Skip to main contentSkip to footer
Röportaj - Söyleşi

Olcay Karacan ile Eleştirel Hukuk ve Dönüştürücü Adalet Çerçevesinde Annelik Üzerine Söyleşi

Eleştirel Hukuk Söyleşileri serimiz kapsamında İlknur Burcu Keser ve K. Berkay Çakıralp’in Olcay Karacan ile yaptığı söyleşiyi ilginize sunuyoruz.

İlknur Burcu Keser: Marksist hukuk teorisi, hukuku büyük ölçüde sınıf ilişkilerinin ve üretim biçiminin bir ürünü olarak ele alırken, eleştirel hukuk çalışmaları hukukun yalnızca sınıf ilişkilerini değil aynı zamanda toplumsal cinsiyet, kimlik ve iktidar biçimlerini de yeniden üreten bir alan olduğunu vurgular. Bu çerçevede anneliğe ilişkin hukuki düzenlemeleri düşündüğümüzde, anneliğin hem toplumsal yeniden üretim sürecinin merkezi bir unsuru hem de belirli bir toplumsal cinsiyet rejiminin kurucu figürü olarak işlev gördüğü söylenebilir. Sizce anneliğin hukuki düzenlenişini, Marksist hukuk perspektifi ile eleştirel hukuk yaklaşımı arasında nasıl bir teorik fark üzerinden okumak mümkün? Bu iki yaklaşım anneliğin hukuk içindeki konumunu, özellikle emek, bakım ve toplumsal yeniden üretim bağlamında nasıl farklı biçimlerde analiz eder?

Olcay Karacan: Marksist hukuk perspektifine derinlemesine hâkim olmadığımı baştan söyleyeyim. Bildiğim kadarıyla marksist geleneğin ailenin, özel mülkiyetin, devletin tarihsel gelişimini ele alırken ailedeki iş bölümünü ve bu çerçevede toplumsal yeniden üretimi, özelikle görünmez bir emek türü olan bakım emeğini değerlendirme biçiminden hareketle annelik ve marksist hukuk arasında bağ kurmak mümkün olabilir. Marksist hukuk perspektifine nazaran eleştirel hukuk yaklaşımı, özellikle feminist hukuk yaklaşımına daha fazla aşina olduğum için, anneliği feminist hukuk yaklaşımından hareketle daha rahat değerlendirebileceğimi düşünüyorum. Aslında annelikle oldukça az sayıda feminist ilgilenmiştir. Annelikle ilgilenen feministlerin bazıları annelik olgusunu kadınlar için bir yük veya problem olarak görmektedirler. Onlar anneliği yük veya problem olarak gördükleri için kadınların annelikten uzaklaşması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak bazı feministler ise anneliği kadınları özgürleştiren ve geliştiren bir olgu olarak yüceltmişlerdir. Oysa anneliği ne yük olarak görüp aşağılayan ne de yücelten bazı feministler de annelik olgusunu anlamaya ve bu olguya feminist teoride çeşitli bakımlardan yer açmaya çaba harcamıştır. Annelik olgusunu anlamaya ve bu olguya feminist teoride çeşitli bakımlardan yer açmaya çaba harcayanlar anneliğin ataerkil yapıların baskı ve tahakkümlerine maruz kalmadan deneyimlenmesi gerekliliğini ortaya koymaya çalışmışlardır. Ancak bu gerekliliği ortaya koyabilmek için ilk önce anneliğin ataerkil yapılar altında nasıl deneyimlendiğinin ve bu deneyimlenme biçimin yol açtığı hak kayıplarının ve özgürlük yoksunluklarının üzerinde durmuşlardır. Anneliğin görünmez emek boyutunu, bakımın toplumsallaşmayıp sadece ev içi alanda annelerden beklenmesi, ev içi emeğin hem sadece kadınların sorumluluğuna indirgenmesi hem de değersizleşmesi üzerinde durmuşlardır.

