Vegan Hareket İçindeki Kutuplaşmalar: Uzlaşmacılık, Radikal Tutarlılık, Seçici Merhamet ve Entelektüel Oportünizm[1]
Beş yılı aşkın süredir vegan bir aktivist olarak aktivizm amaçlı kurulan çeşitli oluşumlarla içli-dışlı oldum. Başlarda vegan hareket kadar görece yeni ve azınlıkta olan bir mücadele alanının bile bu denli iç kutuplaşmalara sahip olması şaşırtıcı gelmişti. Günün sonunda temel amacımız veganlığı insanlara anlatmak ve bunun sonucunda diğer hayvanların sömürülmesine engel olmak değil miydi? Eskilerin deyişiyle “neyi bölüşemiyorduk?” Zamanla bu şaşkınlığım yerini hem içeriden birisi olarak hayal kırıklığına hem de akademik bir meraka bıraktı. Gördüm ki bu kutuplaşma, sadece yüzeysel bir fikir ayrılığının ve/veya kişisel bir çatışmanın değil, mücadelenin nasıl yapılması, hangi dilin kurulması ve kiminle/kimlerle ittifak kurup kimden/kimlerden uzak durması gerektiğine dair ciddi etik tartışmaların kaçınılmaz bir çıktısıydı.
Bu kutuplaşmayı, -meseleyi daha anlaşılabilir ve tartışılabilir olmak adına- kabaca iki ana eksene indirgeyeceğim. Bir yanda, hareketi geniş kitlelere ulaştırmak, toplumsal kabulü artırmak, sevimli ve pozitif bir dil kurarak piyasa dinamikleriyle -ve hatta resmi otoritelerle- uyumlanmak isteyen bir yaklaşım var. Bu yaklaşım için başarı denen şey, görünürlük, fon bulma, kitleleri ürkütmeme ve kurumsal sürdürülebilirlik ile ölçülüyor. Diğer yanda ise bu uyumlanma çabasının, hareketin radikal özünü, yani türcülük karşıtı politik duruşunu ve etik temelini aşındırdığını savunan, tutarlılığı her şeyin önünde tutan bir kesim bulunuyor.
İşte bu iki ana eksen arasındaki gerilim, mücadelenin içerideki dilini ve kutuplaşmasını tanımlayan o kilit suçlamayı doğuruyor: Sekterlik. Bu suçlamanın nasıl işlediğini anlamak, meseleyi tartışmak için güzel bir başlangıç noktası. Genellikle pragmatik, piyasa-odaklı ve geniş kitlelere oynamayı tercih eden ilk taraf, etik tutarlılıkta ısrarcı olan, ilkelerden taviz verilmemesini savunan ve mücadelenin sevimlileştirilmesine direnen ikinci tarafı sekter olmakla suçlar. Bu suçlamanın temel mantığı, etik duruştaki bu tavizsizliğin hareketi bölücülüğe sürüklediği, kitleleri kaçırdığı, potansiyel destekçileri ve fonları/bağışları ürküttüğü ve dolayısıyla da mücadele için kimi değerli kazanımların önünü tıkadığı iddiasına dayanır. Buna karşılık, diğer taraf ise ilk tarafı piyasayla uzlaşmakla, mücadelenin politik ve radikal özünü kaybetmekle, konformizmle ve en nihayetinde sistemin arzu ettiği sevimli muhalif rolünü oynamakla itham eder.
Bu denemenin amacı da bu iki kutuptan birinin bayraktarlığını yapmak, birini haklı diğerini haksız ilan etmek değil. Beş yılı aşkın bir süredir bu dinamiğin tam ortasında duran, her iki tarafın da argümanlarını, kaygılarını ve pratiklerini gözlemlemiş biri olarak niyetim, bir hakemlikten ziyade bir haritalama yapmaktır. Her iki tarafın da anlaşılır gerekçelerini ve bu gerekçelerin yol açtığı bedelleri -yani etik ve politik maliyetleri- ortaya boca etmeye çalışacağım, çünkü inanıyorum ki bugün kutuplaşma olarak görünen bu gerilim, aslında hareketin sağlıklı bir gelecek inşa edebilmesi için üzerine en çok konuşulması, en şeffaf şekilde tartışılması gereken yapısal bir meselenin ta kendisidir.
