli ödediğini sorunsallaştırır. Pek çok eleştirel açısından hukuk, egemen iktidar odaklarına karşı, toplumun ezilen, madun veya ayrımcılığa uğrayan kesimlerinin lehine bir dayanışma ve mücadele aracı olarak kullanılmadığı sürece gerçek anlamda bir adaleti tesis edebilecek potansiyele ulaşamaz.

Eleştirel hukuk çalışmalarının kuramsal katkıları ile hukukun dönüştürücü potansiyeli meselesine gelecek olursak; hukuka eleştirel yaklaşım, hukukun baskı ve tahakküm ilişkilerini yeniden üreten yönlerini açığa çıkarmayı hedefler, bu süreçte hukuk ile adalet arasında yeniden kurulacak ya da kurgulanacak bir bağ ezilenlerin politik – hukuki mücadelesinde yeni imkânları da gündeme getirebilecektir. Eleştirellere göre hukuk, tamamen reddedilecek bir araç değil; belirli koşullarda toplumsal mücadeleler tarafından dönüştürülebilecek bir alandır. Hukukun adil olma iddiası, eleştirel perspektif açısından basit formüllerle ve kolayca hayata geçirebilecek bir olgu değildir; egemen sınıfların, ezilenlerin ve madunların adalet taleplerini adil olduklarını için hemen kabul ettikleri hiç görülmemiştir; bunlar için sürekli biçimde hukuki,  politik ve toplumsal mücadelelerin bir arada yürütülmesi gerekir. Bu mücadeleler zaten hukukun nesnel, tarafsız ve politika dışı bir araç olarak düzeni sağlamakla özdeşleştirilen geleneksel hukuki pozitivist kabuller üzerine kurulan meşru konumunu ve anlamını büyük oranda sarsmaktadır. Eleştireller, normatif düzenlemelerin, politik mücadelelerin konusu olduğunu göstererek onların tartışılabilir ve değiştirilebilir doğasını ön plana çıkartırlar. Hukuku, yurttaşlara yönelik salt bir yükümlülükler alanı olarak tanımlamazlar; hak ve özgürlüklerin talep edilmesinde bir araç olarak yeniden işlevselleştirmeye uğraşırlar. Hukuka yönelik böyle bir bakış açısı, toplumsal aktörlere hukukun sınırlarını, imkânlarını ve çelişkilerini görme olanağı sunar, hukuki, politik ve toplumsal mücadeleler için eleştirel bir bilinç zemini oluşturur.

İlknur Burcu Keser: “Hukuk politiktir” önermesinin liberal hukukun tarafsızlık, nesnellik ve özerklik iddialarıyla kurduğu gerilimi nasıl açıklıyorsunuz? Hukukun toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretme kapasitesini analiz ederken hukukun “işlevi” ile “etkisi” arasındaki kuramsal fark neden önemlidir? Bu ayrım, özellikle sınıfsal, cinsiyete dayalı, etnik ve mekânsal eşitsizlikler bağlamında nasıl anlam kazanır?

Şefik Taylan Akman: “Hukuk politiktir” önermesi, liberal hukukun kendisini tarafsız, nesnel ve özerk bir normatif düzen olarak sunan temel iddialarıyla tam bir tezatlık taşır. Liberal hukuk anlayışı, hukuku, politik mücadelelerin ve toplumsal çıkar çatışmalarının üzerinde konumlanan, teknik ve rasyonel bir düzenleme alanı olarak tasvir eder. Bu tasvirde hukuk, belirli politik tercihleri belirli usul kurallarına uyarak dönüştürmekte ve “norm” ya da “yasa” adı altında hukuksal formlar haline getirmekte; böylece söz konusu tercihleri normatifleştirerek tarafsızlaştıran bir mekanizma gibi işlev görmektedir. Eleştireller ise hukuka ilişkin bu kabullerin aslında, varsayımsal nitelikteki iddialardan ve hukuk düzeni olgusunun meşrulaştırılabilmesi amacıyla kullanılan kurucu yanılsamalardan başka bir şey olmadıklarını söylemektedir. Hukuki normlarının, kurumlarının ve kararların baştan itibaren politik tercihlerle ve iktidar ilişkileriyle iç içe üretildiğini savunmaktadır. “Hukuk politiktir” önermesi, sadece hukukun politikadan arındırıldığı iddiasını reddetmeyi amaçlamaz; bu iddianın, bizatihi hukukun ideolojik işleyişinin bir parçası olduğunu göstermeye yönelmektedir.

