“Arzu, eksik olandan ortaya çıkar” ifadesi Lacan’da arzuya dair çok temel bir formülleştirmedir. Nitekim, burada kastedilen arzunun bir eksikliğin varlığında ortaya çıktığı ve bu eksik etrafında dönerek varlığını göstermesidir. Eksik, tatmin olmayı her zaman bir öteye gönderir. Bu sayede “tamamlanmışlık” hissi sonsuza dek devam etmeyen insanda hep bir öteye yönelme ve bundan dolayı da yerinde kalmayarak varlığını başka düzlemlere taşıyabilme süreci oluşur. Arzu, eksik ile kurulan ilişki olduğu için yöneldiğinden sonsuza dek tatmin olmadan yöneldiği şeyin ötesinde yeni manalar aramaya başlar. Esasında bu yönelinen şeyin bir ötesine yönelme hadisesi nihai gösterenin yokluğu ile ilgilidir. Lacanyen teoride ulaşılabilecek nihai bir gösteren yoktur (Nacak, 2025). Bunun nedeni, tatmin için yöneldiği nesnede “eksik” olan alanın tatminini bulamayacak olmasıdır. Bu durum insanın aldığı göstereni hiçbir zaman onu sonsuza dek kabul edebileceği, sonsuz tatmin kaynağı olacak bir nesne haline getirmemesine vesile olmaktadır. Lacanyen psikanalizde arzunun eksik ile olan ilişkisinin kesilme noktaları bazı ruhsal konumlanmalarda ortaya çıkabilmektedir. Örneğin, paranoya halindeki bir özne okuduğu bir metin sonrası o metnin kendisine yazıldığını ya da herhangi bir bakışın kendisine zarar vermek için yöneldiğini düşünebilir. Bu, esasında arzunun eksik ile ilişki kuramaması ve tıkandığı bir denklemdir (Nacak, 2025). Çünkü bu durumda özne yöneldiği yerde mutlak anlamı kendisine yönelmiş biçimde bulacak ve dolayısıyla farklı bir yönelişe ihtiyaç duymayacaktır. Ne var ki, “arzunun tıkanması” yalnızca öznenin psikotik konumlanmasına özgü bir durum olarak ortaya çıkmaz. Bana kalırsa, bu anlatı esasında toplumsal ve politik okumalarda (argümana yeni bir bakışla) oldukça yeni bir tahlili de ortaya çıkarabilecektir.
Politik Olanın İmgeleri
İnsanların politik tahayyül ve hareketlerinde de yalnızca bilinç odaklı bir durum yoktur. Bilinç odaklı bir yönelimden önce insanlarda politik “imgeler” kendisini göstermektedir. Bu imgelerle insanın politik konumu ya da politik yönelimi arasındaki ilişki arzunun eksik ile olan ilişkisine benzer bir dinamik göstermektedir. İnsanlar politik konjoktüre dair tepkilerini flu, soyut bir düşünsel alandan da önce imgesel yönelimleriyle gösterir. Örneğin, Fanon (2021), sömürülen insanın rüyalarında yüzmek, koşmak gibi olaylar yaşayarak “kas imgeleri” ile ilişkili konular gördüğünden bahseder. Fanon (2021) bu “kas imgelerinin” sömürge altında insanlarda bir kas gerilimi ve kaslarda ‘birikim’den kaynaklandığını söylemektedir. Bu kas gerilimlerine bağlı oluşan rüya imgeleri iktidarın gösterenleri ile özne arasında kurulan ‘eksik’ten kaynaklanır. İktidarın gösterenleriyle belirlenen sömürülen özne, konumuyla nihai bir tatmin ilişkisi kuramaz ve bu huzursuzluk bedeninde ya da hareketlerinde çeşitli imgesel birikimlerle ortaya çıkar. Ancak, bu imgeler örgütlenmiş, yani manalanmış fenomenler değildir. Dolayısıyla, savruktur. Bu durumda sömürünün özneye karşı tahrip edici gösterenleri bu imgeleri belli şiddet simgeleriyle özdeşleşmeşeye götürebilir. Örneğin, ezilen bu huzursuzluk imgelerini bir başka ezilene yönlendirebilir. (Bu durumda), ezilenin ezen olma arzusu ortaya çıkacaktır (Fanon, 2021). Ezilenin ezen olma arzusuna yönelme de bu bağlamda eksik ile kurulan ilişkiye dairdir. Egemen-olanın göstereninde konumlanan öznenin tatmin olamayış hali onu imgelerine döndürecek ve ilk olarak, bir huzursuzlukla eksiği özneye fark ettirecektir. Ardından, eksiğe dair olan huzursuzluk politik bir mücadele etrafında örgütlenmediğinde, egemen-olanın yeni gösterenleri öznenin imgelerini simgesel bir alana taşıyacak ve yeni arzu alanları ortaya çıkaracaktır. Bu durumda, özne kendi sömürü ilişkilerini fark edemediğinde eksik ile olan ilişkisini tekrardan sömürgeci politik bağlam içerisinde kurmuş olacaktır.