Uzlaşmacı Eksen: Piyasa, Meşruiyet Kaygısı ve Büyüme Stratejisi
Bir hareket, sokaktaki öfkeli, öngörülemez ve radikal bir oluşum olmaktan çıkıp, yasal bir tüzel kişiliğe (dernek, vakıf, platform) büründüğü anda, oyunun kuralları ve öncelikleri de kaçınılmaz olarak değişiyor. Etik tutarlılık ve sistem eleştirisi gibi kimi hedeflerin yerini kurumsal sürdürülebilirlik gibi somut ve hayati bir hedef alır. İşte mücadeleye uzlaşmacı bakan tarafın tüm adımlarını meşrulaştıran ve anlaşılır kılan da bu sürdürülebilirlik kaygısıdır. Bu kaygı, kendini öncelikle piyasa dinamikleri içinde gösterir. Bir derneğin, bir ofise, profesyonel çalışanlara, proje bütçelerine ve basılı materyallere ihtiyacı vardır. Bunların tamamı, sürekli bir fon ve/veya bağış akışı gerektirir. Bu noktada vegan hareket, ne kadar istemese de bir sosyal sorumluluk ve sivil toplum piyasasının parçası haline gelir. Bu piyasada, ulusal ve/veya uluslararası fon sağlayıcılar, potansiyel büyük bağışçılar ve hatta bireysel destekçiler, genellikle radikalleşmiş öfkeden ve/veya felsefi/etik tutarlılıktan ziyade ölçülebilir etkiye, pozitif değişim hikayelerine ve görünürlüğe yatırım yapmayı tercih eder.
Sanıyorum ki hiçbir fon başvuru formunda, sistemi sarsacak radikal bir öfkeyi diri tutmak gibi bir performans göstergesi yoktur, fakat “eğitim verilen öğrenci sayısı”, “basılan broşür adedi” veya “medyada yer alma sıklığı” vardır. Bu proje bazlı düşünce sisteminin, neoliberal yönetim mantığının STK’lar üzerindeki bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Bu yaklaşım bize şunu söyler: Eğer fon almak ve profesyonel görünmek istiyorsak, dilimizi de profesyonelleştirmeli, yani keskinliğini ve öfkesini törpülemeliyiz. Eğer bağışçıları ürkütecek keskin bir etik duruş sergilersek, sürdürülebilir olamayız. Sürdürülebilir olamazsak, o hayvanlara uzun vadede hiç yardım edemeyiz. Bu açıdan bakıldığında, kullanılan sevimli ve pozitif dil, bir politik taviz değil, sürdürülebilirlik için zorunlu bir araç olarak işlenir. Bu durum bizi girişte bahsettiğim resmi otoritelerle uyumlanma konusuna getirir. Bu, piyasa aklıyla el ele yürüyen bir meşruiyet arayışıdır. İnsan-olmayan hayvanlar lehine bir yasal değişiklik talep etmek, bir bakanlıkla ortak bir eğitim projesi yürütmek, bir belediyeden en basitinden bir stant izni almak ve/veya halk kesimi tarafından dikkate alınır bir muhatap statüsü kazanmak… O taraftan bakıldığında, tüm bu hedefler, meşruiyet algısını gerektirir.
Resmi otoriteler, yani devlet ve onun kurumları, öfkeli kalabalıklara değil, kravatlı temsilcilere yanıt vermeye daha yatkındır. Sistem, karşısında kendisiyle aynı dili konuşan, profesyonel, uzlaşmacı ve en önemlisi öngörülebilir muhataplar ister. Bu pragmatik eksen, “sistem-içi değişimin” -yani reformizmin-, sistem-dışı radikal eleştiriden daha etkili ve akılcı olduğuna inanır. Rasyonalizasyonu şu şekilde işler: Eğer bizi ‘kamu düzenini bozan radikaller’ veya ‘sistem karşıtı sekterler’ olarak görürlerse, hiçbir kapı bize açılmaz. Oysa makul taleplerle, uzlaşmacı bir dille ve profesyonel bir duruşla gidersek bizi muhatap alırlar. Masada bir sandalye kapmak, o masayı devirmeye çalışmaktan daha efektiftir.” Bu bakış açısına göre radikal duruş, meşruiyet alanını kaybetme ve dikkate alınmama riskini taşıyan lüks bir sekterliktir.
