Kadın Özne ve Regl’in Göz Ardı Edilmesi: Geçmişi Bilmiyor, Geleceği Öngöremiyoruz |Nilsu Yiğitoğlu Hasgül

“İnsanlık tarihi” denildiğinde zihnimizde orta çağ kıyafetleriyle savaşan erkekler, krallar; “ilk insan” denildiğinde kıllı iri yarı erkekler; “bilim insanları” denildiğinde beyaz laboratuvarlarda çalışan erkekler belirmesi maalesef tesadüf değil. Erkek egemen bir dünyada “kadın” olduğu özellikle belirtilmedikçe tüm özneleri erkek olarak hayal ediyoruz. Bunu ortaya koyan çok sevdiğim bir “zekâ sorusu” var:

“Bir çocuk ve babası kaza yaparlar, kazada baba ölür, çocuk da acile getirilir. Doktor, çocuğu görünce çok şaşırır; ‘bu benim oğlum’ der. Bu nasıl olur?”

Bu çok basit bilmeceyi, zekâ sorusuna çeviren şey tamamen insanların algılarında doktor öznenin erkek olması, durumu. Çoğu kişi doktorun kadın olabileceğini dolayısıyla çocuğun annesi olabileceğini düşünemiyor bile. Çünkü bize erkeklerin özne olduğu bir dünya anlatısı sunuldu. Tek cinsiyetli perspektiften dünyaya bakma meselesi, ilk olarak kadın sağlığını riske atması yönünden oldukça sorunlu bir mesele. Örneğin tıp araştırmalarının sıklıkla erkek projeksiyonuna dayandırılması; kadınların sistematik olarak gözden kaçırılmasına ve yanlış tanı veya tedaviye maruz kalmasına sebep oluyor. Erkek fizyolojisinin “normal” olarak değerlendirilmesi, kadın fizyolojisinin yalnızca bu normdan sapma olarak ele alınmasına yol açıyor. Bu durum, klinik çalışmaların geçerliliğini ve kadınlara genellenebilirliğini zayıflatıyor.(1) Kalp hastalıklarının kadınlarda daha ölümcül olmasına rağmen, araştırmaların çoğunun erkek örneklemle yürütülmesi; kadınların statin gibi hayati ilaçları daha az almasına ve yanıtlarının daha az bilinmesine neden oluyor.(2)

Tek cinsiyetli perspektiften sunulan dünya anlatısı başka diğer meselelerin de ele alınmasını engelliyor ve insanlık tarihini anlamayı zorlaştırıyor. Sonuçta cinsiyet önyargısı sadece bir toplumsal sorun değildir; bildiklerimizi ve düşünce biçimimizi şekillendirir.(3) Kadınlık meselelerinin özellikle regl kavramının sıklıkla bağlama alınmaması tarihsel anlatıyı nasıl etkiliyor, bu yazıda buna odaklanmak istiyorum. Doğa dediğimiz olgu bir hayatta kalma mücadelesi ve evrimsel süreçler de bu mücadele için yapılan adaptasyonlardır. Peki, vahşi doğada yaşayan avcı toplayıcı insan grupları regl olurken doğaya nasıl uyum sağladılar? Vahşi hayvanlar kan kokusuna gelmedi mi? Yetersiz beslenme, regl olmayı güçleştirmedi mi? Beslenme ve regl arasında güçlü korelasyon var mıdır? Regl kalitesini artıran besinler var mıdır, dahası reglin kalite standartları var mıdır? İlk insanlara dönelim; regli nasıl deneyimliyorlardı? Regl dönemlerinde kullanabilecekleri, bugün anladığımız anlamıyla “hijyenik ürün”e karşılık gelebilecek herhangi bir şey geliştirmişler miydi?