Sömürülen insanın rüyalarındaki imgeler üzerinden verdiğim örnek, yalnızca imgenin egemen-olan üzerinden mi yoksa karşıt bir politik organizasyon üzerinden mi örgütlenerek simgeselleştiği tartışmasıyla sınırlı kalamaz. Nitekim, (Lacan’ın teorisi üzerinden gidersek) “Arzunun, aslında bakarsanız, nesnesi falan yoktur.” (Fink, 2020, Ss. 142). Arzuyu tam anlamıyla tatmin edebilecek bir nesnenin bulunmayışı da onu tatmin olmaya yönelmesinden ziyade kendini devam ettirmesini sağlar (Fink, 2020). Lacanyen teoride arzunun bu devamlı yönelimine benzer biçimde egemen-olana karşı mücadele eden örgütlenmelerde de benzer süreçler yaşanmıştır.
Bir’in Bölünmesi
Badiou (der. Zizek vd., 2011), diyalektiği İki’nin bir olma arzusu olarak görmeyi sağcı olarak görür ve devrimci bir eylemci olmanın mecburi olarak bölünmeyi arzulama olduğunu söyler. İki ve Bir sayılarıyla anlatmaya çalıştığı, toplumsal düzeyde de politik düzeyde de ‘bir’leşme ve bölünme arasındaki ilişkinin egemen-olanın toparlaması ve egemene karşı olanın bu toparlamayı dağıtma eylemi arasındaki ilişkidir. Sağcı ideoloji, diyalektiği ele alırken sahiden de heterojenliği, farklılığı Bir etrafında kurmaya ve toparlamaya çalışır. Oysa, devrimci bir politika toplumun Bir etrafında bir homojenliğinin olmadığını ve bu yüzden de devrimci bir müdahale Bir’i dağıtmaya yönelik hamleler yapar. Örneğin, ulus ‘bir’liğine karşı toplumlardaki sınıfsal sömürü ortaya çıkartılır. Keza, 20. yüzyılda; Faşizme karşı komünizm, Amerikan emperyalizmine karşı Sosyalist Blok gibi ayrışmalar devrimci müdahalenin Bir’i İki’ye böldüğüne dair örneklerdir (Badiou, der. Zizek vd., 2011). Kapitalizme geçiş ile birlikte ortaya atılan “modern toplum” (sermayedarlar, burjuva olma gayesindeki küçük burjuvalar, emeğini özgürce satanlar) da keza “Bir” oluşa işaret eder. Nitekim, “toplum olma”, ‘Bir’ olarak organik bir bağ kurmayı da nitelemektedir. Marksist perspektif ise bu toplum tahayyüllerini ortadan İki’ye bölerek tarihin seyrindeki sınıf çatışmasını gösterecektir: Sömürenler ve sömürülenler. ‘Bir’in kendisini İki’ye bölmesi bu bağlamda politik düzlemde insanın eksik ile olan ilişkisiyle de açıklanabilir. Eksik olana karşı onu dolduracak nesneye ulaşamayan özne, egemen-olanın gösterenine karşı bir huzursuzluk oluşturmaya başladığında devrimci bir örgütlenmenin içinde tekrardan özneleşmeye hazır olacak ve “mutlak tatmin göstereni” olarak sunulan Bir’i, İki’ye bölmek için harekete geçecektir. Ancak, bu Bir-İki ilişkisi (tekrardan dönecek olursak) yalnızca egemen-olan ile ona karşı olan arasında oluşmaz. Egemen-olana karşı devrimci bir zafer örgütlenmesi de kendisini İki’ye bölmeye götürebilir ki bu durum esasında devrimci mücadelenin farklı dinamiklerde örgütlenerek ilerlemesine de katkıda bulunmuştur.