Hukukun toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretme kapasitesini analiz ederken hukukun işlevi ile etkisi arasındaki ayrım meselesinde öncelikle, hegemonya tarafından hukukun işlevinin nasıl tanımlandığına bakmak gerekir. Hukukun işlevi, çoğu zaman normatif düzlemde ilan edilen ve aynı zamanda hukukun meşruiyet maskesinin parçaları olan eşitliği, adaleti, düzeni ve güvenliği sağlamak gibi amaçlar üzerinden tanımlanır. Buna karşılık hukukun toplumsal düzeydeki gerçek etkisi analiz edilmek istendiğinde, bu normların ve uygulamaların somut toplumsal bağlamlarda fiilen ne tür sonuçlar ürettiğiyle ilgilenmek gerekir. Eleştirel hukuk çalışmaları, hukukun ilan edilen işlevleri ile toplumsal etkileri arasındaki kopukluğun, hukukun ideolojik veya başka bir ifadeyle politik karakterini açığa çıkardığını söyler. Hukuk, eşitlik ve adaleti sağlama vaadiyle kurulduğu/meşrulaştırıldığı halde, pratikte belirli grupların lehine, diğerlerinin aleyhine işleyen sonuçlar doğurur. Bu durum, özellikle sınıfsal, cinsiyete dayalı, etnik ve mekânsal eşitsizlikler bağlamında daha görünür bir hale gelir. Örneğin hukukun formal/şekli eşitlik anlayışı; sınıfsal, etnik, dinsel ve cinsiyete dayalı farklılıkları dikkate almadan herkese aynı kuralları uyguladığını iddia eder; oysa bu kuralların gerçek etkisine bakıldığında, çoğu zaman ekonomik ve toplumsal yönden avantajlı grupların konumunu pekiştirme gibi bir fonksiyon üstlendiği dikkat çeker. Gerçekten bu kurallar, ayrımcılığa uğrayanların veya madunların uğradıkları haksızlıkları çok da görmeye, anlamaya ya da ortadan kaldırmaya meyyal değildir. Başka bir ifadeyle politik, ekonomik, dinsel, etnisite, cinsiyet, cinsel yönelim veya mekân temelli eşitsizlikler, hukukun tarafsızlık söylemi altında görünmez hale gelir. Eleştirel hukuk çalışmaları ve özellikle bu konulara yoğunlaşan eleştirel ırk teorisi mensupları, hukukun neyi amaçladığından çok, neyi fiilen ürettiğine odaklanarak, hukukun eşitsizliklerle kurduğu karmaşık ve çoğu zaman örtük ilişkiyi görünür kılmayı hedeflemişlerdir.

İlknur Burcu Keser: Eleştirel hukuk çalışmaları dünya genelinde farklı yönelimlere sahip. ABD’deki Critical Legal Studies, Latin Amerika’daki eleştirel hukuk çevreleri ve Avrupa’daki eleştirel hukuk çalışmalarını karşılaştırdığımızda hangi benzerlik ve ayrışmalar öne çıkıyor? Türkiye bu haritada nerede duruyor? Türkiye’de eleştirel hukuk çalışmalarının güncel durumu ve bu alandaki çalışmaların geleceğine ilişkin ne söyleyebilirsiniz? Eleştirel hukuk çalışmaları için Türkiye özelinde düşündüğümüzde, çalışmaların kurumsallaşmasının önündeki en temel engeller nelerdir? Akademik ortam, hukuk eğitimi ve yargı pratiği açısından nasıl bir tablo görüyorsunuz, neler değişmeli?