Regli nasıl algılıyorlardı? Doğurganlık ile ilişkisini kurabilmişler miydi yoksa bu deneyime yükledikleri başka anlamlar mı vardı? Regl deneyimini sanatlarına yansıttılar mı örneğin mağara duvarlarında regl deneyimine ilişkin bir ipucu var mı? Göbeklitepe’de bulunan ilk kadın figürü olarak adlandırılan “doğum yapan kadın” örneği, aslında yanlış yorumlanmış olabilir mi, doğum değil de “kanama” anlatılmaya çalışılmış olabilir mi? Mitoloji regl ile ilgili ne söylüyor? Tanrıçaların regl olduğuna dair işaretler var mı? Modları değişiyor mu, yaratım süreçleri dönemsel olarak farklılaşıyor mu? Tüm o büyük savaş anlatılarında, salgınlarda, kitlesel kıtlıklarda regl ve dolayısıyla doğurganlık nasıl etkilenmiş olabilir? PCOS gibi çoğu kadının deneyimlediği, doğurganlığı tehdit eden bir sorun nasıl olur da evrimsel süreçte yenilmeden devam edebilir? Bilim bunların cevabını hiç merak ediyor mu? Oysa bugün kabul ediyoruz ki biyolojide hiçbir şey, evrim ışığında anlamlı hale gelmedikçe anlaşılmaz. (4)

Yakın bir tarihte uzayda mahsur kalan iki astronotu mutlaka duymuşsunuzdur. İki NASA astronotu olan Butch Wilmore ve Sunita Wiliams, Haziran 2024’te başlayan ve 8 gün sürmesi planlanan uzay görevinde ortaya çıkan teknik aksaklıklar nedeniyle planlanandan çok daha uzun süre ISS’de görev yaptı, bir diğer ifadeyle uzayda mahsur kaldılar. Acaba Sunita uzayda regl olmayı deneyimledi mi? Böyle sorunca bunun çok kişisel bir deneyime ilişkin kişisel bir soru olduğu düşünülebilir ancak bu tamamiyle bir hata olacaktır; uzay yatırımlarının milyarlarca dolara ulaştığı bir dünyada, insan uygarlığının gelecekte başka gezegenlere yayılacağı hayal ediliyorsa; o gezegenlere nasıl uyum sağlayacağımız önemli bir meseleyse ve bu yüzden durmaksızın devam eden binlerce araştırma varsa, doğrudan doğurganlık yani insan neslinin devamıyla ilişkin olan regl meselesinin de uzayda nasıl gerçekleşeceği araştırılması gereken önemli meselelerden biri değil midir?

Ancak geçmişimize bakarken nasıl bu çok önemli meseleyi bir rafa kaldırıp tarihimizi yalnız erkeklerin tarihiymiş gibi açıklamaya çalışıyorsak; geleceğimizi de yalnız erkeklerin geleceğiymiş gibi inşa etmeye çalışıyoruz.

Kim bilir, kadınları özne olarak ele almayıp regli hiç konuşmadığımız için; tıpkı çocuğun kaza yaptığı bilmecede olduğu gibi apaçık ortada olan hangi gerçekleri gözden kaçırıyoruz?

Pozitif bilimlere, kadınların da özne olarak dahil olduğu bir dünya inşa etmedikçe bu dünyayı anlamamız mümkün olmayacak, o halde daha çok konuşmamız gerek.

Kaynaklar

  1. Institute of Medicine (US) Committee on Ethical and Legal Issues Relating to the Inclusion of Women in Clinical Studies; Mastroianni AC, Faden R, Federman D, editors. Washington (DC): National Academies Press (US); 1994.
  2. Rabin RC. Why heart disease research still favors men. Washington (DC): Time; 2024
  3. Schiebinger, Londa. “Gendered Innovations: Harnessing the Creative Power of Sex and Gender Analysis to Discover New Ideas and Develop New Technologies.” Triple Helix, vol. 1, Article 9, 2014.
  4. Dobzhansky, T. Nothing in biology makes sense except in the light of evolution. The American Biology Teacher, 35(3), 125–129. 1973