Bir’in Bölünmesinde Mücadele Uğrakları
Bir ve İki’ye bölünme denklemini mücadele örgütlenmelerindeki varlığı da keza mücadele içindeki insanın eksik ile olan ilişkisinde meydana gelecektir. Mücadelenin göstereni egemen-olana karşı zaferini uzak bir ufka doğru attığında, mücadelenin öznesi içerisinde bulunduğu mücadele hattının zafer arzusunu dolduracak bir yerde durmadığını fark eder. Bu durumda, mücadele hattını bir ileriye taşıyarak ‘zafer’e ulaşmaya çalışır. Bunun örneklerinden birisi olarak Lenin’in legal Marksist ve Narodniklere karşı eleştirisini ele alabiliriz. Lenin (2003), Narodnik hareketine karşı Marksist bir örgütlenme oluşturmak için legal Marksistler ile ittifak yaptıklarından bahsederken, diğer yandan da legal Marksistlere karşı kendi devrimci perspektifinden eleştirisini oluşturmuştur. Lenin’in legal Marksistler ile ittifakı ‘Bir’leşme süreci olarak değerlendirilemez. Çünkü bu ittifakın temel sebebi devrimci gösteren olarak örgütlenmiş Narodniklere karşı Marksist örgütlenmeyi ortaya çıkararak İki oluşturma hedefinde olmasıdır. Keza, daha sonra da mutlak bir zafer göstereni olarak bu ittifakın Bir hale gelmesini örgütlemek yerine, bu ittifakı da İki’ye bölerek kendi devrimci çizgisini ortaya koyacaktır. Lenin’in devrime giden yolu oluşturan bu stratejisi esasında mücadele hattındaki eksik ile olan ilişkiye dayanır. Lenin, eksiğe karşı onu Bir ile bastırmak yerine bu eksik ile yüzleşerek İki’yi oluşturmuştur. Daha sonraki süreçte Leninist partinin “tek” olması da bana kalırsa diyalektiği Bir üzerinden kurmak değildir. Ancak, Lenin’in devrimci bir zafer örgütlenmesi oluşturduğu burada unutulmamalıdır. Dolayısıyla, İki’ye bölünme zafere giden bir yolda kendisini yeni bağlamlarla oluşturacaktır. Ekim Devrimi sonrasındaki süreçte İki, kendisini emperyalizme karşı sosyalist blokta, burjuva demokrasisine karşı proleter egemenlikte göstermiştir. Nitekim, Ekim Devrimi de tarihin ulaştığı mutlak tatmin olacağı bir zafer olarak görülmemiştir. O, komünist topluma giden yolda bir uğraktır.
Lenin, “proletaryanın partisi” olan öncü partiyi tanımlarken, bu partiyi yalnızca işçi sınıfının mücadelesinin içine kapanan bir parti olarak tanımlamaz. Sınıf mücadelesinin içinde mücadeleyi kırsal kesime taşıyarak köylü hareketini destekler ve köylü hareketi temelli Zemstvo Kongresini bir yandan selamlarken diğer yandan ona eleştirisini verir (Lenin, 2003). Yahut, öğrencileri sokak gösterilerine katılmaktan vazgeçmeye çağıran bildirilere eleştiri getirir (Lenin, 2003). Yani, öncü parti, Bir’in İki’ye bölündüğü ilişkilere toplumun heterojenliğinde odaklanarak mücadelenin eksiği ile olan ilişkisini düzenler. Proletaryanın partisinin işçi mücadelesi ekseni dışındaki mücadele hatlarına da yönelişi, onun insanlardaki egemen-olanın gösterenine karşı eksiği fark edip başkaldırısı eksenindeki bölünme biçimlerini fark etmesi ve bu bölünmeleri örgütlemesinin bir göstergesidir.
