Skip to main contentSkip to footer
Siyaset BilimiSosyoloji

Beğeni, Tüketim, Sınıf: Bourdieu’nün Sınıf Teorisine Dair Bir İnceleme | Emek Ilgaz

Giriş

Bourdieu’nün sosyolojisinde sınıflar, faillerin toplumsal uzamdaki farklı alanlarda işgal ettiği konumlarla ilgili bir kategorilendirmedir. Farklı toplumsal alanlarda farklı konumlarda bulunan insanların toplumsal yaşam pratiklerindeki belli ayrımlar sınıflara-arası farkı ve aynı zamanda bir sınıfı sınıf yapan ortaklıkları açığa çıkarır. Alanın içindeki bir konumlanmadan dünyaya gelen insan, bu konumlanmanın yaşam pratiklerinde geliştirdiği stratejilerle ilksel öğrenimlerini oluşturur ve bu öğrenimler bedene karışarak bedensel hexis haline gelir. Sınıfların pratiğe ve yönelimlere dayalı ortaklıkların olabilmesini sağlayan da bu bedende tortulaşmış ortak yatkınlıkların sistemleşerek pratikleri şekillendirmesidir. Ne var ki, Bourdieu’nün sosyolojisinde toplumsal uzamın içinde sınıf konumlanmaları kendiliğinden oluşmaz. Alanların biriktirdiği sermaye türlerinden aldığı payla sınıflar, alanlarda konumlanma ilişkisinde meydana gelirler. Toplumsal uzamın farklı alanları olduğundan dolayı, sınıflar da kendi içerisinde çeşitlenerek sınıf fraksiyonlarını oluşturacaktır. Dolayısıyla, tekil burjuvaziden ya da tekil ve yekpare duran proletarya sınıfından bahsedilemez. Alanlarda farklı sermaye hacimleri oluşturan sınıflar kendi içerisinde de farklı demetler oluştururlar.

Bourdieu’nün toplumsal olana dair teorisinde, sınıf yalnızca bir “toplumsal inşa” meselesi değildir elbette. Toplumsal gerçekliğin içinde toplumsal faillerin nesnel durumlarında dair bir yadsımaya gitmez Bourdieu sosyolojisi. Ancak, sınıf tarihsellik ve bu tarihsellikteki pratikler içinde; farklı yatırımlara emek harcayarak farklı sermaye türlerinin oluşumunu sağlayarak oluşur. Sınıfın Bourdieu sosyolojisinde bir “fraksiyon” haline gelmesinin nedeni de sermayenin türlere ayrılarak “çoğullaştırılmasıdır”. Sınıfın toplumsal gerçekliğe dair nesnel durumunun kanıtı, bedensel hexisin yapılanmasını oluşturan habituslardır. Habituslar arasındaki ayrım ve habitustan kaynaklı, failler arasındaki pratik, yaşam tarzı ve yönelimlere dayalı ortaklıklar, failler bu ayrım ve ortaklıkları direkt fark etmese de ya da doğrudan deneyimlemese de varlığını gerçeklik içinde sürdürür. Bu ayrım ve ortaklık kümelenmeleri de toplumsal alanlarda işgal edilen konumlarda oluş göstermektedir. Ancak Bourdieu, sosyolojinin ortaya attığı kavramların, bir kavram olarak toplumsal gerçeklikte olmayan fenomenlere tekabül ettiğini savunmaktadır. Sınıf, sosyolojik bir kavram olarak toplumsal gerçekliğin içinde yoktur. Toplumsal olanın gerçekliği pratiklerdir. Sosyolog, bu pratikleri analiz etmeye yöneldiğinde pratikler içinde ortaklık ve ayrımları tahlil eder ve bu tahlilden hareketle kategorilendirmeler yapar. İşte, kavram olarak sınıf bundan dolayı sosyoloji uğraşısının bir analiz “inşası”dır.

