Skip to main contentSkip to footer
Röportaj – Söyleşi

“Müzik Üretme Bağlamında, Ankara Çok Eğlenceli Bir Hapishane Gibi Geliyor Bana” – Samet Karadeniz ile Söyleşi

Müzik ve Toplum Söyleşileri serimiz kapsamında İlknur Burcu Keser’in Samet Karadeniz ile gerçekleştirdiği söyleşiyi ilginize sunuyoruz.

İlknur Burcu Keser: Söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Sinağrit Baba, Boyalı Kuş ve Arubaluba olmak üzere üç farklı grupta yer alıyorsunuz. Müzik gruplarını devam ettirmenin zor olduğunu gösteren birçok örnek var müzik tarihine baktığımızda. Birden fazla müzik grubunda yer almakla ilgili ne söyleyebilirsiniz? Farklı müzikal kimliklerin ve grup üyelerinin bir araya gelişi ve grupların kitleleri hakkında neler anlatabilirsiniz? Bu çoğulluğun sanatsal üretiminize etkisi nedir?

Samet Karadeniz: Zor oluyor, ama inat ediyoruz. Hâlâ her şeye yetişecek gücü ve vakti bulabiliyorum. Nereye kadar tam olarak bilememekle beraber, direniyoruz. Üç grup da birbirinden ayrı renkleri ve tarzı temsil ediyor. Üçünün de dinleyicisi belli kesişim kümeleri taşımasına rağmen, temelde farklı. Benzetmeyle anlatmak gerekirse Boyalı Kuş’un müzikal çizgisi, Kurtalan Ekspres, Moğollar, Kesmeşeker gibi bir doğrultudayken, Sinağrit Baba’nınki Bulutsuzluk Özlemi ve Peyk istikametindedir daha çok. Arubaluba zaten doğrudan Camel Tribute geceleri düzenleyen bir ekip, o ekibin de besteleri progresif rock, art rock malzemeleriyle şekilleniyor. Bu çeşitlilik çok doğal bir yolla oluştu. Sinağrit Baba, merkeze Fethi Yıldırım’ın bestelerini alan, bunun için bir araya gelen bir ekipken; Boyalı Kuş, Murat Akpınar’ın besteleri doğrultusunda kendi yolunu açtı. Bunun dışında seneler içinde gruplara dahil olan ve ayrılan insanların da her biri kendi rengini kattı. Gruplar kendi içerisinde seneler içinde de renk değiştirdi, ama birbirlerinden farklı istikametleri hep vardı. Bu çoğulluğun sanatsal üretimimize benim açımdan olumlu etkisi var. Müziği dinleyici olarak da tek bir tarzla sınırlı tutmadığım için birçok tarzda kendimi ifade edebilmemi sağlıyor. Hatta bu gruplar dışında da zaman zaman başka projelerde bulunmak beni iyi hissettiriyor. Özetle, Sait Faik’in sözlerini biraz değiştirerek, sadece tek bir hikâye yazsam da deli olacaktım.

(Fotoğraf: Büjgan)
(Fotoğraf: Büjgan)

İlknur Burcu Keser: Boyalı Kuş’ta Barış Manço ve Erkin Koray geceleri düzenliyorsunuz, Sinağrit Baba kendi şarkılarını seslendiren bir grup, Arubaluba’da Camel tribute gecelerine son bir yılda King Crimson eklendi. Anadolu rock’ın öncülerinden İngiliz progresif rock’a uzanan bu isimlerde sizi bugün yeniden çalmaya çağıran şey nedir? Bu müzisyen ve grupların şarkılarında, seslerinde ve dönemlerinde neyi sahneye geri taşımak istiyorsunuz?

Samet Karadeniz: Sinağrit Baba dışındaki ekiplerimizde de bestelerimiz var. Daha da yapmaya devam ediyoruz. Arubaluba’nın sahnede çaldığı iki bestesi var, henüz yayınlayamadık. Boyalı Kuş’un, yayınlanmış dört, yolda da birçok bestesi var. Özellikle Boyalı Kuş’la son iki senedir çok fazla Barış Manço ve Erkin Koray Gecesi düzenlediğimiz için bu kısım unutuluyor. Öncelikle ufak bir şerh düşeyim bu kısma. Soruya döneyim.