Mücadelede eksiğin ortaya çıkması ve bundan dolayı tatmin edilmemiş hatta İki’ye bölme girişimleri Türkiye’deki sosyalist örgütlenmelerde de kendisini göstermiştir. Özellikle, 1968 devrimci kuşağının TİP’te örgütlenmesinin ardından ona karşı eleştirel bir tutum ile yeni örgütlenmelerin ortaya çıkması buna önemli bir örnek teşkil eder. Üstelik, TİP’ten ayrılmalar, Türkiye’de TİP üzerinden sosyalist mücadelenin yükselişi ve kitlesel örgütlenişi sürecinde ortaya çıkmaktadır. Buradan varabileceğimiz sonuç, arzunun tatminsiz kalma anı her zaman bir düşüş ya da yenilgi anına denk gelmez. Tersine, tatmin olmaya en yakın olduğu zamanlarda arzu, nihai nesnesine ulaşamayacağını fark ederek bu gösterene karşı eleştirel bir tutum alacak ve Bir oluşa gitmeyi engelleyecektir. Bu durum, jouissance kavramı üzerinden de tartışılabilir. Jouissance, dilin dışına çıkan bir fazlalıktır ve “eksik” ile olan karşılaşmalarda tatminsizlikten sonra özneyi yöneldiği şeyin ötesine doğru kışkırtacak bir itki işlevine sahiptir. Lacan (2023), gösterenin jouissance’ın hem nedeni hem de onu kısıtlayanı olduğunu belirtir. Gösteren, yani yasa, eksiği oluşturması bakımından jouissance’ı kışkırtan ve onun harekete geçmesini sağlayan bir nedendir. İnsan, jouissance ile gösterenin ona sunduğu şeyi geri çevirerek onun ötesine geçmek için göstereni bölecektir. Bu aynı zamanda gösterene karşı bir yıkım anıdır. Ne var ki, jouissance bu yıkımı gerçekleştirdikten sonra kendi gösterenini bulacak ve ona “mahcup” biçimde sarılacaktır (Lacan, 2023). Bu “mahcup” sarılmanın nedeni Bir’leşmeye dair hiçbir zaman tam bir kabulün olmamasından kaynaklıdır, sarılma her zaman ayrılmayı gözeterek olur. Ancak, bir gösterenden ayrılıp yeni bir gösteren bulma anı jouissance’ın sonsuz döngüsüne tekrardan bir sınır çizilmesine neden olur ki bu sınır da tam-muktedir, nihai bir gösteren değildir. Bu durumda “mahcup” sarılma her zaman yeni gösterenin dışında başka gösterenler de aramasının ilk tohumudur. Keza, yeni gösteren de eksiktir. TİP’e karşı eleştirinin gelişerek farklı örgütlenmelere ayrılma ve farklı devrimci gelenekler oluşturma, jouissance’ın gösterenden ayrılarak onu yıkma ve kendi gösterenini bulduğunda ona “mahcup” bir sarılmaya gitmesine örnektir. Yeni gösteren ile “mahcup” sarılma ise zafere giden yolda eksiği yok saymayarak devrimci dinamik sürecin tıkanmasını engeller.
İbrahim Kaypakkaya, bir zamanlar kendisinin de içerisinde olduğu Doğu Perinçek grubunu “Şafak Revizyonistleri” olarak adlandırarak bu grubun Kemalizm ile kopuş yaşayamamasına dair bir eleştiri verir. Onları, kurtuluş savaşında Kemalizm’in sınıf pozisyonunu doğru tahlil edememekle eleştirir. Bu esasında önemli bir kırılma noktasıdır. Zira, 68 mücadele örgütlenmelerinde Kaypakkaya’ya kadar esaslı ve keskin hatla kendisini Kemalizm’den ayırmış bir tahlil ortaya çıkmamıştı. Bu durum, Kaypakkaya’nın mücadele hattını Bir’den ayırmasına bir örnek olarak görülebilir. Zira, mücadelenin yegâne gösterenini yeni bir tahlil ile bölerek yeni bir gösterene sarılmış ve yeni bir mücadele örgütlenmesi kurmuştur. Keza, Mahir Çayan’ın da TİP ile olan ayrışmasının temelinde mücadelenin nihai bir gösteren etrafında tıkanıklaşmasına itirazı vardır. Bu örnekler gibi 68 gençliğinin oluşturduğu itirazlar mücadelenin tekil göstereni biçimindeki örgütlenmeyi bölerek mücadele hattını yeniden biçimlendirmiştir. Bu bölmenin temelinde mücadele içinde fark edilen eksik ve bununla kurulan bir ilişki biçimi yatmaktadır. Mücadelenin mutlak gösterenini kabul etmeyen mücadelenin özneleri farklı mücadele hatları yaratarak onu tıkanmaktan kurtarmışlardır.