Tüm bu rasyonalizasyonların belki de en yaygın olanı ve doğrudan sekterlik suçlamasını besleyeni ise kitleleri ürkütmeme ve büyüme odaklı yaklaşımdır. Bu eksen, başarıyı felsefi derinlikle veya etik tutarlılıkla değil, ulaşılan insan sayısıyla, yani genişlikle ölçme eğilimindedir. “Yüz tane mükemmel ve tutarlı veganımız olacağına, bir milyon tane daha az et yiyen veya fleksitaryen destekçimiz olsun. Bu gidişat insan-olmayan hayvanlar için matematiksel olarak daha iyidir” argümanı, tam da bu aklın sloganıdır. Bu genişleme arzusuna dayalı bakış açısı, etik tutarlılıktaki ısrarı, potansiyel destekçilerin önündeki en büyük engel olarak görür. İnsanlara doğrudan “vegan olmalısın” demenin veya “türcülük” gibi felsefi bir eleştiri yöneltmenin, o geniş kitleleri ürküttüğü, suçlu hissettirdiği ve en sonunda kaçırttığı düşünülür. Bu anlayışın arkasında, kitlelerle buluşmak için onların seviyesine gelmeyi ve/veya onların dilinden konuşmayı önerir. Dil yumuşatılır, veganlık yerine bitki bazlı beslenme, türcülük yerine hayvan sevgisi, sömürü yerine kötü muamele gibi vegan olmayan çoğunluk tarafından daha kabul edilebilir terimler tercih edilir.
İşte sekterlik suçlaması tam da burada devreye girer: Bu yumuşatılmış dile direnen, etik tutarlılıkta ısrar eden ve “hayır, bu sömürüdür” diyen ikinci taraf, uzlaşmacı eksenin gözünde, o zorlukla kazanılmaya çalışılan geniş kitleleri ürküten ve büyümeyi engelleyen bir bölücü haline gelir.
Uzlaşmacılığın Bedeli: Sekterlik Korkusu ve Politik Kimliğin Aşınma Riski
Önceki bölümde sınırlarını çizmeye çalıştığım gerekçeler, yani fonlar için piyasayla, meşruiyet için otoritelerle ve büyüme için kitlelerle uyumlanma stratejisi, bir kurumsal yönetim perspektifinden bakıldığında kendi içinde son derece mantıklı görünebilir, fakat tam da bu noktada, o beş yıllık içeriden gözlemin getirdiği hayal kırıklığını ve bu yaklaşımın ödediği ağır politik bedeli, belki de romantize etme pahasına ortaya koymak gerekiyor, çünkü bu son derece anlaşılır görünen stratejilerin bedeli, nicel bir kazanç uğruna, mücadelenin niteliksel özünün, yani politik kimliğinin ve radikal duruşunun ta kendisinin feda edilmesi veya daha yumuşatarak söylersek, politik kimliğin çözülmesidir.
Bu bedellerin en büyüğü ve en sinsicesi, girişte bahsettiğim o sekterlik korkusunun, hareket içinde bir otokontrol mekanizmasına, bir disiplin aracına dönüşmesidir. Uzlaşmacı eksen, bu yaftayı o kadar etkili kullanır ki, etik tutarlılıkta ısrar etmek, ilkeli davranmak veya mücadelenin politik dilini yumuşatmayı reddetmek demek, bölücülük, kitleleri kaçırmak, büyümeyi engellemek ve pratik kazanımların önünü tıkamak ile eş anlamlı hale getirilir. Sekterlik damgası yeme korkusu, radikal eleştirinin sesini kısar. “Aman tadımız kaçmasın”, “şimdi sırası değil”, “büyük resmi kaçırıyorsun” veya “fonları/bağışları tehlikeye atıyorsun” gibi iddialar, etik bir sorgulamayı daha başlamadan bastırır. Bu durum, kaçınılmaz olarak politik kimliğin aşınmasına yol açar. Bu aşınmayı, sahada çok net pratiklerle gözlemleriz. Örneğin, sırf geniş kitleleri ürkütmemek ve onlara yakın görünmek adına, bir aktivistin kendi vegan kimliğini gizlemesi, “ben de eskiden çok et yerdim” gibi “sevimli” anekdotlara sığınarak asıl politik talebi (yani sömürünün şu an durması gerektiği) ötelemesi, bu aşınmanın bireysel düzeydeki yansımasıdır.