Toplumsal alanlar içinde konumlar işgal eden toplumsal faillerin sınıf fraksiyonları, alanları içerisinde geliştirdikleri stratejilerle belirli pratik, beğeni ve tüketim ortaklıkları oluştururlar. Bourdieu (2015: 385), “mütekabiliyet analizi” kullandığımızda ayırt edici habitusların içindeki ilkeyi bulan, farklı tutarlı tercih kümelerini açığa çıkaran bir analiz olduğunu söylemektedir. Yani, insanların pratik yaşantılarındaki üretim ve tüketim tercihlerine odaklandığımızda tercihlerin birbirleriyle kurduğu örüntünün analizi, konumlanmalarda sistemleşen yatkınlıkları da açığa çıkaracak ve buradan hareketle sınıflanmanın pratiklerine dair doneler açığa çıkmış olacaktır. Gündelik yaşamın gündelik deneyimi, bu tercih örüntülerini bilinçli bir şekilde, bir hesapçılık ile yapmaz. Pratikler, esasında kendi tikelliklerinde, kısmen de parçalı bir biçimde deneyimlenmektedir. Dahası, aynı ya da benzer habitus(lar)da olan aynı/benzer sınıflardaki insanlar sınıf deneyimini kendi yaşamının özelinde deneyimlerken, sınıf ortaklıklarına dair bilinç geliştirerek pratik ortaklığını (ya da ayrımlarını) oluşturmazlar. Stratejilerin oluşturduğu yarı bilinçli ya da bilinçdışı hexisler aracılığıyla oluşan pratikler vardır. Sınıf fraksiyonlarındaki ortaklık, edinilen bu aynı ya da benzer hexislerin temelinde aynı ya da benzer konumlanmaların olmasıdır. Dolayısıyla, pratikler arası örüntülerin analizi ancak sınıfları pratikleri içerisinde değerlendirebilmemize olanak sağlar.

Sınıfın İçindeki “Çoğulluklar”

Toplumsal faillerin yaşam tarzı ortaklıklarına odaklanarak sınıf fraksiyonları arasındaki ayrımlardan bahseden Bourdieu (2015: 386), kültürel sermaye hacmi yüksek olan akademisyen ve sanat üreticileri ile ticaret patronları arasında en keskin karşıtlıkların barındığını iddia eder. Bourdieu’nün bu karşılaştırması, sermaye sahibi sınıfların Marksist teorinin ortaya koyduğunun aksine, tekil bir sermaye türünden ilerleyerek sınıf teorisi ortaya koymadığına dair de iyi bir örnek oluşturur. Onun teorisinde, akademisyen ve sanat üreticileri de alan konumlanmalarında egemen bir sınıfı temsil ederler çünkü bu meslek gruplarının kültürel sermaye hacmi yüksektir ve bazı toplumsal alanlarda “egemen olma” (yaşam stilinde “yüksek kültür”ün belirlenimi) ekonomik sermayeye değil, kültürel sermayeye göre şekillenmektedir. Dahası, ekonomik sermaye hacmi yüksek olan ticaret patronları da üst sınıfı oluşturmasına rağmen, kültürel sermayesi yüksek olan bu sınıfla yaşam tarzları oldukça keskin ayrımlarla ayırt edilmektedir. Ticaret patronları, kültürel sermayesi yüksek akademisyen ve sanat üreticilerinin aksine, ortalama kültüre yakındırlar ve bu durum sanayi burjuvazisinin beğenisiyle ters düşmeye de yol açar (Bourdieu 2015: 387). Pratikler üzerinden oluşan bu ayırt edicilik öylesine fazla boyutludur ki ekonomik sermaye hacmi yüksek olanlar arasında dahi ayrımları ortaya çıkarır. Sınıf fraksiyonlarının oluşumu sermaye türlerinin her birine yapılan yatırımlar ve sahip olunan hacimler sonucu oluşan beğeni, tüketim ve pratiklerde kendisini gösterir.