Arubaluba, doğrudan Camel şarkıları çalmak için bir araya geldiğimiz bir topluluk. 2018’de Camel’ı canlı dinlediğimizde bir ateş yandı. Biz de sahnede çalsak nasıl olur diye düşündük. Çocukça heyecanlandık. Sadece o şarkılara çalışmak bile enstrümanla olan iletişimimi değiştirdi. Benim için eğitim oldu başta. Bir de bizden önce doğrudan Camel Tribute konseri düzenleyen yoktu Türkiye’de.

Boyalı Kuş’la da besteler dışında konsept repertuvarlar çalıştık. Barış Manço Gecesi, Erkin Koray Gecesi, “Zaman Zaman”…  Vakit ve heyecan buldukça başka repertuvarlar da çalışabiliriz. Burada, hazır fırsat varken yapageldiğimiz şeyin ne olduğunu ve ne olmadığını anlatmak isterim. Biz bunları retrospektif bir bakış açısıyla, nostalji güzellemesiyle, bir vintage mağazası tavrıyla, araya bir mesafe koyarak, taklit mizahıyla süsleyerek yapmadık. En başından beri motivasyonumuz ve hissimiz, bu şarkıların bizim bugünümüzde yaşamasıydı. Çocukluğumuzdan beri hayatımıza eşlik eden kimi şarkılar var. Onlarla bir duygu bağımız var. Bu şarkıları 2026’da laboratuvarda fosil inceler gibi inceleyemiyoruz haliyle. Duygu bağı dedim ama, bu sadece o kıvılcımı yaratan şey. Onun ötesi, o şarkıya olan yaklaşımımızı yansıtabilecek tekniğe, uyuma ve sadeliğe erişebileceğimiz bir prova takvimi. Her ne yaparsak yapalım bu geceler hem icra olarak hem repertuvar seçimi olarak bizim yüreğimizden geçtiği haliyle, bizim düşlediğimiz ve dinlemek istediğimiz haliyle, yani Boyalı Kuşça olmalıydı. Bizi heyecanlandıran buydu hep. Dolayısıyla bu sanatçıların en bilinen 20 şarkısına çalışıp, yeni nesil meyhane estetiğiyle dinleyiciye sunmak gibi bir ticari amacımız hiç olmadı. Biz, daha başka bir motivasyonla yola çıktık. İyisi kötüsü tartışılır ya da analiz edilir. Biz kendi dilimiz döndüğünce iyi bir örneğini oluşturmaya çalışıyoruz. Ama bu tavır farkını anlatabilmek benim için önemli. Dolayısıyla, bu bahsi geçen gecelerde bir şeyleri sahneye geri çağırmaktan ziyade, sahnede bizim bugünümüze dair bir söz söylediğimizi hissediyorum hala. Âşık Veysel, Âşık İzzetî’nin bir deyişini söylerken ne kadar cover yapıyorsa, kendimi o kadar cover yapıyor gibi hissediyorum.

(Fotoğraf: Sena Yıldırım)
(Fotoğraf: Sena Yıldırım)

İlknur Burcu Keser: Bir müzik grubu kurmak bir heves anıyla çoğu kişi için mümkün görülebiliyor, yıllarca sürdürme iradesi başka bir emek istiyor. Birden fazla müzik grubunda yer alan bir müzisyen olarak, sizin deneyimlerinizde bir grubu bir arada tutan şey ne oldu; krizlerden, kopma anlarından, ortak karar alma biçimlerinden söz edebilir misiniz?