Kurumsal düzeyde ise bu durum daha da ciddidir. Uzlaşmacı akıl, “türcülük” kelimesini fazla akademik ve ürkütücü bulur, kullanmaktan kaçınır. “Veganizm” kelimesini fazla keskin bulur ve yerine “bitki bazlı beslenme” gibi sağlık ve yaşam tarzı odaklı, politik içeriği tamamen boşaltılmış bir kavramı tercih eder. “Hayvan sömürüsü” demek yerine “hayvanlara kötü muamele” demeyi seçer çünkü “sömürü” bir sistem eleştirisidir ve “sistemi” hedef almak hiç de hoş sonuçlar doğurmayabilir, oysa “kötü muamele” bireysel ve düzeltilebilir bir soruna işaret eder. Bu dilsel yumuşatma, bir strateji değil, politik bir geri çekilmedir. Bu, piyasa ve otorite ile çatışmamak için mücadelenin tam da kalbinde yer alan türcülük eleştirisinden feragat etmektir.
Bu yaklaşımın gözden kaçırdığı -veya romantik bulup küçümsediği- şey şudur: Radikal bir toplumsal mücadelenin motoru, akılcı yönetim veya profesyonel PR değil, -işte tam da burada romantikleşiyorum- radikal öfkedir. Sömürüye, adaletsizliğe ve türcülüğe karşı duyulan o meşru, kurucu unsur öfkedir. Oysaki bu öfke profesyonel bulunmaz, kitleleri kaçıran bir negatiflik olarak görülür ve onu ehlileştirmeye çalışırlar. Oysa bu öfke ehlileştirildiğinde, pozitif mesajlara ve sevimli projelere -yani daha az et ye ve/veya kafessiz tavuklar kampanyalarına- dönüştürüldüğünde, geriye mücadelenin yönetimi kalır. Öfke, yanlış kanalize edilir; enerjisi, sistemi sarsmak yerine, piyasa güdümlü, fon odaklı, ölçülebilir projelere ve iç dayanışma ağlarına harcanır. Mücadele, -atalarımızdan gelen Osmanlıca bir ifadeyle aktarmak gerekirse- mütemelleşir, bir rutine biner, belirsizleşir, kendi iç işleyişine döner. Artık radikal bir dönüştürme iddiası yoktur, onun yerine mevcut gündeme uygun şekilde revize etme çabası vardır. Vegan aktivizmi, bir etik duruş olmaktan çıkıp, proje yazma, bütçe yönetme ve sosyal medya görünürlüğü -kaba tabirle, like sayısı- peşinde koşma pratiğine indirgenme riskiyle karşı karşıya kalır.
Girişte bahsettiğim o kutuplaşma tam da budur: Bir taraf yönetmeye, diğer taraf ise mücadele etmeye çalışır. Sekterlik korkusuyla ödenen bedel, bir çeşit Pirus zaferidir. Belki daha çok fon alınır, belki resmi otoritelerle bir proje imzalanır, belki bitki bazlı ürün satışları artar, fakat mücadelenin ruhu, yani türcülük karşıtı politik duruş ve radikal etik, o anlaşılır stratejiler uğruna masada bırakılır.