Marksist teoriyle arasındaki farklılıklara rağmen aynı sınıfa mensup insanların gerek ekonomide gerekse siyasi stratejilerinde oluşan farklılıklar üzerinden Marx da esasında bu ayrımlara değinmiştir. Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i (2016) kitabında Marx, burjuvazinin içerisinde ekonomik sermayeye dayalı olan ayrımların (sanayi burjuvazisi, toprak burjuvazisi, ticaret burjuvazisi vb.) siyasi tercih ve stratejilerde de ayrım ya da ittifak yarattıklarını ortaya koyar. Keza, (Bourdieu’nün kavramsallaştırmasıyla) toplumsal konumlanmalarda alt-sınıflarda olan köylü ile proletaryanın siyasi tercihlerinde ortaklık değil, zıtlık ve mücadele vardır. Marx’a (2016: 21) 1848 devriminin ardından Mayıs 1848-1849 arasındaki ikinci dönemde (anayasa hazırlığı dönemi) cumhuriyetçiler hanedan taraftarlarını, sosyalistler cumhuriyetçileri ve hatta tüm Paris, Fransa’yı “baskına uğratmıştır”. “Baskına uğratma” ifadesinin anlamı, Paris’te yaşayan proleterler, küçük burjuva unsurları ve cumhuriyetçi burjuvalar, Fransa’nın geri kalan iradesine dair siyasal bir örgütlenmeye gidememesi ve böylelikle burjuva monarşisinin yolunu açmış olmalarıdır. Marx’ın 1848 devriminden Napolyon Bonaparte’ın darbesine kadar olan süreçte ortaya koyduğu siyasal alandaki sınıf savaşımları hiç de benzer ya da aynı sınıfların aynı yerde saf alması argümanını sunmaz. Tersine, politik olanın ekonomik olana karşı göreli özerkliği, siyasette farklı sınıf ittifakları yaratabilir ve hatta bu ittifakların bozulması siyasal yenilgiye sebep olabilir ya da benzer sınıf fraksiyonlarını karşı karşıya getirip birbirlerini siyasal alanda tasfiye etme pratiklerine götürebilir. Bourdieu ise bu ayrımı beğeni ve tüketimdeki ayırt edicilikler üzerinden analiz etmeye çalışmıştır. Ancak, Marx’ın Bourdieu’dan ayrıldığı nokta, son kertede politik olanın, ekonomik sermayede üst sınıfları her daim koruyarak temel politikalarını bu eksende şekillendirmesinde ortaya çıkar. Çünkü Marksist teori, ekonomik sermayeye temel ve kurucu bir önem atfedecek ve kültür, sosyal ağlar, sembolik değerler gibi fenomenleri ancak bu maddi bölünmenin ardından şekillenen ve tekrardan bu maddilikte temellenen fenomenler olarak değerlendirecektir.