Sonuç: İtkinin Örgütlenişi
Bir, kendisini İki’ye bölmeyle arzunun tıkanmasının önünü açar. Ne var ki, bu hiç durmadan ayrışma, hizipleşme anlamına gelmez politik hatta. Bir’e karşı bir çelişki, bir eksik yakalayarak Bir’i ayrıştırma yeni politik bağlamlarda farklı şekillerde örgütlenebilir. Önemli olan, Bir üzerinde eksiği yok sayarak bir tıkanma yaratarak bir yanılsama kurma çabasına girişmemektir. Öte yandan, Bir olmaya yönelen sağ ideoloji ekseni de elbette politikanın bir gerçekliği olarak karşımızda durur. Öyleyse, eksiği fark edince gösterene itiraz eden özneyi sağ ideolojide nereye koyabiliriz? Sağ ideolojide olan insanın da arzusu eksik ile olan ilişkisiyle belirlenir. Ancak, o, yazının başında da belirttiğimiz üzere bu gösterenle olan ilişkisinde onu tam-muktedir kabul etme temeliyle hareket etmektedir. Dolayısıyla, eksik ile bir yüzleşme yerine ondan kaçınmaya çalışır. Bu durumda da huzursuzluğunu, gösterenin yasası içinde bir başka tarafa yönlendirecektir. Örneğin, sömürü ilişkisini tahlil ederek Bir’i bölmek yerine Bir olan sömürü ilişkisi içerisinde sömürülenler arasında bir ayrışmaya yönelecektir. Todd McGowan (2025), sağ bir “keyfin” (jouissance’ın) kendisini tehdit eden bir düşman olmadıkça var olamayacağını söylemektedir. Yani, sağcı bir jouissance, egemen-olanın gösterenine yönelmek yerine ona yönelene karşı bir düşmanlık oluşturarak eksik ile olan ilişkisini kurar. Eksiğe direkt yönelemez ama onun yarattığı huzursuzluğu da onunla yüzleşmeden, onu her daim başka yönelişlerle bastırarak gidermeye çalışır. Egemen-olanın göstereninden ayrışamayan bu jouissance haliyle kendi nedenini bulamaz. Bu durumda, McGowan (2025), sağcı jouissance’ın özü gereği asalak olduğunu belirtmiştir. Öyleyse, itki esasında kendi halinde devrimci ya da sağcı bir pozisyonda yer almaz. O, insanın özneliğini kurar. Ancak, bu itkinin örgütlenişi, politik zemini inşa ederek tarihe yön verecektir. İtkinin devrimci örgütlenişi eksiğin yok edilmesini hedeflemez. Zira, eksiğin oluşturduğu boş alan, öznenin kuruluş alanıdır. Öte yandan, devrimci örgüleniş eksik alan ile yüzleşerek (bu özne olmanın alanıyla yüzleşmek de demektir) eksik ile olan ilişkisini düzenleyerek dünyada bir şeyi fark etmesine sebep olur. Fark edilen şey, dünyadaki olgulara dair yöneltilecek soruların mutlak ve doğrudan bir yanıt olmaksızın bu olguları çelişkilerinde ve boşluklarında en iyi kavranabileceğidir. Devrimci örgütlenme de bu boşluklardan içeri girerek olgulara müdahale eder ve böylece değişimin olanağını mümkün kılar.
Referanslar
Badiou A., der. Zizek S. vd. (2011). “Bir, Kendini İki’ye Böler”. Yeniden Lenin (içinde).(Çev. Cumhur Atay). ss. 15-27. Otonom Yayıncılık
Fanon F. (2021). Yeryüzünün Lanetlileri. (Çev. Şen Süer). İletişim Yayınları
Fink B. (2020). Lacancı Özne. (Çev. Kemal Güleç). Encore Yayınları
Lacan J. (2023). Yine/Hala. (Çev. Murat Erşen). Metis Yayınları
Lenin V. İ. (2003). Ne Yapmalı?. (Çev. Muzaffer Ardos). Eriş Yayınları
McGowan T. (2025). Keyif: Sol ve Sağ. (Çev. Erkan Ünal). Axis Yayınları
Nacak O. (Psikanaliz Podcast). (2025, Ekim 29). 58. İhtiyaç Talep Arzu. Psikanaliz Sohbetleri Podcast Serisi. Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=uyVNrUlTAp8




