Skip to main contentSkip to footer
Çeviriler

Tüketim Mekanizmalarının Temelleri: Nöral Tasarım ve Sürdürülebilirlik / Peter Sterling (Çeviri: Bircan Tamer)

Eksponansiyel ekonomik büyüme, biyosferin dengesini hızla dejenere etmektedir. Bu büyümeyi stimüle eden temel faktörlerin başında, insanın temel biyolojik gereksinimlerini aşan düzeyde mal ve hizmet tüketme eğilimi gelmektedir. Bu süreci yönetebilmek için söz konusu eğilimin altında yatan mekanizmaların deşifre edilmesi elzemdir.

Geleneksel görüş, beynin merkezi devrelerinin bireyi bencil ve hedonist bir dürtüyle doğrudan “haz aramaya” yönelttiğini, üst kortikal devrelerin ise bu dürtüleri inhibe ettiğini savunmaktaydı. Ancak güncel nörobilimsel veriler, bu çekirdek devrelerin birincil işlevinin haz sağlamak değil, verimli öğrenme (efficient learning) süreçlerini optimize etmek olduğunu ortaya koymaktadır. Frontal korteks tarafından yüksek değer atfedilen bir ödül (reward) elde edildiğinde, merkezi devreler “tatmin” olarak algılanan bir nörokimyasal puls salgılamakta ve bu da ilgili davranışın pekiştirilmesine (takviye edilmesine) yol açmaktadır.

Söz konusu tatmin hissi geçicidir ve belirli bir ödülün öngörülebilirliği arttıkça sinyal şiddeti zayıflamaktadır. Bu nöral devre tasarımı, ödül kaynaklarının heterojen ve belirsiz olduğu sanayi öncesi toplumlarda adaptif bir avantaj sağlamaktaydı. Lakin kapitalist sistem, potansiyel ödül çeşitliliğini daraltarak mevcut uyaranların tatmin edici etkisini azaltmış; bu durum bireyi aynı nöral yanıtı alabilmek için daha yüksek dozda tüketime, yani “hiper-tüketime” mecbur bırakmıştır. Bu bağlamda, sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek, tatmin kaynaklarının çeşitliliğini yeniden genişletmeyi zorunlu kılmaktadır.

Öğrenme Odaklı Beyin Devreleri | İnsan Doğası | Büyük Dönüşüm İçin Çıkarımlar

İnsani faaliyetlerin biyosferin stabilitesini tehlikeye attığına dair kanıtlar her geçen gün güçlenmektedir. Bu durumun birincil faili; üretim kanadında kapitalist rekabet, kâr arayışı ve finansal manipülasyonlar tarafından tetiklenen eksponansiyel ekonomik büyümedir. Ancak sürdürülebilir büyüme nihayetinde talebe, yani bireysel tüketime ihtiyaç duyar. Şayet bireysel tüketim azalsaydı, emtia birikimi gerçekleşecek ve büyüme ivme kaybedecekti. Ekonomik büyüme hızı, nüfus artış hızını büyük ölçüde aşmaktadır; dolayısıyla büyüme yavaşlatılabilseydi -özellikle servet daha adil dağıtıldığı takdirde- mevcut yedi milyar insan için yeterli kaynak bulunmaya devam edecekti.

Peki, insanlar neden temel ihtiyaçlarını karşılama noktasının çok ötesinde, durmaksızın tüketmeye devam ediyor? Bu noktada statü rekabeti gibi sosyal faktörler ve öz-imaj (self-image) oluşturma gibi kişisel etmenler rol oynamaktadır. Reklam sektörü bu faktörleri istismar ederken, bir yandan da yeni metaların getireceği taze tatmin duygusunu hayal etmemiz için bizi stimüle etmektedir. Bu metalar kısa süreli bir tatmin sağlasa da arzu her zaman yeniden nükseder. Nöral merkezimizdeki bir mekanizma, edinimsel davranışı (acquisitive behavior) sürekli olarak tetiklemektedir; bu mekanizmanın teşhis ve yönetilmesi aciliyet arz etmektedir.

