Kimilerine göre post-yapısalcılık kimilerine göre de Neo-Nietzschecilik olarak adlandırılan ama genel olarak Post-Modernizm başlığı altında anılan eleştirel akımlar özellikle Sosyal Bilimler alanında etkisini sürdürmeye devam ediyor. Bugün hâlâ hakikat, kültür, nesnellik ve insan doğası gibi fenomenleri sorunsallaştırıyoruz. Bu bağlamda hakikati ve insan doğasını çağdaş bir şüphecilikle ele alan post-modern “cereyanlar”ın, epistemolojik nihilizmden anarşist tahayyüllere varana değin oldukça zengin bir repertuarı var. Bu zengin repertuarın bir parçası olan Todd May, insan haklarının tümden saçmaya indirgenemeyeceğini ve nesnellikle kültürün mutlaka çelişmek zorunda olmadığını düşünüyor. Ulaş Bager Aldemir’in Todd May’le insan, hakikat ve kültür üzerine gerçekleştirdiği söyleşiyi Melisa Yıldırım çevirdi.
Ulaş Bager Aldemir: Fransız düşünür Michel Foucault, bir zamanlar şöyle demişti: “İnsan yakın tarihin bir icadıdır ve muhtemelen sonu yakındır.” Foucault’nun bu tespitinden hareketle İnsan kavramını konuşalım istiyorum. Felsefi antropolojik bağlamda İnsan nedir? Doğal bir gerçeklik, tarihsel ve toplumsal bir yapıntı ya da içi boş bir kavram mı?
Todd May: Foucault “İnsan” kavramını tartıştığında, onun ne anlama geldiğini sormaz. Daha ziyade, söylemimizde oynadığı rolle ilgilenir. (Daha sonra analizlerini söylemlerden pratiklere doğru genişletir.) Aynı şeyi insan kavramı için de yapacağını tahmin ediyorum. Sonuçta insan fikri, tarih boyunca, bizi diğer canlılardan ayırmak ve bizi bir şekilde onların üstüne yerleştirmek için kullanılmıştır. Bu boş bir kavram değildir; diğer hayvanlardan kendimizi ayırt etmeye çalıştığımız biçime bağlı olarak anlamları değişen bir kavramdır. Akıl, dil, hafıza, genel zekâ ve benzeri özellikler, insanı, gezegeni paylaştığımız diğer canlılardan farklı kılacak şekilde tanımlamanın yolları olmuştur. Elbette insanı tamamen genetik ya da tür temelli terimlerle tanımlamak mümkündür, ancak bu, tarihimizin büyük bir bölümünde bu kavramın oynadığı rol değildir.
Ulaş Bager Aldemir: İnsana ilişkin bu felsefi antopolojik tartışmalar bağlamında İnsanlık Onuru’na ve İnsan Hakları’na ilişkin düşüncelerinizden de bahseder misiniz?
Todd May: Onurun önemli bir kavram olduğunu düşünüyorum; bu kavram, insanlara ek olarak (burada tür anlamında tanımlanan) diğer hayvanlara da uygulanabilir. Bu terim ne anlama gelir ve nasıl kullanılır? Onur fikrini saygı fikriyle yakından ilişkili olarak ele alırım. Yani onur, diğer varlıklarda saygı gösterilmesi gereken bir şeydir; onura sahip olmak, saygıya layık olmak demektir. Ancak bu da şu soruyu gündeme getirir: Bir şeyi saygıya, yani onura sahip olmaya layık kılan nedir? Bunun, özelliklerine bağlı olarak, farklı varlıklar için farklı olabileceğini düşünüyorum. Bizim gibi varlıklar için bu, temel ihtiyaçların (yiyecek, barınma vb.) karşılanmasının yanı sıra, sosyal etkileşime erişimi olan, nasıl yaşanacağına dair seçimler içeren bir yaşama sahip olmak gibi şeylerle bağlantılı olacaktır. Eğer meseleye bu şekilde bakarsak, haklar kavramı da buradan türemiş olur. Haklar, onurlu yaşamlar sürmemizi sağlayan şeylere sahip olma yetkilerimizdir; yani hayatî özellikleri bakımından saygı gören yaşamlara.