Samet Karadeniz: Grupların en küçüğü dört kişiden oluşuyor. Dört ayrı hayat, dört ayrı borç ödeme takvimi, dört ayrı anne baba sorunu, dört ayrı takıntı seviyesi, dört ayrı beğeni dünyası, dört ayrı biyolojik saat, en az dört apayrı meslek… İletişim zor, prova takvimi zor, zor oğlu zor… Ancak kelimelerin ve dertlerin ötesinde bir uyum yakalanmışsa, tüm bu zorluğu, tüm bu çatışmayı canınız bile çekiyor. Öyle ifade edeyim. Grupla çalışmak, çatışmayı üretime dönüştürebilecek disiplini de beraberinde getiren bir şey. Beni heyecanlandırıyor hâlâ. Tüm bunlara rağmen gruplardan ayrılmalar, küsmeler falan da oldu seneler içerisinde, ki çok doğal. Boyalı Kuş 12 yıldır çalıyor. Grup üyelerinin hiçbirinin 12 yıllık ilişkisi yok. Zor şeyler bunlar, ama zor olduğu kadar da zevkli.

(Fotoğraf: Naci Mert)
(Fotoğraf: Naci Mert)

İlknur Burcu Keser: “Bağımsız müzisyen” ifadesi bugün çok farklı anlamlarda dolaşıyor. Bu kelime sizin gündelik hayatınızda neye karşılık geliyor, bu bağımsızlığın size açtığı alanları ve ödettiği bedelleri anlatır mısınız? Bağımsız müzisyen olmak ile bağımsız müzisyen olarak geçinmek arasındaki mesafeyi nasıl tarif edersiniz?

Samet Karadeniz: Aslında ben bu soruya çok net cevaplar veremiyorum. Hepimiz bir şeylere bağımlı gibiyiz de hissediyorum. En sonunda herkes şarkılarını aynı platformlar üzerinden insanlara ulaştırıyor. Bu da bağımlılığın bir türü ve kolay bir tedavi yöntemi yok. Bazı piyasa kurdu menajerlerden, prodüktörlerden, plak şirketlerinden azade olana “bağımsız” deniyor sanırım ama, ben bunu “kendi göbek bağını kendi kesmeye bağımlı müzisyen” gibi de görüyorum. Ben de böyleyim. Tercih değil, yönelim gibi de… Müzikten geçim sağlama kısmına çok uzağız hâlâ ülkece. Ünlülükten geçim formülü işliyor. Bu konularda kafam karışık. Bağımsız olunca, müzik dışındaki, görsel üretim, tanıtım, organizasyon, hamallık, menajerlik gibi iş kalemlerini de müzisyen yapmak zorunda kalıyor. Zor. Ama bunların olmadığı bir dünyaya hızla girenler de piyasa şartlarını tartmaktan kendi müziğini yapamıyor. Bir orta yol olmalı gibi geliyor. Pek yok da gibi. Nietzsche’nin bir sözü var: “Alışılageldik olandan uzaklaşan, olağandışının kurbanı olur; alışılageldik olanda kalan, onun kölesi olur. Her halükârda mahvolunur.” Benzer bir şey hissediyorum.

(Fotoğraf: Büjgan)
(Fotoğraf: Büjgan)

İlknur Burcu Keser: Müzik-Sen verilerine göre pandemi döneminde yaklaşık 700 bin müzisyen işsiz kaldı, 100’ü aşkın müzisyen intihar etti. Kasım 2024’te kaybettiğimiz İrfan Alış’ın öncülüğünde kurulan Olta Dayanışma ise albüm gelirleriyle zorda kalan müzisyenler için bir fon oluşturmaya çalıştı. O günleri siz ve çevrenizdeki müzisyenler nasıl geçirdiniz? Birbirine tutunma çabaları nereye kadar uzanabildi, nerede tıkandı? O dönem kurulan bağlardan ve örgütlenme deneyimlerinden bugüne ne kaldı?