Yarım asırdır tekrarlanan standart görüş, UCLA Psikiyatri Kürsüsü Başkanı Peter Whybrow’un yeni kitabı The Well-Tuned Brain’de yeniden karşımıza çıkmaktadır. Whybrow’a göre insan beyni; kadim, bilinçaltı düzeyde çalışan bir çekirdek ile daha yeni olan bilinçli korteksten oluşan “hibrit” bir yapıdadır. Yazara göre bu çekirdek yapı bizi içgüdüsel olarak bencil, alışkanlık odaklı ve kısa vadeli hazza yönelimli kılarken; korteks ise baskılama ve kontrol ağırlıklı yürütücü işlevleri destekler. Whybrow, bu hibrit yapının avcı-toplayıcı toplumlarda işlevsel olduğunu, zira kıtlık koşullarında bulunan her kaynağın derhal tüketilmesinin adaptif bir zorunluluk olduğunu savunur. Ancak günümüzde kolay kredi imkanları, düşük faiz oranları ve ucuz mallar sınırsız tüketimi körüklemektedir. Whybrow; bencil, açgözlü ve kısa vadeli haz odaklı davranışlarımızın nedenini, frontal korteksin alt beyindeki haz bölgeleri üzerinde baskınlık kuramamasına (inhibisyon yetersizliği) bağlamaktadır.

Whybrow bizleri, eylemlerimizin sorumluluğunu daha fazla üstlenmeye ve doğuştan gelmeyen, aksine “düşünsel bir öz-komuta süreciyle işlenmesi gereken” bir nitelik olan “karakteri” inşa ederek beynimizi “yeniden akort etmeye” çağırmaktadır. Whybrow, “Sinirbilim, dürtüleri bir kenara bırakıp uzun vadeli bakış açısını değerlendirme vaktinin geldiğini telkin ediyor” iddiasında bulunur. Şayet beyin organizasyonumuzun ve içgüdülerimizin işleyiş şekli hakkındaki bu tespiti doğru olsaydı, halihazırda içinde bulunduğumuz durumdan çok daha vahim bir tabloda olurduk. Ancak Whybrow’un beyin organizasyonuna dair bu yaklaşımı, 1950’li yıllardan kalma muğlak bir nöroanatomik konsepte; insan doğasına dair görüşü ise “doğanın vahşi ve acımasız” (nature red in tooth and claw) olduğu yönündeki çok daha eski bir anlayışa dayanmaktadır. Oysa her iki görüş de güncel sinirbilim tarafından desteklenmemektedir.

Beynin temel sorunsalı, açgözlülük ile karakter arasındaki bir çatışma değildir; aksine, verimli hesaplama (efficient computation) problemidir. Beynimiz, bir buzdolabı ampulü kadar -yalnızca 12 Watt- enerji tüketir ve hacmi bir süt kartonundan biraz daha büyüktür; buna rağmen, milyonlarca Watt enerji tüketen ve bir odayı dolduran süper bilgisayarlardan daha efektif bir düşünme kapasitesine sahiptir. Bu verimlilik düzeyine ulaşabilmek için doğal seçilim, nöral tasarımın her bir ayrıntısını ekonomi ve entegrasyon ilkeleri doğrultusunda şekillendirmiştir. Bu sistemde “hibrit” bir yapıya, hantal bileşenlere veya evrimsel kalıntılara yer yoktur. Öyleyse, modern sinirbilim bu sözde “haz” devresinin gerçek işlevini nasıl tanımlamaktadır? Ve bencilliğin ötesindeki içgüdülerimiz hakkında bize neler söylemektedir?

Öğrenme Odaklı Bir Nöral Devre

“Haz” devresi olarak nitelendirilen yapı, özünde haz ile ilgili değil; aslında öğrenme işlevine hizmet etmektedir. Bu devre, 450 milyon yıl önce solucanlarda evrimleşmiş ve neredeyse her şeyi öğrenmenin en verimli yolu olduğu için varlığını sürdürmüştür. Belirli bir anda en çok değer atfettiğimiz unsuru (birincil ödül) elde ettiğimizde, devre frontal korteks dahil olmak üzere birkaç kilit bölgeye dopamin pulsu (sinyali) gönderir. Bu kimyasal sinyali bir “tatmin anı” olarak deneyimleriz. Puls kısa sürede söner; dolayısıyla yenisini elde etmek için davranışı tekrarlarız. Pratik yapmak aralıklı iyileşmeler sağlar ve her iyileşmeyi taze bir tatmin pulsu takip eder. Bu durum bizi pratiğe devam etmeye iter, bu da becerikli ve verimli icra için nöral bağlantıları rafine eder; yani öğrenme gerçekleşir.