Ürün: “Sahip Olma”, “Olma” ve Tüketim

Tüketim pratikleri ile sınıf fraksiyonlarının analizi, sınıf fraksiyonlarındaki faillerin (piyasada toplumsallaşmış ve sınıflarla ilişkiler kurmuş) nesnelerle ilişkisini de ele almayı içerir. Eğer, toplumsal konumlanmalarda sınıflar farklı sermaye türlerinin hacimleri üzerinden birbirlerinden ayırt ediliyorlarsa, yöneldikleri nesnelerle olan ilişkileri de yalnızca kullanım değerleri üzerinden değil, sembolik değerleri üzerinden de analiz edilmelidir. “Maddi temellük ile sembolik temellükün birleşmesi lüks mallara sahip olmaya ikincil bir nadirlik, aynı zamanda da onları mükemmelliğin bizatihi sembolü haline getiren bir meşruiyet atfeder.” (Bourdieu 2015: 409). Dolayısıyla, lüks mallara sahip olmak, yalnızca o malın fiiliyatta sahibi olmak ya da olabilecek ekonomik gücün olmasıyla değil aynı zamanda ona atfedilen değeri anlayabilmek ve bu değeri değerlendirebilmekle de meşruiyetini kazanır. Bundan dolayı, lüks bir malın ya da statü kazandıracak bir diplomanın sahipliği, onun toplumsal değerini anlayabilme ve beğenisini, tercihini oluşturabilme becerisiyle de onları “nadir” hale getirir çünkü ekonomik açıdan bunlara sahip olma karşılansa dahi bunları beğenide ve tüketimde anlamına uygun biçimde kullanmak için de kültürel sermaye hacmi olması gerekecektir. Ekonomik sermaye hacmi yüksek üst-sınıflar, aynı zamanda, kültürel sermayeden de büyük paylar almak için uğraşarak bu “nadir mallara” sahipliklerini arttırmaya çalışırlar. Bourdieu, piyasada manası da şekillenen malların bu mana şekillenmelerinde kültürel sermaye hacmine kurucu bir pay vermesiyle bana kalırsa meta fetişizmi kavramını da “çoğullaştırmıştır”. Çünkü bu açıdan bakılırsa, bir ürünün “metalaşması”, yalnızca ekonomik sömürüyle elde edilen artık değerin piyasada tüketim malına dönüşmesinden ibaret kalmaz, aynı zamanda kültürel sermaye hacmi yüksek sınıf fraksiyonlarının bu ürünlere kültürel değer ve anlam sistemi atfetmesiyle de ekonomi-dışı şekilde sınıf fraksiyonlarında özelleştirilir (ya da onlardan dışlanır). Öyleyse, bir metanın fetişleşmesi de yalnızca işçi sınıfının ürettiği ürünü elde edebilmek için onu üretmek zorunda kalmasıyla değil, malzemesini üretmesinin ardından bu malzemeye (ya da malzemenin kullanımlarına) kültürel değer ve beğeni atfederek onun nadirleştirilmesi ve değerli kılınarak işçi sınıfın kültürel sermayesinin karşılayamayacağı bir konuma yerleştirilmesiyle de alakalıdır. Bir tiyatro sahnesinde o tiyatro sahnesinin tüm teknik kısımlarıyla uğraşan teknikerler bunun en göz önünde olan örneği olabilir. Ancak, bunun yanı sıra, iyi bir kolejde çalışan bir öğretmenin kendi çocuğunu o okulda hiçbir zaman okutamama durumu da ürettiği çıktının kültürel sermayeyle ondan çıkması ve fetişleşmesine bir başka örnek oluşturabilir.