Samet Karadeniz: İrfan Abi, kimseye eyvallahı olmayan, sınıf kini olan anarşist bir süper kahramandı benim gözümde. Bugünden bakınca öyle görüyorum. Yan yana durmanın gücünü o kadar fazla insana gösterdi ki… Uzaktan bakıldığında hayalperest görülebilecek özelliklere sahipti. Derdi gücü gerçekleydi oysa. Müzisyen intiharı bir gerçekse, geçinememek bir gerçekse, dayanışma daha gerçek diye düşünen bir insandı. “Müzisyenin müzisyenden başka dostu yok” gibi bir yaklaşımla müzisyenlerin müzik yaparak oluşturduğu fonla, yine müzisyenlere destek olundu o dönemde. Gücü yettiği kadar da olsa, birçok yarayı sardı Olta Dayanışma. Hâlâ da çalışmakta. Pandemi her müzisyen için zor geçti. Sağ çıkamayanlar da oldu. Şu an pandemi yok. Hayatta kalma çalışmalarımız devam ediyor.

İlknur Burcu Keser: Ankara’da yaşayan ve burada üreten bir müzisyensiniz. Türkiye’de müzik endüstrisi büyük ölçüde İstanbul’da toplanırken pek çok müzisyen er geç oraya göç etmek durumunda kalabiliyor. Ankara ise çoğu zaman memurların, bürokrasinin, “gri ve sıkıcı” bir başkentin imgesiyle anılıyor. Bu imgenin gölgesinde kalan Ankara’nın müzik hafızasını, sizi bu şehirde tutan bağları ve burada müzik yapmanın kendine özgü hâlini nasıl anlatırsınız?

Samet Karadeniz: Müzik üretme bağlamında, Ankara çok eğlenceli bir hapishane gibi geliyor bana. Ankara, evvelden beri müzik tarihine çok önemli isimler çıkarmış bir şehir. Hâlâ da çıkarmakta. Ama dinleyicinin kulağı on yıl öncesine oranla, yeni seslere, biraz daha kapalı bence. Umutsuz değilim. Böyle dönemler olur. Ankara’nın müzik hafızasının övüldüğü belgesel ve yazılarda da sık sık gördüğüm bir yanlış var. Ankara demişken değineyim. Ankara’da müzik seneler önce bitmiş gibi davranılıyor bu işlerde. Bu çok hastalıklı bir bakış açısı. “Eskiden şu isimde bir bar vardı. Şurada filanca mekân vardı. Şimdi hiçbiri yok.” cümlelerine sıkışmış ve bunun ötesine geçemeyen araştırmalar beni biraz sinirlendiriyor. Bu tip işler, kendi kıyametini kendisi getiren bir söylem üretiyor. Eskinin değerini göstermek adına yeni olan her şeyi görmezden gelen, salt nostaljik bir bakış açısı sunuyor. Hâlâ bir sürü insanız ve hâlâ üretiyoruz. Bahsi geçen mekânlar kapanmıştır ve daha küçük bir alana hapsolmuşuzdur. Ama buradayız.

Ankara’nın kendine özgü bir dayanışma ve sokak kültürü var. Bunlar iyi hissettiriyor. Çok iyi müzikleri ayaküstü dinleyebildiğiniz bir şehir hâlâ. Ancak, gerek içinde bulunduğumuz ekonomik buhran gerekse dinleyici kültürünün değişiminin etkisiyle Ankara’da bir müzisyen olarak geçinmek olanakdışı. Ben gerek stand-up için gerek müzik için sık sık şehir değiştiriyorum. Ankara’yı hâlâ çok seviyorum. Ancak kültürün dönüşümünü de korkarak gözlemliyorum. Eğlenceli olduğu kadar öğretici de bir hapishane. İnsanı yalnız hissettirmeyen bir yer. Ama hapishane tabii ki yine de duvarın ötesindeki dünyayı reddetmeye varacak bir delüzyon da yaratabiliyor. Bağımsız müzisyen demiştik ya, Ankara, bir şehre bağımlılık geliştirmek için elverişli bir yer.

(Fotoğraf: Mehmet Şimşek)
(Fotoğraf: Mehmet Şimşek)

İlknur Burcu Keser: Müzik konulu röportajların artık merkezinde yer alan bir tartışmayla ilgili sizin de düşüncelerinizi öğrenmek isterim. Yapay zekâyla müzik yapımı başlı başına bir tartışmaya dönüştü. Kimi müzisyenler bunu yenilikçi bulup desteklerken kimileri kesinlikle karşı, kimileri de dozunda kullanım taraftarı. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi nedenleriyle öğrenebilir miyiz?