Tatmin hissi, doğası gereği kısa süreli tasarlanmıştır. Devrenin; gıda, su, tuz, cinsellik, ısınma ve sosyal aidiyet gibi her türlü öğrenme ve arayış sürecine hizmet etmesi gerekir; şayet tatmin süresi uzasaydı, öğrenme ve arayış süreçleri durma noktasına gelirdi. İnsanları kısa vadeli hazlar peşinde koştukları için azarlamak acımasızca bir yaklaşımdır; zira bizi aramaya ve öğrenmeye iten bu çekirdek devre, başka bir tatmin türü sunmaz. Dahası, sinirbilim verileri asıl sorunun kısa vadeli haz kaynaklarının fazlalığı değil, azlığı olduğunu göstermektedir.

Daha fazla kaynağa ihtiyaç duyulur çünkü devre adapte olacak şekilde tasarlanmıştır. Birincil ödül tekrarlandıkça öngörülebilir hale gelir ve bu da tatmin pulsunda küçülmeye yol açar. Tekrarlanan aynı öğün, aynı maaş veya aynı cinsel birliktelik, giderek daha az tatmin sağlar. Tam bir tatmin pulsu için devrenin, birincil ödülün öngörülenden daha iyi olmasına ihtiyacı vardır. Bu tasarım, birincil ödüllerin heterojen (çeşitli) olduğu bir çevrede en iyi şekilde işler. Ancak kapitalist toplumsal örgütlenme, ödül çeşitliliğini maddi tüketim alanına daralttığında, bu ödüller öngörülebilir ve daha az tatmin edici hale gelir. Birkaç birincil ödül kaynağıyla kısıtlanan birey, devre adapte oldukça bu kaynakları daha yoğun tüketmeye başlar ve süreç nihayetinde bağımlılığa evrilir.

Whybrow, “Faustyen pazarlığımızı” defaatle kınamaktadır. Oysa dar akademik uğraşlarla kapalı alana hapsolmuş olan Faust, derin bir tatminsizlik ve huzursuzluk içindeydi. O sadece çeşitli tatmin kaynaklarına sahip tam bir varoluş arzulamış ve bunu elde etmeye çalıştığı için lanetlenmiştir. Doğal koşullar altında, Faust’u harekete geçiren doğuştan gelen nöral devre, açgözlü davranışları zorunlu kılmaz. Devre, organizmayı küçük bir tatmin olasılığına karşı sürekli ve ısrarla uyarır. Avcı-toplayıcılar, her anın yeni bir şey (bir meyve, bir tavşan, bir gölgelik) getirebileceği bir çevreyle iç içedir. Sanayi öncesi üreticiler de benzer fırsatlarla karşılaşır; ancak kapitalist üretimin mekanizasyonu ve uzmanlaşması bu çeşitliliği yok eder.

Marx’ın “yabancılaşma” olarak adlandırdığı bu kayıplar, bizi maddi konforun ortasında tatminsiz ve acil bir arayış içinde bırakır. Bazı unsurlar -şekerli ve yağlı gıdalar, alkol, nikotin, kokain, amfetaminler, afyon türevleri, kumar ve yeni ürünler- beyindeki dopamin seviyesini hızla artırdıkları için anında tatmin sağlar. Tüketici bu artışı kısa süreliğine hisseder, ancak çok geçmeden bu ödüller devrenin içsel adaptasyon eğilimini tetikler; bu maddelerin tehlikeli derecede bağımlılık yapıcı olmasının nedeni budur. Beyinler hem genetik hem de deneyimsel olarak farklılık gösterdiğinden, bazı bireylerin beyinleri (örneğin Whybrow’unki) “karakter” sergilemeyi güçlü bir birincil ödül olarak kodlayabilir. Bu kişiler dakik olduklarında, kurallara uyduklarında veya bir çöreği reddettiklerinde dopamin pulsu alırlar. Ancak diğerleri için öz-denetim ve uzun vadeli planlama aynı tatmini sağlamaz; bu bireyler kapitalizmin sunduğu meta ve uyuşturucularla baş başa kalırlar.