Mallar ve kültürel sermaye birikimi ile çoğalan servetin bir sınıfı “egemen” hale getirmesi, bu birikimden doğan üstünlüğün, toplumsal yaşamda doğal bir üstünlük gibi gösterilerek servetin “sembolleşmesidir”, ki bu durumda servet aynı zamanda sembolik sermaye hacmini de oluşturur. “Sanat yapıtını satın alma olgusu”na değinen Bourdieu (2015: 413), sembolik sermayeyi oluşturmayı amaçlayan “tahvil teknikleri” içinde en taklit edilemez biçimi olarak tanımlayarak bu satın alma olgusu ile iktidar sembollerinin doğal ayrışma, otorite ve kültürel sermayenin bedene işlendiğinden bahseder. Öyleyse, (özellikle kültürel sermayenin nesneleşmiş halini) “satın alma” ile bir mal birikimi yaratmanın yanı sıra, taklit edilemezliğiyle ayırt ediciliğini oluşturan bu ürün, sembolik bir sermayeye de dönüştürülür. Dolayısıyla, satın alma aynı zamanda bir tahvil tekniğidir, sahip olunan sermayeyi başka sermayelere dönüştürme teknikleridir. Meta fetişizmini bu saptama üzerinden daha da “genişletirsek”, fetişizm, satın alınan bir ürünün sembolik bir sermayeye dönüştürülerek sınıf fraksiyonlarının iktidar göstergesi haline gelmesiyle de oluşmaktadır. Çünkü satın alma üzerinden yaşanan “ayrım”, sahip olan konumdaki sınıfın iktidar sembolünü oluşturarak habitusunun göstergesini de oluşturacaktır. Argümanla Lacan’ın cinsiyet ayrımı yaparken bunu “fallusa sahip olmak” (to have) ve “fallus olmak” (to be) ayrımıyla yapmasıyla metaforik bir bağlantı noktası da kurulabilir. “Satın alma”, “sahip olma” göstereni ve aynı zamanda konumlanması olarak, “fallusa”/iktidara sahiplik konumunu ima eder. Bu konumlanmadaki sınıflar, egemenlik kuracağı sınıflara her daim bir “sahiplik” konumuyla yaklaşarak onlarda sahipliğe karşı bir “hasetlik” oluşturur. Oysa ki, sahip olunan sembolik ve kültürel manalanmaların dışından bakıldığında belki de kullanım değeri dahi içermeyen bir üründür, yani ortada esasında bir “sahiplik” yoktur. Lacancı teorinin de ortaya koyduğu gibi “fallus” yoktur, “fallus”a sahip olduğunu ima eden gösterenler ve konumlar vardır. Sahiplik konumundakiler bu ima ile egemenlik ilişkisi kuracağı diğer sınıf fraksiyonlarına yaklaştıklarında ise “sahip olma” konumuyla karşılaşan sınıflar, toplumsal yaşamda ürünün sembolleşmesi ile birlikte, o ürün üzerinden “eksik” oldukları yönü kurarlar ve bu eksikliğin bulunmadığı sınıf fraksiyonunun tahakkümüne girmeye dair yatırım yapmaya başlarlar çünkü ancak “sahip olanın”, sahipliği içerisine girdiklerinde bir “değer” içinde olacaklarını düşünürler. Dolayısıyla, hiçbir zaman sahip olamadıkları nesneleri tüketenlerin tüketimine kendi emeklerini, bedenlerini sunarak “eksik” olanı kapatmaya çalışırlar. Fetişizm, “sahip olan” sınıflarda, sahip oldukları ürünleri sembolik sermayeye çevirip kendilerini toplumsal yaşamda “eksiksiz” göstermeleri (ve bu yansımaya düşmeleriyle) oluşurken, “olma” konumunda olan sınıflar içinse asla erişemeyecekleri sembolik sermaye ürünlerine kendiliklerini dönüşerek “eksiksiz” olma çabasına girmelerinde biçimlenecektir.