Radikal Tutarlılık Aklı: İdealizmin Kimi Tuzakları ve Pratik Açıdan Etkisiz Kalma Riski
Denemenin bu noktasına kadar, uzlaşmacı eksenin akılsılaştırma pratiklerini ve bu son derece anlaşılır stratejilerin -kimlik aşınması, öfkenin ehlileştirilmesi gibi- politik bedellerini tartışmaya açtım. Şimdi, girişte söz verdiğim o tarafsız haritalamanın gereği olarak, madalyonun diğer yüzünü, yani sekter olarak damgalanan mücadeleyi daha tutarlı hale getirmek için tavizsiz hareket eden kesmi aynı eleştirel mercekle incelemeliyiz. Bu eksenin anlaşılır gerekçesi, bir yönetim stratejisinden değil, felsefi ve etik bir zorunluluktan beslenir. Bu taraf için veganlık, bir yaşam tarzı veya proje değil, sistematik bir adaletsizliğe -yani türcülüğe- karşı ahlaki ve politik bir duruştur. Bu perspektiften bakıldığında, pragmatik eksenin strateji dediği her taviz, bu politik duruşun temelini dinamitlemektir. Onlara göre sömürü, azaltılamaz veya iyileştirilemez, o tamamen reddedilmesi gereken ahlaki bir yanlıştır. Bu tavizsiz duruş, onların rasyonalizasyonlarının çekirdeğidir, fakat bu felsefi haklılık ve etik tutarlılık ısrarı, çoğu zaman bu kanadın en büyük zaafına ve pratik başarısızlığına dönüşür. Pragmatik kanadın bedeli politik kimlik aşınması ise diğer kanadın bedeli ise pratik etkisizlik ve gündelik olandan kopuk bir idealizmdir.
Bu kanadın en belirgin sorunu, “mutlakiyetçi” -yani ya hep ya hiç- bir ahlaki pozisyondan hareket ederek, gerçek, somut ve pratik kazanımları göz ardı etmesi, hatta küçümsemesidir. Uzlaşmacı tarafın çabalarıyla bir şirketin hayvan deneylerini durdurması, bir üniversite yemekhanesine vegan menü eklenmesi ve/veya sömürüyü azaltan yasal bir reformun gerçekleşmesi, bu tutarlı kanat tarafından çoğunlukla sistemin kendini yeniden üretmesi, reformist bir oyalama veya türcü kapitalizmin bir başka oyunu olarak damgalanır.
Bu ya hep ya hiç tutumu, felsefi olarak saf, yani en ideali görünse de pratik olarak o an sömürü çarkında olan insan-olmayan hayvanlar için hiçbir gündelik fayda sağlamaz. Bu kanat, nihai hedef (toplu özgürleşme) konusunda o kadar idealist bir pozisyona kilitlenir ki, o hedefe giden yoldaki ara kazanımların hem insan-olmayan hayvanlar hem de hareketin moral motivasyonu için ne kadar hayati olduğunu görmezden gelir. Bu, bilindik klişe bir sözü anımsatıyor: Mükemmel -yani ideal olan-, iyinin -yani pratik olanın- düşmanıdır. Buna bağlı olarak, bu kanadın söylemi, giderek gündelik meselelerden uzaklaşan metafiziksel bir elitizme dönüşür. Türcülük, kapitalizm, ekoloji ve felsefi etik üzerine son derece derinlikli, akademik ve haklı analizler üretebilirler, fakat bu analizler, pratik eksenin sevimli dili kadar, hatta belki ondan daha fazla, kitleleri hareketten uzaklaştıran bir anlaşılmazlık ve elitizm duvarı örebilir. Hayatında ilk kez “veganlık nedir?” diye merak eden bir insana “türcü kapitalizmin söylemsel kökenleri” üzerine bir nutuk çekmek, o kişiyi kazanmanın değil, kaybetmenin bir yolu olabilir. Bu kanat, ailenle nasıl konuşursun, dışarıda ne yersin gibi gündelik sorulara pratik rehberlik sunmak yerine, saf ahlaki tutarlılık talep eder. Bu elitist dil, hareketi, sadece belirli bir entelektüel sermayeye sahip kişilerin anlayabileceği fildişi kule tartışmalarına hapseder. Gündelik hayatın pratiğinden koparlar ve bir ahlak bekçiliğine soyunurlar.