Berkay Çakıralp: Annelik araştırmaları, onarıcı adalet ve geçiş dönemi adaleti literatürünün geleneksel bir konusu. Fakat bu literatürün eleştirisinden doğan “dönüştürücü adalet” kavramından bahsediliyor. Dönüştürücü adalet, eleştirdiği yaklaşımlara göre anneliğe ne açıdan farklı yaklaşıyor?

Olcay Karacan: Aslında anneliğin onarıcı adalet, özelikle de geçiş dönemi adaleti perspektifinden barış inşasına katılım bağlamında tartışılmaya başlanmıştır. Ancak bu tartışmalar yapılırken annelik kutsallaştırılmamalıdır. Zira annelik ve barış inşası ilişkisine genellikle annelere barışsever, merhametli, fedakâr vb. değer atfederek anneleri yüceltici bir yerden yaklaşılmaktadır. Ancak bu özellikler kadın olmakla değil insan olmakla ilgilidir. Yani kadınlar da her iyiliği veya kötülüğü anne olsunlar ya da olmasınlar yapabilirler. Buna rağmen annelerin her koşulda barışsever olduğu ileri sürülmektedir ama barış cinsiyet meselesi değil zihniyet meselesidir. Dolayısıyla her annenin barış yapıcı olmak için sorumluluk üstlenmek isteyeceği hatta barışı her koşulda isteyeceği dahi şüphelidir.  Geçmişte hatta günümüz savaşları cansiperane destekleyen pek çok anne vardır. Ayrıca savaşları desteklemenin bazı durumlarda annelerin makbullük skalasını da yükselterek onların iktidar alanlarını genişlettiği de gözden kaçırılmamalıdır. Buna rağmen bazı annelerin özelikle de geçiş dönemi toplumlarında barış yapıcı süreçlere savaşlardan ve çatışmalardan etkilenen pasif mağdurlar olarak değil de, barış yapıcı süreçlerin aktif bileşeni olmaya yönelik çabaları anneliğin özgürlükçü biçimde dönüşümü için umut vericidir. Yine de annelerin barış inşası sürecinde yer alma isteği her ne kadar barışçıl bir gelecek isteğini içerse de bu isteğinde geçmişle hesaplaşma boyutu olabileceği gözden kaçırılmalıdır. Yani annelerden yakınlarını öldürenleri, onlara tecavüz edenleri, onları yerlerinden yurtlarından edenleri annelerin sırf anne oldukları için bağışlamaları beklenilmemelidir. Her insan gibi annelerinde de bağışlayabilmeleri için bir daha insan hakkı ihlali yaşamayacakları koşullara, sonrasında zararlarının mümkün olduğunca telafisi içinde özür, tazminat, anlatıların tanınması vb. pek çok telafi mekanizmalarına ihtiyaçları göz ardı edilmemelidir.  Ancak her şeye rağmen bağışlama içten gelen bir eylem olduğu için her insan gibi anneler de hiç kimseyi bağışlamaya zorlanmamalıdır.  Bu çerçevede sadece içten gelen bir bağışlama kişinin ister anne olsun isterse olmasın özgürleşmesini ve dönüşmesini sağlayabileceği unutulmamalıdır.