Sınıf, Egemenlik ve Sembolik Sermaye Mücadelesi

Üst-sınıflar kültürel ve ekonomik sermaye birikimlerini sembolik sermayeye dönüştürürken aralarında oluşturdukları ayrımlarla sembolik değerleri de mücadele alanına taşıyarak fraksiyonlara ayrılacaktır. Ancak, Bourdieu sınıf fraksiyonlarını ele alırken sınıf fraksiyonlarının deneyimlerinin de kendi içinde farklılıklar üzerinden çeşitlendiğini savunur. Örneğin, kadınlık deneyimi sınıf içinde erkek deneyiminden ayrılır hem de farklı sınıf fraksiyonlarındaki deneyimlerde birbirinden ayrılır. Dolayısıyla, Bourdieu’nün argümanı bir sınıf fraksiyonunun dahi kendi içerisinde farklılıklarla çeşitlendiği iddiasındadır. Buradan hareketle, Bourdieu’ya (2015: 431) göre, bir sınıf içindeki “eskiler” ile yeni kuşaklar arasında da ayrımlar mevcuttur. “Kuşaklar arası farklar (ve kuşak çatışmalarının potansiyelliği), mevkilerin ve onlara erişme usullerinin tanımında, yani bu mevkileri işgal etmekle yükümlü kılınmış bireyler kuşağının üretim biçiminde ortaya çıkan değişimler ne kadar önemliyse, o kadar büyüktür.” (Bourdieu 2015: 431). Kuşaklar arası farklar, burjuvazinin tarihselliğinde gün yüzüne çıkan bir mefhumdur. Birinci kuşak (ekonomik) sermaye sahipleri kurduğu işin üretici olma bilgisine sahipken, bu iş büyüyüp diğer kuşaklara aktarıldıkça sermayedar, piyasaya sürdüğü ürünün üretim bilgisine sahip olmamaya ve buna ihtiyaç da duymamaya başlar. Yani, işçisiyle ortak bilgiye dayanan bu üretim bilgisinin sembolik sermayede değeri yitirilmiş olur. İşçi de öyleyse bu zamansallıkta sembolik sermayeden dışarı atılmış bir becerinin sahibi olur artık (tabii mücadele alanında işçilerin alacağı bir grev kararı üretim bilgisinin “değersizliği”ne bir darbe de vurabilir ama sermayedarlar bu anlarda dahi bu bilginin sembolik sermaye değerini üretmeden bu krizi çözmeye çalışacaktır).

Kuşaklar arası fark/ayırt edicilik, sınıfın içinde kuşaklar-arası çatışma ve mücadele de yaratır. Yani, yeni kuşağın yeni pratikleri, eski kuşağın doğrudan kabulüyle karşılaşmaz. Bu durumda, eski kuşak “eski kafalılık”, “sekterlik” gibi ithamlarla karşılaşırken yeni kuşaksa “iş bilmemezlik” ya da “yozlaşmışlık” gibi ithamlarla karşılaşabilir. Hatta bu ithamlarla karşılaşılan hexise dayalı (farklı) pratikler bütünü birbirini sembolik sermaye hacminden “tasviye” etmeye uğraşır. Dahası, bu tasviye çabalarının bir disiplin mekanizması oluşturduğu dahi düşünülebilir. Disiplinin ancak bir çokluk içerisinde ortaya çıktığını savunan Foucault (2013: 12-13), disiplinin çoklukları sabitleyerek hiyerarşileri oluşturduğunu iddia etmiştir. Bu durumda, bir kuşak diğer kuşağın pratiklerini “tasfiye” ettiğinde aynı zamanda egemenliğini oluşturan piyasanın pratiklerini de disipline ederek sembolik sermayeye katar ve pratikleri “sabitler”. Bu durumda, Foucault’nun argümanını genişletirsek, disiplin yalnızca mekan istemez, mekanlar üzerinden tezahür etmez, aynı zamanda piyasanın rekabeti üzerinden de biçimlerini oluşturur. Ancak bana kalırsa, bu rekabet ve mücadele son kertede kapitalist tarihinin “maddesinin”, “ruhuna” yansımalarıdır. Yani, Marksist bir yaklaşıma yakın bir pozisyondan, bu ayrışmalardan oluşan “tasfiye” mücadelelerinin temelinde bir kapitalist örgütlenme içinde gerçekleştiği için kapitalizmin ekonomik rekabete dayalı piyasa mantığının işleticiliğini oluşturduğunu düşünüyorum.