Şefik Taylan Akman: Eleştirel hukuk çalışmalarının dünyanın farklı bölgelerinde aldığı biçimler hakkında her ne kadar bir uzmanlığım olmasa da hukuka yönelik tüm eleştirel yaklaşımların ortaklaştıkları temel kabul ve hareket noktaları olduğu söylenebilir. Ama tüm bu eleştirel hukuk okumalarının, bulundukları toplumsal ve siyasal şartlara bağlı olarak çeşitli biçimlerde birbirlerinden ayrıştıklarını da eklemek gerekir. ABD’de ortaya çıkan Critical Legal Studies hareketi, söyleşi esnasında genel olarak değindiğimiz ve esas olarak liberal hukuk teorisinin iç tutarlılığına, yargısal karar verme süreçlerine ve hukukun tarafsızlık iddiasına yönelmiş kuramsal bir eleştiri hattı üzerinden kendi yaklaşımlarını ortaya koymuştur. Bu yönüyle CLS, hukuk doktrini ve yargı pratiklerinin iç çelişkilerini açığa çıkarmaya odaklanan, yüksek ölçüde teorik ve akademik bir karakter taşımaktadır. Ancak buradan hareketle CLS’yi sadece teoriyle ilgilenen bir yaklaşım olarak görmek hata olacaktır, zaman zaman pragmatist yönelimleri olsa da onlar da hukuku bir mücadele alanı olarak görmüş ve bu doğrultuda hukuku adaletsizliğe, eşitsizliğe, ayrımcılığa uğrayanlar için işlevsel hale getirmeye çalışmışlardır.

Latin Amerika’daki eleştirel hukuk çevreleri ise CLS’in çalıştığı genel çerçevenin yanı sıra toplumsal eşitsizlikler, sömürgecilik mirası ve yapısal bağımlılık ilişkileri gibi konularla daha yoğunlukla ilgilenmişlerdir. Onlar açısından da eleştirel hukuk çalışmaları yalnızca teorik bir sorgulama değil, aynı zamanda toplumsal mücadelelerle iç içe geçmiş, normatif ve politik bir pratik olarak şekillenmiştir. Hukukun dönüştürücü potansiyeli, özellikle yoksulluk, sınıfsal tahakküm ve siyasal dışlanma gibi meselelerde daha belirgin bir şekilde öne çıkmıştır. Bu bağlamda belki, bir önceki soruda da atıf yapılan Eleştirel Irk Teorisi’ne -Critical Race Theory- de bakmak gerekir. Eleştirel ırk teorisyenleri, 70’li yıllardan günümüze uzanan süreçte CLS’in de etkisiyle hukuk ile ırk arasında ilişkinin gerçekte ne olduğunu sorgulamışlardır. Irkçılığın liberal hukukçuluğun eşitlik fenomeniyle gizlenmeye çalışan farklı biçimlerine karşı nasıl etkin bir mücadele yürütülebileceği üzerine çalışmış; bu doğrultuda yeni teorik temellendirmeler ve stratejiler geliştirmişlerdir. Geleneksel pozitivist hukukçuluğun hukukun nesnel, öngörülebilir ve tarafsız olduğuna ilişkin temel kabullerini özellikle ırklar arası eşitlik/eşitsizlikler üzerinden yeniden değerlendirmişlerdir. Örneğin Latin Amerika kökenli eleştirel ırk teorisi çalışmaları göçmenlik sorunu ve politikaları, mültecilik olgusu, dil hakları, etnik, dilsel ve dinsel ayrımcılıklar gibi somut sorunlarla hem teorik hem toplumsal mücadeleler ekseninde pratik düzeyde yoğun biçimde ilgilenmiştir.

Avrupa açısından duruma bakılacak olursa; CLS’in ABD’de ilk ortaya çıkısından itibaren Avrupa’da da eleştirel hukuk teorisinin geleneksel pozitivist hukuk anlayışlarına mesafeli duran farklı hukukçular tarafından ele alındığı ve eleştirel bir perspektifin hukuksal analizin konusu haline getirildiğinden bahsedilebilir. Bu bağlamda 1984’te kurulan ve halen konferanslarına devam eden Critical Legal Conference’dan da söz etmek gerekir. CLC’nin CLS ile kıyaslandığında daha politik ve daha sol – Marksist bir zeminde bulunduğunu, hukuka ilişkin eleştirel yaklaşımını ve çalışmalarını hala devam ettirdiğini belirtmek gerekir. Günümüz açısından söz edecek olursak ABD’deki eleştirel ırk teorisyenlerini ya da eleştirel feminist hukukçuları ayırırsak, CLC’nin, eleştirel hukuk çalışmaları ruhunu, CLS’den daha fazla yansıttığını söylemek mümkündür. Amerika açısından eleştirel hukuk çalışmalarından hâlâ bahsetmek mümkünse de bir hareket olarak CLS’den söz etmek artık çok da gerçekçi değildir. Oysa Avrupa’da CLC’nin son konferansı 2025’in Eylül aylarında Exeter Üniversitesi’nde yapılmıştır.