İnsan Doğası

On dokuzuncu yüzyıl Sosyal Darwinistleri, insanın öncelikle bencil olan içsel bir “doğaya” sahip olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia durmaksızın tekrarlanmış ve buna karşı koymak isteyen sol görüşlü düşünürler, insan doğası diye bir şeyin varlığını tamamen reddetmişlerdir. Oysa sinirsel tasarım (neural design) üzerine yapılan değerlendirmeler, bir doğaya sahip olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır. Aynı değerlendirmeler, bu doğanın öncelikle bencil olamayacağını da açıkça göstermektedir; aksine insan doğası, bu tanımın çok daha ötesinde bir zenginliğe sahiptir.

Hesaplama verimliliği, genetik kontrol altında gelişen doğuştan gelen nöral devreleri zorunlu kılar. Bu durum, doğal seçilimin; enerji ve alan maliyetine karşılık işlevi optimize etmek amacıyla, devreleri nesiller boyunca ince ayarlardan geçirmesine ve budamasına olanak tanır. Bu sayede; hareketi, rengi, nesneleri ve yüzleri tanıyan doğuştan gelen görsel devrelere; dil ve müzik öğrenen doğuştan gelen işitsel devrelere sahibiz. Bu tür devreler beyin içinde ayrışırlar (segregasyon), çünkü verimli bir yerleşim düzeni bağlantı mesafelerini kısaltarak enerji ve alan tasarrufu sağlar. Aynı sebeple devreler, beyin yarım küreleri arasında da ayrışır -okuma ve konuşma solda, sanat ve müzik sağda konumlanır- ve bu durum yarım küreleri farklı hesaplama becerileriyle donatır.

Doğuştan gelen devrelerin pratikle genişlemesi nedeniyle beyin alanı oldukça kıymetlidir. Bir kemancının parmak egzersizleri yaptıkça motor devresi yeni bağlantılar kurarak büyür; benzer şekilde bir taksi şoförünün şehirde yol bulma becerisi arttıkça haritalama devresi genişler. Ancak kafatası büyümesi durduğunda, beynin büyümesi de durmak zorundadır. Dolayısıyla, bir devrenin pratikle genişlemesi, diğerlerinin alanının daralmasına neden olur. Hiçbir birey her görevde aynı derecede yetkinleşemez; zira bunun için yeterli pratik süresi, kafatası içinde yeterli alan ve vücudun genel metabolik kapasitesinden sağlanabilecek yeterli enerji yoktur. Başarılı bir topluluğun ihtiyaç duyduğu tüm hesaplama becerilerini kendi bünyesinde geliştirecek bir beyin, akla yatkın olmayacak kadar büyük nöral kaynaklar gerektirir.

Homo sapiens’in evrimsel dehası, farklı beceri setlerini farklı beyinlere paylaştırmasında yatar. Bir beyin, el becerileri ve sabır için özel devrelere sahip olur -doğuştan bir alet yapıcı; bir diğeri ise gözlem yeteneği ve atletizm için özel devreler edinir- doğuştan bir avcı. Benzer şekilde doğuştan çiftçiler, şifacılar, hikâye anlatıcıları, müzisyenler ve ruhani liderler vardır. Doğuştan gelen bu devreler pratikle, yani doğamızın beslenip eğitilmesiyle (nurture of our nature) rafine edilir. Elbette, doğuştan en iyi yaptığımız şeyleri uygulama eğilimindeyizdir; çünkü bu bize daha fazla “küçük tatminler” sağlar. Dolayısıyla türümüzün başarısı; doğuştan gelen devrelere sahip olmaya, bu devreleri her beyin içinde farklı şekilde dağıtmaya ve bunları farklı bireylerin beyinlerinde çeşitli kombinasyonlarla bölüştürmeye dayanır.