Son olarak, uzlaşmacı kanadı piyasayla uzlaşmakla eleştirirken, bu tutarlı kanat piyasayı bütünüyle okuyamamaktadır. Uzlaşmacı kanat, piyasayı kullanılması gereken bir araç olarak görürken ve bu sırada onunla uzlaşırken, bu kanat, piyasayı en küçük bir temasın bile kirleteceği, mutlak bir kötülük olarak kodlayabilir. Bu, ahlaki bir duruş gibi görünse de aslında stratejik bir körlük yaratma riskini beraberinde getirir. Günümüz dünyasında kültür, fikirler ve politikalar piyasa dinamiklerinden bağımsız değildir. Medya, sosyal medya, yayıncılık, gıda endüstrisi, bunların hepsi birer mücadele alanıdır. “Piyasa kirlidir” diyerek bu alanlardan tamamen çekilmek, o alanların tamamını uzlaşmacı eksenin -veya daha kötüsü, bizzat sömürü endüstrisinin- insafına terk etmek demektir. Felsefi ve etik açıdan tutarlı görünen bu kanat, saf ahlakı korumak adına kültürel mücadeleyi ve piyasa stratejisini bütünüyle kaybedebilir.
Dış Mihraklar: Hayvanseverler ve Entelektüel Oportünistler
Bu deneme boyunca, vegan hareketin içerideki gerilimini, yani uzlaşmacı kazanımlar ile etik tutarlılık arasındaki o ayrışmaya odaklanmaya çalıştım. Uzlaşmacı tarafın stratejilerini ve bunun bedeli olan politik kimlik aşınmasını, diğer tarafın felsefi haklılığını ve bunun bedeli olabilecek pratik etkisizliği ve elitizm tuzağını tartıştım. Bu, ne kadar kutuplaştırıcı ve yıpratıcı olursa olsun, en nihayetinde sömürüyü bitirme ortak paydasında buluştuğuna inananların “nasıl yapmalı?” kavgasıdır. Tüm bu iç çatışmalar, bedelleri ve hayal kırıklıklarına rağmen, kendi içinde meşru bir zemine, paylaşılan bir etik temele -yani veganlığa- sahiptir, fakat bu yazıyı bitirirken, bu iç tartışmanın da ötesinde, bende kişisel olarak çok daha derin bir öfke ve samimiyetsizlik hissi uyandıran bir başka konuya değinmek zorundayım. Bu, hareketin içindeki strateji kavgası değil, hareketin sınırlarında veya tamamen dışında durup, bu mücadelenin söylemsel rantını toplamaya çalışanların yarattığı bir gürültüdür. Yani demem o ki, bu kişiler, türcülük karşıtı bir söylem geliştirip vegan -veya en azından vegan taraftarı[2]– olmayanlardır.
Bu ikiyüzlülüğün ilk ve en yaygın grubu, kendilerini “hayvansever”, “hayvan gönüllüsü” veya “hayvan hakları savunucusu” olarak tanımlayan, genellikle kedi ve köpek gibi “evcil” veya “arkadaş” olarak kodlanmış insan-olmayan hayvanların refahına odaklanan kitledir. Bu kişilerin sokaktaki bir can için gösterdiği çaba, fedakârlık ve merhamet, elbette ki değerlidir, fakat sorun, bu merhametin neredeyse her zaman türcü bir hiyerarşinin sınırları içinde kalmasıyla başlar. Bu seçici merhamet, türcülüğün tam da kendisidir. Kucağındaki kediyi severken, tabağındaki tavuğu yiyebilme hali, sevgi ve merhamet kavramlarının ne kadar sığ ve türcü bir zeminde tanımlandığını gösterir. Bu grubun yarattığı tehlike şudur: Türcülüğün sonuçlarıyla -sokakta aç kalan kedi, barınakta eziyet gören köpek için- mücadele ederken, türcü sistemin bizzat kendisinin en büyük destekçisi ve müşterisi olmaya devam ederler. Onlar için “kötü muamele” bireysel bir ahlaksızlıktır -örneğin, köpeğe tekme atan kişidir-, ancak buradaki sömürü endüstriyel bir normdur -yani mezbahada kesilen inektir- ve bu ikisi arasındaki etik bağı kurmayı reddederler. Açık söylemek gerekirse, bu konforlu bir vicdan rahatlatma pratiğidir, çünkü bir köpeğe yardım etmek, kişinin kendi tüketim alışkanlıklarıyla, yani kendi konfor alanıyla yüzleşmesini gerektirmez. Oysa vegan olmak, tam da bu yüzleşmeyi gerektirir. Bu gönüllülerin önemli bir kısmı, vegan aktivistlerin “neden sadece kedi-köpek?” sorusuyla karşılaştığında, bizi bölücülükle, duyarsızlıkla ve hatta o meşhur “sekterlikle” suçlar. Onlara göre “hayvan sevgisi” ortak bir paydadır ve bu paydayı veganlık gibi radikal bir taleple daraltmak yanlıştır. Oysa göremedikleri şey, türcü bir zeminde duran bir hayvan sevgisinin, sömürü endüstrisinin en büyük meşrulaştırıcılarından biri olduğudur.