Eleştirel hukuk çalışmalarının Türkiye boyutuna bakılacak olursa 2000’li yıllardan itibaren ilk çalışmaların tek tük olarak ortaya çıktığından bahsedebiliriz. Zamanla konuya ilişkin çalışan akademisyen ve hukukçuların sayısı artmış olsa da hâlâ bakir bir alan olduğu söylenebilir. Türkiye’deki çalışmaların çoğunlukla bireysel akademik çabalar ve belirli konulara yönelik incelemeler etrafında şekillendiği; güçlü bir gelenek veya süreklilik arz eden bir okul niteliği kazanmadığı yine eklenebilir. Bunun en temel nedenleri arasında hukuk eğitiminin ağırlıklı olarak pozitivist ve teknik bir çerçevede yürütülmesi, hukukçuların disiplinlerarası yaklaşımlara mesafeli durması, akademi ve yargısal süreçlerde yer alan aktörlerin eleştirel düşünceyle sınırlı temas kurması gibi hususlar sayılabilir. Hukuk felsefesi veya hukuk sosyoloji derslerinde bile eleştirel hukuk çalışmalarına pek çok fakültede hâlâ hiç değinilmemektedir.

Eleştirel hukuk çalışmalarının Türkiye’de kurumsallaşabilmesi için, hukuk eğitiminin hali hazırdaki normatif karakterinin sorgulanması, onu şekli ve teknik bir öğretim olarak gören zihniyetin değişmesi öncelikle gerekir. Keza akademik özgürlüklerin sınırlandırıldığı bir yapıda hukuk ile politika ve toplum arasındaki ilişkinin açıkça tartışılabilir hale gelmesi oldukça güçtür; başka bir ifadeyle eleştirel düşüncenin akademik risk olarak görülmediği bir ortamın oluşması ön şarttır. Bu dönüşüm gerçekleşmedikçe, eleştirel hukuk çalışmalarının etkisi bireysel uğraşı ve meraklarla sınırlı kalacaktır. Ancak son olarak belirtilmesi gereken bir husus var ki; her ne kadar eleştirel hukuk çalışmaları olarak değerlendirilebilecek akademik yönelim son derece cılız olsa da, eleştirel geleneğin benimsediği hukukun mücadeleci kullanımının Türkiye özelinde farklı biçimlerde, çok uzun bir geleneği ve tarihsel mirası olduğu da göz ardı edilmemelidir. Bu bağlamda Halit Çelenk, Turgut Kazan, Fikret İlkiz, Tahir Elçi, Selçuk Kozağaçlı, Eren Keskin gibi hukukçuların; TBB, barolar, ÇHD, ÖHD, İHD gibi pek çok kurumsal yapının hukukun bir mücadele aracı olarak temel hak ve özgürlüklerin korunması, adaletsiz ve eşitsiz uygulamaların ortadan kaldırılabilmesinde özelinde önemli bir geleneği temsil ettikleri belirtilmelidir.

Berkay Çakıralp: Eleştirel hukuk çalışmaları, tarafgirliğini ifşa ettikleri hukukun yerine yeni bir düzen önermekte midir? Yoksa hukuku sürekli bir mücadele alanı olarak mı görürler? Eleştirellere yönelen nihilizm eleştirisini nasıl ele almak gerekir?

Şefik Taylan Akman: Eleştirel hukuk çalışmaları, liberal hukukun tarafsızlık ve nesnellik iddialarını ifşa ederken, bu anlayışın yerine kapalı, bütünlüklü, sistematik ve normatif olarak tamamlanmış yeni bir hukuk düzeni önermeyi amaçlayan bir kuramsal program ortaya koymamıştır. Ama CLS içinde Roberto Mangabeira Unger’in yeni bir haklar sistematiğine, devletin iktisadi ve siyasi aygıtlarının yeniden düzenlenip örgütlenmesine dayalı bütüncül bir politik teori geliştirmeye uğraştığını da göz ardı etmemek gerekir. Ancak bunun dışında böyle bir teşebbüste bulunulmamıştır. Fakat bu durumu, eleştirel hukuk çalışmalarının eksikliği ya da yetersizliği olarak değil, bilinçli ve kurucu bir tercih olarak değerlendirmek daha yerinde olacaktır. Zira pek çok eleştirel hukukçu, hukukun içeriden ve dışarıdan eleştirisini bir arada yürütürken, hukuku tek bir doğruluk rejimi ya da nihai çözüm alanı olarak kutsallaştırmak istememiştir.