Doğuştan gelen “tatmin devresi” (satisfaction circuit), sinirsel verimliliğe birkaç yönden hizmet eder. İlk olarak, tatmin duygusunu matematiksel olarak en optimal formda sunar: Birincil ödül öngörülebilir hale geldikçe küçülen, yarı-rastgele ve kısa süreli sinyaller şeklinde. İkinci olarak; devreleri daha yüksek hız, doğruluk, alan ve enerji verimliliği için rafine eden “pratik yapma” sürecini teşvik eder. Üçüncü olarak, bireyi doğuştan daha yetenekli olduğu devreleri kullanmaya yönlendirerek uzmanlaşmış iş bölümünü pekiştirir. Her beynin doğuştan farklı bir beceri seti için yapılandığı bir topluluk (“uzmanlar”), tüm beyinlerin birbirine benzediği bir topluluğu (“her işten biraz anlayanlar”) kolayca geride bırakacaktır. Ancak bu, yalnızca “uzmanlar” iş birliği yapabildiği takdirde mümkündür.

Tamamen bencil bireylerden oluşan bir grupta iş birliği başarısızlığa uğrar. Tamamlayıcı beceri setlerinden faydalanabilmek için, bazı üyelerin diğerkâmlık (altruizm) ve iş birliği yapmayanları cezalandırma yetisi gibi sosyal becerilere sahip olması gerekir. Bu tür bireyler için söz konusu prososyal (toplum yanlısı) davranışlar, birincil ödül işlevi görür. Bir diğerkâmı beyin tarayıcısına yerleştirip cömertçe davrandığında veya bir başkasının cömertliğini izlediğinde ortaya çıkan nöral tatmin belirtilerini gözlemleyebilirsiniz. Aynı belirtiler, diğerkâm bir kişi iş birliğine yanaşmayan birini cezalandırdığında da görülür. Pratik öğrenmeye hizmet eden tatmin devresi, böylece sosyal öğrenmeye de hizmet eder. Türümüzün muazzam hesaplama kapasitesi, işte bu kombinasyonun üzerinde yükselmektedir.

Büyük Dönüşüm İçin Çıkarımlar

Beyin tasarımından elde edilen hangi içgörüler, sürdürülebilir bir medeniyete geçişe yardımcı olabilir? İlk olarak, insanların büyük ölçüde “doymak bilmez” bir şekilde tüketim yapmasının nedenini kavramalıyız: Ödül öğrenimi için yapılandırılmış olan zeki nöral devrelerimiz, günümüzde çok az sayıda “küçük sürpriz” kaynağıyla karşılaşmaktadır. Tüketimi yukarıdan aşağıya (top-down) körükleyen kapitalist manipülasyonlara öfke duyabiliriz; ancak bu öfke, içimizdeki aşağıdan yukarıya (bottom-up) işleyen temel tüketim dürtüsünü dindirmeyecektir. Bu nedenle sosyal politikalar, “Tatminleri Çeşitlendir!” ilkesini benimsemelidir. Kapitalizm altında yabancılaşan sayısız tatmin kaynağını yeniden incelemeli ve listelemeliyiz. Bu liste, kabaca tatillerde yaptıklarımıza benzeyecektir: Daha fazla doğa, egzersiz, spor, zanaat, sanat, müzik ve seks -ancak bunların dolaylı (vicarious) değil, katılımcı türden olanları.

Büyük ölçekte bir “yabancılaşmadan arındırma” (de-alienation) süreci, ekonomilerin yeniden yapılandırılmasını ve yatırım kalıplarının değiştirilmesini gerektirir. Sosyal planlamacılar, verimli beyin tasarımının bireylerin neye değer verdiğini ve dolayısıyla neleri birincil ödül olarak seçtiğini farklılaştırdığını kabul etmelidir. Belirli bireyleri tatmin eden şeyler, diğerlerini hâlâ arayış içinde bırakacaktır. Bu kalıplar beyin tasarımından aşağıdan yukarıya doğru filizlendiği için, sosyal politikalar bunlara uyum sağlamalıdır; aksi takdirde başarısızlığa mahkûmdurlar. İşe, farklı doğuştan yeteneklere sahip büyük çocuk gruplarını, devlet adına bir “öğretmen” tarafından sunulan tek bir konuya “odaklanmaya” zorladığımız sınıflardan başlanmalıdır. Öğrenme için yapılandırılmış bir beyin devresiyle bundan daha uyumsuz bir model hayal etmek güçtür.