Samet Karadeniz: Ben yapay zekâyı hâlâ araç olarak görüyorum. Benim cahilliğim de olabilir. Ne korkmaya vaktim oldu ne kullanmaya ihtiyacım oldu. Müzikle olan ilişkim, kendi istediğim şeyi yapmak, çalmak, grupla birlikte üretebilmek, o süreçten bir şeyler öğrenebilmek… Bu denklemde yapay zekâ ne işime yarıyor ne korkutuyor… İnsanların yapay zekâ kullanarak müzik yapması o kadar sorun değil de insanların yapay zekâ gibi düşünerek müzik yapması ve dahası zevklerinin de bu kısıtlılıkta şekillenmesi sorun bence.

İlknur Burcu Keser: Türkiye’de müzik yapmanın önümüzdeki yıllarda alacağı biçime dair umutlarınızı ve kaygılarınızı paylaşır mısınız?

Samet Karadeniz: Şekiller değişir, renkler değişir, ilişki türü değişir ama temel şey değişemez gibi geliyor bana. Bir şeyler çalınacak söylenecek, bir şeyler de dinlenecek. Türkiye’de müzik yapmak hiçbir zaman kolay olmamış. Şükrü Tunar başka bir zorluk yaşamıştır, Aşık Mahzuni Şerif başka… Taner Öngür başka bir zorluğunu yaşamıştır, İrfan Alış başka… Bizler bu zorluğuna denk geldik. Başka zaman başka zorluklar yaşanacak. Herkes inandığı hikâyeyi anlatabilsin. Temennim o.

İlknur Burcu Keser: Son soruyu müzik dışında bir konu üzerine sormak istiyorum. Stand-up sahnesine de çıkan bir müzisyen olarak Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” gösterisi nedeniyle tutuklanmasının ardından komedyenlerin verdiği ya da ver-e-mediği tepkilerle ilgili ne düşünüyorsunuz? Mizahın, ironinin ve sahnede söylenen sözün bir suç dosyasına dönüşebildiği bu iklim komedyenlerin sahneye çıkarken taşıdıkları kaygılara, yazdıkları metinlere, seyirciyle ve birbirleriyle kurdukları ilişkiye nasıl yansıyor? Siz bu yansımayı kendi sahnenizde ve çevrenizde nasıl gözlemliyorsunuz?

Samet Karadeniz: Herkesin “ifade özgürlüğü” gibi basit bir kriterde amasız fakatsız birleşerek ses çıkarabilmesi gerekiyor. Zor değil. Her “ama”da bir kişi daha, kırılgan taklidi yapan bir muktedir tarafından hedef gösteriliyor. Bunu söyleyebilirim sanırım, verilen ya da verilmeyen tepkiler konusunda. Bir de tek tek anlatamayabiliriz, kara mizah hangisi, ironi hangisi… O konuda da dinleyiciye izleyiciye görev düşüyor. Araştırabilirler. Yapay zekâya falan sorabilirler. Bir de hoşlarına gitmeyen şeyi tüketmeyebilirler. Bir öneri olsun. Benim de hoşuma gitmeyen şeyler oluyor. Tüketmemeye gayret ediyorum. Yaratılmaya çalışılan bu baskı ortamını görüyorum tabii ki. Hiçbirini tarih yazmayacak. Deniz’le gurur, yaratılmaya çalışılan bu çürümüşlükten utanç duyuyorum kendi adıma. Çocukların güvenliğinin kurşun geçirmez okul çantasında arandığı bir çağda mizahtan tarafım. Devam.

İlknur Burcu Keser: Toplum ve Ütopya’ya vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Samet Karadeniz: Ben teşekkür ederim davetiniz için.

 

Etiketler : Arubaluba, Boyalı Kuş, İlknur Burcu Keser, Samet Karadeniz, Sinağrit Baba

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.