Beğeni ve Kültür

Bourdieu (2015: 450), beğeninin de egemen sınıf fraksiyonlarını karşı karşıya getirdiğini ve sembolik mücadelelerin temelinde yer aldığını savunmuştur. Yalnızca, sınıf fraksiyonları arasında değil, bir sınıfın içindeki kuşak, cinsiyet, etnisite ayrımlarında da beğeni ve beğeninin deneyimlenme farkları sembolik mücadelelerin temelini oluşturabilir. Öyleyse, sembolik sermaye üzerinden temellenen ve meşruiyet kazanan sınıf fraksiyonlarının egemenliği, sınıfın kendi içine döndüğünde de bu egemenliğin, üstünlüğün kimlerin tekelinde oluşacağına dair mücadeleler yaratacaktır. Sınıfın içindeki ayrımlar, aynı zamanda birbirlerinin tüketim ve beğenilerini sembolik sermaye alanından tasviye ederek iktidarı ellerinde bulunduran toplumsal cinsiyet, etnisite, kuşakları oluşturacaktır. Bundan dolayı, egemen sınıfın içindeki kadın+’lar, ulus-dışı kalan etnisiteler ya da bazı kuşaklar da egemenliği farklı biçimlerde deneyimleyeceklerdir. Bunların “sahip olma” konumları, sahip olma iddiasındaki sınıf içinde bu kesimleri tasviye eden ve disipline edenlerin karşısında yalnızca “olma” (to be) konumuna da dönüşebilir. Çünkü sınıfın içine dönüldüğünde tahakküm altında kalanlar bu sefer egemenliğin deneyimi içinde olabilmeyi kendiliğinin sahip olarak “eksiksiz” olmayla özdeşleştiremez. Ancak, tahakkümcü unsurun “sahipliği içine” kendiliğini (bir özelliğini, bir becerisini vs.) dahil ederek (to be olarak) egemen olma deneyimini yaşayabilir.

Egemen sınıf fraksiyonlarının üst/egemen kültürlerinin toplumsal yaşamda meşru hale gelmesiyle birlikte kültürün kabul edilme ile kültürü bilme arasında da bir ayrım oluşur. “Farklı toplumsal sınıfların mensupları kültürü kabul etme derecelerinden ziyade, kültürü bilme dereceleri ile birbirlerinden farklılaşırlar: Kayıtsız kalma ve hatta düşmanca reddedişler istisnaidir.” (Bourdieu: 461). Bu argüman göstermektedir ki, kültürel pratikler üzerinden oluşan ayrımlar, bir sınıfın toplumsal yaşamda sembolik bir değer oluşturduğu kültürü radikal biçimde sahiplenip bu kültüre ulaşamayan sınıfların ise radikal bir reddetme tavrı ortaya koyması üzerinden ayrımlar oluşmaz. Önemli olan, sınıfların üst kültüre dair bilgileridir. Ancak, bu bilgi bilinç ve ilksel öğrenmelerden sonra edinilen öğrenimlere dair bir bilgi değildir. Bu bilgi, bedene katılmış hexistir. Üst kültürün bilgisinin bedensel hexis haline gelen geldiği habituslar, egemen sınıf konumlanmasının deneyimlerini yaşarken, diğer sınıfların bedensel hexislerinde bu bilgi yoktur. Yalnızca, bu üst kültürün “değeri” kabul edilir ki sembolik sermayeye dönüşüm de bu kabul etme (ya da ettirme) sürecine bağlıdır. Orta sınıfa geniş bir yer ayıran Bourdieu (2015), onların burjuvazinin “değer” haline getirdiklerini kabul ederek ona ulaşmaya çalışarak kendilerini üst sınıf konumuna yamamaya çalışmasını çeşitli şekillerde örnekler. Küçük burjuvanın (sembolik değeri olan) kültüre karşı gösterdiği saygısının peşi sıra “layık olamama” duygusu eşlik eder ve bu duygu kültürel itaatkarlığı oluşturur (Bourdieu 2015: 464). “Küçük burjuva, kültür önünde saygıyla eğilir: …” (Bourdieu 2015: 464). Burjuvazinin kültürüne olan bu hayranlık ve itaatkarlık küçük burjuvanın seçimlerinde dalgalanmalar ve istikrarsızlıklar yaratacak ve bu seçimleri toplumsal yaşamda sembolik değere dönüştürme olanağını da elinden alacaktır. Yatkınlıklarından gelen beğenileri ile iradelerinin göstergelerini oluşturan beğenileri arasındaki oluşan bölünme onları tutarsız seçimlere mahkum eder (Bourdieu 2015: 473). Kültürü “bilen” değil de “kabul eden” bir sınıf olarak küçük burjuvazi, yalnızca eğitim hayatı ve müfredatına bağlı olarak bir “ilerleme” sağlayabilir (Bourdieu 2015: 475). Üst kültüre dair bilginin bedensel hexisine katılmamış olan küçük burjuvazinin, yine de bu kültüre dair sonradan, eğitimlerle öğrenebilmesini Bourdieu (2015), “otodidakt” tipolojisi ile açıklar. Otodidakt figürünün kültürünün eksiklikleri ya da sınırlılıkları dahi okul kültürüne göre var olacaktır (Bourdieu 2015: 476). Dolayısıyla, Bourdieu’ya göre, bir öğrenim sürecinde edinilen bilgide “eksik kalanlar” dahi, okul kültürü (yani, onu oluşturan ve meşrulaştıran egemen sınıfın kültürü) tarafından belirlenir. “Olma” konumunun, “sahip olma” konumunun tahakkümü ve sömürüsü altında “eksik” olması ve bu eksik içinde, eksiği giderebilmek için kendisini “sahip olan”ın sahiplik alanına sunmasını da burada tekrardan değerlendirmek gerekir. Bourdieu’nün bu saptamasıyla “eksik” olmayı birleştirirsek, eksiğin varlığı dahi egemen olan sınıfın oluşturduğu kurumların kültüründe belirlenir ve bu belirleme ile birlikte egemen olmayan sınıflar “olma”da (to be) konumlanmak zorunda kalırlar.