İkinci olarak, sapiens’in verimli hesaplama yetisinin iki tamamlayıcı sürece dayandığını anlamalıyız: uzmanlaşmış pratik beceriler ve uzmanlaşmış sosyal beceriler. Dahiyane bir tamirci veya matematikçi göz teması kurmakta zorlanabilirken; parlak bir danışman veya siyasi örgütleyici bir lastiği değiştirmeyi beceremeyebilir. Küçük bir nüfus bile her iki beceri setini bünyesinde barındırır, ancak bunlar dengesiz bir dağılım sergiler. Doğuştan bir diğerkâm (altruist) verir, doğuştan bir “cezalandırıcı” iş birliği yapmayanı düzeltir ve her biri bu davranışlardan küçük bir tatmin elde eder. Doğuştan iş birliğine yanaşmayan biri ise aynı tatmini bencilce bir davranıştan alacaktır. Bu sebeple sosyal planlamacılar, iş birliği yapmayanların toplum yanlısı (prososyal) davranışlardan aldıkları tatmini artıracak yeni yollar aramalıdır.

Marx, filozofların dünyayı sadece yorumladığından, asıl meselenin ise onu değiştirmek olduğundan şikâyet ederdi. İroniktir ki, kapitalizmin başardığı şey tam olarak buydu: kontrolsüz ve bilinçsiz bir küresel değişim. Marx, sadece devreleri aydınlatan ancak tam bir dönüşüm için ayrıntılı bir yol haritası sunmayan sinirbilimcilere karşı da benzer hisler besleyebilirdi. Oysa bilimin temel sorumluluğu, sağlam bir stratejik düşünce için temel teşkil edecek şekilde “açıklığa kavuşturmaktır”. Sinirbilimin Büyük Dönüşüm‘e katkısı da budur: Tatmin ve sosyal iş birliğinin sağlanmasında doğuştan gelen devrelerin oynadığı rolün netleştirilmesi. Bu, düşüncelerimizi keskinleştirebilir ve ilerlememize rehberlik edebilir.

Kaynakça

  1. Peter Whybrow, The Well-Tuned Brain: Neuroscience and the Life Well Lived (New York: W. W. Norton & Co., 2015).
  2. Peter Sterling ve Simon Laughlin, Principles of Neural Design (Cambridge, MA: MIT Press, 2015).
  3. Andrew Barto ve Richard Sutton, Reinforcement Learning: An Introduction (Cambridge: MIT Press, 1998).
  4. Paul Glimcher, “Understanding the Hows and Whys of Decision-Making: From Expected Utility to Divisive Normalization,” Cold Spring Harbor Symposia on Quantitate Biology 79 (2014): 169-76; Wolfram Schultz, “Neuronal Reward and Decision Signals: From Theories to Data,” Physiological Reviews 95 (2015): 853-951.
  5. Sterling ve Laughlin, Principles; Peter Sterling, “Allostasis: A Predictive Model of Regulation,” Physiology and Behavior 106 (1): 5-15.
  6. Sterling ve Laughlin, Principles. (13. Bölüm, devrelerin uzmanlaşmasından doğan verimlilikleri; 14. Bölüm ise öğrenme üzerindeki alan kısıtlamalarını açıklamaktadır.)
  7. Herbert Gintis, Sam Bowles, Robert Boyd ve Ernst Fehr, ed. Moral Sentiments and Material Interests: The Foundations of Cooperation in Economic Life (Cambridge, MA: MIT Press, 2005); Omar Tonsi Eldakar ve David Sloan Wilson, “Eight Criticisms Not to Make About Group Selection,” Evolution 65, no. 6 (Haziran 2011): 1523–1526.

Orijinal metin: https://greattransition.org/publication/why-we-consume/

 

Etiketler : Bircan Tamer, Peter Sterling

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.