Ulaş Bager Aldemir: Profesör May, siz de takdir edersiniz ki Felsefe ve Kültür arasındaki ilişkiyi inkâr etmek pek mümkün değil. Peki, Felsefe’nin de kültürel bir gerçeklik olması, nesnellik iddiasına zarar verir mi? Ya da İnsan için sorduğumuz gibi, felsefe tarihsel bir kurmaca mıdır yoksa belli gerçekliklerle arasında bir mütekabiliyet var mıdır?
Todd May: Bu karmaşık bir soru ve buna yalnızca genel bir yanıt sunabilirim. Felsefe gibi bir pratiğin kültürel olduğunu söylemek, onun nesnelliğini zorunlu olarak zayıflatmaz. Nesnellik, gerekçelere duyarlı olmaktan başka ne olabilir? Ve bu gerekçeler, başka gerekçelere duyarlı olmaktan başka ne olabilir? Meseleye bu şekilde bakarsak, gerekçelerin kültürün bir parçası olmalarına rağmen nesnel olabileceklerini görebiliriz. İnançlarımızı -ahlaki, bilimsel ve diğer türden- yanılabilir olarak görmemiz gerektiğini kabul etmek önemlidir. İnançları yanılabilir olarak görmek, onların yanlış ya da kurgusal olduğunu söylemek değildir. Aksine, başarılı bir şekilde meydan okunduğunda revizyona açık olduklarını söylemektir. Bu meydan okuma farklı yönlerden gelebilir. Yeni kanıtlar karşısında yanlış olduğu ortaya çıkan bir inancı benimsemiş olabiliriz. Ya da Foucault’nun analizleri doğrultusunda, kabul edilemez sonuçlara yol açan bir inancı benimsemiş olabiliriz. Felsefe, bir epistemik pratik (ya da epistemik pratikler bütünü) olarak, bu açıdan diğer epistemik pratiklerden ve daha genel olarak diğer pratiklerden farklı değildir. Gerekçelere duyarlı olduğu anlamda nesnel olabilir. Yani felsefe, mevcut gerekçelere yanıt veren ve farklı açılardan kendi görüşlerine (ya da savunucularından bazılarının görüşlerine) meydan okuyabilecek başka gerekçelere açık olan bir epistemik pratiktir. Kısacası, yanılabilir bir epistemik pratiktir.
Ulaş Bager Aldemir: Kültür sorusunun bir parçası olarak, Doğu ve Batı Medeniyetleri arasındaki ilişkiyi bir filozof olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Todd May: Açıkçası, böyle bir değerlendirme yapmıyorum. Doğu uygarlığı ya da Batı uygarlığı kavramları bir bütün olarak ele alındığında fazlasıyla geniştir. Örneğin Çin uygarlığını Endonezya’yla ya da Yeni Zelanda’daki Maori halkıyla nasıl karşılaştırabiliriz? Öte yandan, ABD uygarlığı Şili’yle ya da Kanada’daki İlk Uluslar’la nasıl karşılaştırılabilir? İnsanlar Batı’dan söz ettiklerinde bu adlandırmayı coğrafi olarak mı yoksa endüstriyel gelişme bağlamında mı kullanıyorlar? Eğer birincisiyse, bunun “uygarlık” ile bağlantısı nedir? İkincisiyse, Japonya sanayileşmiş bir ülke değil midir? Peki ya Çin? Foucault’ya geri dönersek, Doğu ile Batı arasında çizilmeye çalışılan ayrımın, gerçek farklılıklardan ziyade, katı bir ikili karşıtlık içinde düşünmenin etkileriyle ilgili olduğu kanısındayım; örneğin faydasız bir romantik Oryantalizmi beslemesi gibi (ki bu arada, Foucault’nun kendisi de zaman zaman bundan muaf değildi).