Sonuç

Sonuç olarak, Bourdieu’nün sınıf teorisi sınıfı fraksiyonlara bölerek çoğullaştırarak tahlil eden ve sınıf içinde de ayrımlara dikkat çeken bir teoridir. Bir sınıfı, sınıf ortaklığı haline getiren pratiklerin ayrım ve ortaklıklarıdır. Habitusun belirleniminde geliştirilen stratejiler bedensel hexise katıldıklarında benzer konumları işgal eden toplumsal failler benzer pratikler, tüketimler ve beğeni yargıları oluşturur. Aynı zamanda, kendi konumlarına dair sembolik sermaye oluşturabilmek için emek ortaya koyabilmeleri için farklı sınıf fraksiyonlarıyla “ayrım” noktaları da olmalıdır. Ayrımlar, ortaklıkları belirler ve bu ortaklıklar kendilerini toplumsal dünyada meşrulaştırma mücadeleleri ekseninde sembolik sermayeye emek koyarak birikimi oluşturur. Bundan dolayı, Bourdieu, sınıf analizinde tüketim ve beğenilerin ortaklıkları ve ayrımlarına odaklanmış ve bu ayrım-ortaklık ilişkisinde sınıf analizi geliştirmiştir.

Not: Bu yazı, Bourdieu’nün sınıf üzerine argümanlarına katıldığım bir motivasyonla yazılmadı. Temel olarak yazıdaki amacım 20. yüzyılda sosyolojide en önemli isimlerden birisi olmuş Bourdieu’nün sınıf tahliline dair bir inceleme yapmak.

Referanslar

Bourdieu, Pierre. 2015. “Beşinci Kısım: Ayrımın Anlamı”, “Altıncı Kısım: Kültürel İyi Niyet”. Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi (içinde). Ankara: Heretik       Yayınları, ss: 383-460, 261-526

Foucault, Michel. 2013. “11 Ocak 1978 Dersi”. Güvenlik, Toprak, Nüfus. İstanbul: İstanbul       Bilgi Üniversitesi Yayınları, ss: 3-26

Marx, Karl. 2016. Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i. İstanbul: İletişim, ss: 13-40

 

Etiketler : Emek Ilgaz, Habitus, Pierre Bourdieu

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.