Tüm bunlara rağmen yine de benim öfkemi asıl bileyen ve bu yazının ana eleştirisine bağlanan ikinci grup ise çok daha sinsi ve kanımca çok daha tehlikelidir. Bu kişiler, akademik ve entelektüel camia içinde türcülük konusu üzerine çalışan, hayvan çalışmaları -Animal Studies- alanında kalem oynatan, fakat vegan olmayan figürlerdir. Posthümanizm/İnsansonrası tartışmaları/Eleştirel hayvan çalışmaları, son yirmi yılda akademide en parlak ve popüler çalışma alanlarından biri haline geldi. Eleştirel teorinin yeni sınırlarından biri olarak görülen bu alan, Derrida’dan Haraway’e, Agamben’den Butler’a kadar birçok düşünürün metinleri üzerinden yeni bir “aydınlanma” rüzgârı estirdi. İşte benim “entelektüel oportünizm” olarak adlandırdığım şey tam da burada başlıyor. Özellikle kimi akademisyenlerin, sırf entelektüel dünyada böyle yeni ve verimli bir eleştirel alan açıldığı için, bu rüzgâra kapılmak, bu alandan akademik yayın, proje ve unvan devşirmek için türcülük karşıtı pozisyonlar aldığını düşünüyorum. Bu, etik bir zorunluluktan veya sömürüye karşı duyulan bir öfkeden değil, tamamen kariyerist bir refleksten beslenen bir pozisyondur. Bu samimiyetsizlik, onların kullandığı dilden ve tavırlarından apaçık belli olur, çünkü onlar için türcülük kavramı, mezbahada her saniye yaşanan bir katliamın, bir şiddet sisteminin somut gerçekliği değil, üzerine felsefi spekülasyonlar yapılacak steril bir kavramdır. Türcülüğü, “söylemsel kökenleri”, “temsil krizleri” veya “ontolojik statüsü” üzerinden tartışırlar. Hayvan bedeni, onlar için kanlı canlı bir “kurban” değil, dekonstrüksiyona uğratılacak bir metindir. Dilleri teknik, mesafeli ve duygusuzdur. Bu steril dil, onları sahadaki kirli mücadeleden, yani veganizmin bizzat kendisinden koruyan bir zırh işlevi görür. En bariz çelişki ise şudur: Bir akademisyen, sabah “türcü kapitalizmin biyopolitikaları” üzerine son derece derinlikli(!) bir makale yazıp, öğle yemeğinde türcü kapitalizmin en somut ürünü olan peynirli bir sandviçi nasıl yiyebilir? Bu, akıl alır gibi değildir. Bu, türcülüğü bir ahlaki aciliyet ve politik bir duruş olarak değil, üzerine konuşulacak entelektüel bir nesne olarak görmenin bariz bir sonucudur.