Bu çerçevede eleştirel hukuk çalışmaları, kapitalist üretim tarzı içinde vücut bulan liberal hukuk düzenini mutlak biçimde aşılması gereken bir yapı olarak görmekten ziyade, sürekli bir mücadele alanı olarak kavramıştır. Liberal hukuk düzeni, bir yandan egemen iktidar ilişkilerini yeniden üreten ve meşrulaştıran bir araç olarak işlev görürken, diğer yandan belirsizlikleri, çelişkileri ve açıklıkları sayesinde politik müdahalelerin yürütülmesine de imkân sağlamaktadır. Bu nedenle eleştirel hukuk anlayışı, hukukun tamamen reddedilmesini savunmamış; onun sağladığı imkânlardan yararlanarak hukuksal, politik ve toplumsal mücadelelerin nasıl yürütülebileceği ve ne tür kazanımlar elde edilebileceği gibi meselelere daha yoğun mesai harcamıştır. Hukuk devleti ilkelerine bağlı demokratik bir liberal hukuk düzeniyle giderek otoriterleşme eğilimi içinde olan veya doğrudan otoriteryan bir devletin hukuk düzeni içerisinde, bu mücadele imkânları ve şartları büyük farklılıklar taşısa da asgari düzeyde bir hukukun varlığı bile belirli mücadele alanlarının önüne açabilmekte ve hukukun dönüştürücü potansiyeli, hukuk normlarına içkin olan belirsizlik ve çelişkilerden kendine bir yol bulabilmektedir.

Eleştirel hukuk çalışmalarına yöneltilen nihilizm eleştirisi, genellikle eleştirellerin hukukun meşruiyet iddialarını yıkarken yerine pozitif bir normatif çerçeve koymadıkları iddiasına dayanır. Ancak bu eleştiri, eleştirel hukuk çalışmalarının hedefini yanlış kavramaktan ve hukukçuların aslında hukuki pozitivizmin düşünsel kalıplarının dışına pek de çıkamamalarından kaynaklanmaktadır. Eleştirel hukuk anlayışı, hukuksal analizde normatif boşluklar yaratmayı değil, mevcut ekonomi-politik sistemin doğrulanmasında ve yeniden üretilmesinde kendisinden bir araç olarak yararlanılan hukuk düzeni olgusuna atfedilen geleneksel kabulleri sarsmayı amaçlamaktadır. Nihilizm eleştirisi, eleştirel yaklaşımın yapıcı olmaktan ziyade yıkıcı olduğu önyargısına dayanır; oysa eleştirel hukuk düşüncesi, hukukun nasıl işlediğini açığa çıkararak, alternatif politik ve hukuksal tahayyüllerin önünü açmayı da hedefleyen bir anlayışı içinde barındırır. Ancak böyle bir anlayış konfor alanlarının dışına çıkmak istemeyen pek çok hukukçu açısından nihilizm olarak adlandırılır. Tam aksine eleştirel gelenek, hukuku değersizleştiren ya da anlamsızlaştıran bir perspektif sunmaz. Hukuku; değerlerin, çıkarların ve güç ilişkilerinin çatıştığı tarihsel ve politik bir alan olarak ciddiye alır. Hukuku; adalet, eşitlik, özgürlük, ayrımcı uygulamaların sona erdirilmesi gibi amaçlarla madun ve ezilenlerin haklarının ve mağduriyetlerinin giderilebilmesinde egemen güçlere karşı bir mücadele aracı olarak işlevselleştirir. Bu hukukun hiçleştirilmesi değil aksine amaçsallaştırılmasıdır.

İlknur Burcu Keser, K. Berkay Çakıralp: Toplum ve Ütopya’ya vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

 

Etiketler : Eleştirel Hukuk Çalışmaları, İlknur Burcu Keser, K. Berkay Çakıralp, Şefik Taylan Akman

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.