Bu entelektüel oportünizm, mücadelenin kendisine birkaç koldan zarar verir. En büyük zararı, türcülük karşıtlığı ile veganizm arasındaki zorunlu bağı kopararak verir, yani “vegan olmayan türcülük karşıtı” gibi oksimoronik bir pozisyonu meşrulaştırırlar. Bu, sömürü karşıtı olduğunu söyleyip köle sahibi olmaktan farksız bir ikiyüzlülüktür ve hareketin politik taleplerinin altını oyar. Buna ek olarak, bu figürler, akademik ve kültürel alandaki görünürlükleri sayesinde, hareketin sözcülüğünü çalarlar. Konferanslara onlar davet edilir, onların kitapları basılır, medyada onlar konuşurlar. Sömürüye bizzat ortak olan bu insanlar, sömürü karşıtı mücadelenin entelektüel rantını yerlerken, hayatını bu mücadeleye adamış vegan aktivistlerin sesi gittikçe daha duyulmaz hale gelir. Belki de en önemlisi, bu durum, vegan olmayan çoğunluğa mükemmel bir kaçış alanı sunar: “Bakın, falanca ünlü profesör/doçent/… da türcülük çalışıyor ama vegan değil. Demek ki bu veganların iddia ettiği gibi mutlak bir etik zorunluk yok.” Bu sahte aydınlar, statükonun ikiyüzlülüğünü akademik bir dille yeniden üreterek onu meşrulaştırır.
Hareketin içindeki uzlaşmacı kanat, en azından pratik kazanımlar adına politik kimliğinden taviz verirken bir bedel ödüyordu. Diğer taraf da -etik ilkeleri gözeterek “ya hep ya hiç” diyerek- etik duruşu uğruna pratik etkisizliğin bedelini ödüyordu. Yani içerideki her iki taraf da inandığı mücadele etme yolu uğruna bir risk alıyor ve bir bedel ödüyor. Oysa bu dışarıdaki konforlu eleştiri, hiçbir bedel ödemez. Sömürünün hem -tüketici olarak- faili hem de -akademisyen olarak- eleştirmeni olmanın akıl almaz konforunu yaşar. Bu nedenle, vegan hareketin içindeki sekterlik tartışmalarından ve stratejik ayrılıklardan önce, belki de bu bariz samimiyetsizlikle, bu entelektüel sahtekârlıkla nasıl başa çıkacağımızı konuşmamız gerekiyor, çünkü -biraz abartma pahasına şunu söyleyebilirim ki- bir mücadeleyi içerideki “nasıl yapmalı?” kavgalarından çok, dışarıdan gelip onun en temel etik zeminini çürüten ve söylemsel rantını toplayan bu oportünistler bitirir.
[1] Bu denememin ilham kaynağı, sevgili arkadaşım aktivist Merve Tufan ile yakın zamanda yaptığım bir sohbettir. Sohbetin konusu, vefatının ardından Jane Goodall için düzenlenen bir anma etkinliğiydi. Etkinliği düzenleyen Roots & Shoots organizasyonunun kurucusu Aslıhan Niksarlı’nın -ve Jane Goodall’ın- vegan kimliği ve “Zeytin goril kampanyası”ndaki destekleyici tutumları bilinmesine rağmen bu etkinlikte vegan helva yerine vegan olmayan helvaların dağıtıldığı ortaya çıktı. Vegan oluşumlardan gelen eleştirilere yanıt olarak “Jane (Goodall) hiçbir etkinliğe giderken vegan yiyecek talep etmedi” şeklinde bir savunmanın sunulması, bu denemede tartışmaya çalıştığım pragmatizm, etik tutarlılık ve sekterlik yaftalaması arasındaki gerilimlerin somut bir örneğini teşkil ettiğini düşünüyorum. Anlayacağınız, bu deneme, söz konusu olayın yarattığı hayal kırıklığı ve metnin girişinde bahsedilen o akademik merak üzerine inşa edilmiştir.
[2] Bu opsiyonu açma nedenim, geçmişte vegan olup, halen de çoğu vegan tüketimi benimseyen fakat özel kimi nedenlerinden dolayı navegan tüketim içerisinde kalan kişileri gözetmektir. Maalesef ki özellikle tıbbın bu konudaki yetersizliği nedeniyle bir kesim kişi küçük de olsa bazı tüketim pratiğinde navegan ürünler tüketmek zorunda kalmaktadır. Bu kişiler genelde veganlığı savunurlar ve söylemlerinde de bunun kaçınılmaz bir varılacak nokta olduğunu vurgularlar.