Dönüştürücü adalet anlayışı bakımından annelik ise bir yönüyle onarıcı adalet ve geçiş dönemi adalet anlayışlarının dönüştürücü adalet anlayışına zemin hazırlamasıyla ilgilidir. Şöyle ki onarıcı adalet anlayışı yapısal adaletsizliklerin ve yapısal şiddetin göz ardı edilmesi, hak ihlallerine zemin hazırlaması, toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından eksiklikleri bağlamında yetersizlik yönleriyle dönüştürücü adalet anlayışına ortam hazırlamıştır. Bu adalet anlayışının tüm taraflarını seslerinin duyulması gerekliliği ve cezalandırıcı adalet sistemin bir parçası olarak ve sadece çocuklarla sınırlı kalınmayarak (need/rights based) ihtiyaç/hak temelli onarıcı adalet ve zararın telafisinde tüm tarafların sorumluluk alarak güçlenmesine yapılan vurgu da dönüştürücü adalet anlayışına katkı sağlamıştır. Geçiş dönemi adaleti anlayışı ise hem geçiş dönemi adalet süreçlerine geniş katılımın sağlanamaması, marjinalleştirmeye maruz kalan kişiler ve gruplar, ekonomik sömürü karşısında yetersizlik, toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından eksiklikleriyle hem de yapısal şiddet ve yapısal adaletsizliklerin bir nebze görünür kılınması, geçmişle hesaplaşmaya adım atma, alternatif anlatılara ve hafıza oluşturmaya sınırlı da olsa alan açması bakımından dönüştürücü adalet anlayışına zemin hazırlamıştır. Yani hem onarıcı adalet anlayışının hem de geçiş dönemi adalet anlayışının imkân açan yönleri ve sınırlılıkları dönüşüm ihtiyacını gündeme getirmiştir. Ancak dönüştürücü adalet anlayışı bakımdan anneliğe sadece barış inşası bağlamında yaklaşmaz. Dönüştürücü adalet anlayışının annelikle ilgili adaletsizlikleri görünür kılmaya ve annelikle ilgili adalet taleplerine katlı sağlayabilir. Ancak bunun için ilk önce sadece annelerle sınırlı olmayacak biçimde anneliğin ataerkil bir yapıda tahakküme dayalı ilişki ağları içinde deneyimlenmesinin yol açtığı hak kayıpları ve özgürlük yoksunlukları görmezden gelinmemelidir. Özelikle anneliğin ataerkil yapılar ve bu yapılar ayakta tutan tahakküme dayalı ilişkiler altında deneyimlenmesi, anneliğin kutsallaştırılmasının anneliğe ilişkin alternatif seslerin bastırılması annelerin ataerkil pazarlıkta ataerkil kodlara göre güç elde edebilmeleri, özellikle de tahakküme etme anlamında güç elde edebilmelerinin mümkündür. Ancak anneler bu gücü hak kayıpları ve özgürlük yoksunlukları pahasına elde edebilmek için önce kendi seslerini, sonrasında da çocuklarından başlayarak pek çok kişinin seslerini bastırırlar. Anneler hem kendi seslerini hem de çocuklarının seslerini bastıma pahasına elde ettikleri makbul annelik statülerini erkek çocuk doğurmaları, kızlarına sınıf veya statü atlattırmaları, özelikle de kendi kızları gelinleri vb. yakın çevresindeki kadınlardan başlayıp hiç tanımadığı kadınlara kadar makbul çocuk yetiştirme üzerinden tahakküm kurmaları vb. tutum ve davranışlarla artırabilirler.

Makbul annelik standardını sağlamak annelere belli bir miktar güç ve statü verse de makbul anneler bu güç ve statülerini ikincil konumlarını içselleştirerek, düşünce özgürlüğü hakkından mahremiyet hakkına, çalışma hakkından dinlenme haklarına kadar pek çok hak ve özgürlüklerinden ödün vererek elde ederler. Ayrıca anneler kendi hak ve özgürlüklerini bir kenara koyduklarında çocuklarından başlayarak başkaları üzerinde özelikle de başka anneler üzerinde de tahakküm kurarak veya kurmaya girişerek onların da hak kayıplarına uğramalarına ve özgürlüklerinin tırpanlanmasına alan açmaktadırlar. Hatta makbul annelik standardı makbul anne olarak kabul edilmeyen özelikle de yoksul annelerin, boşanmış veya hiç evlenmemiş tek ebeveyn annelerin göçmen, vb. annelerin kötü anneler olarak marjinalleştirilmelerine de zemin hazırlar. Böylelikle annelerin ortak veya farklı deneyimlerinin anlaşılamamasına neden olmakla kalmayıp, aynı zamanda annelerin yaşamını zorlaştıran baskı ve tahakküm ilişkilerine dayalı adaletsiz yapıların devam etmesine neden olur. Bu nedenle anneliğin makbulleştirilme ve marjinalleştirme biçimlerine ilişkin farkındalığın annelikle ilgili adaletsizliklerin bir nebze de olsa görünür kılınması bakımından önemlidir.

Annelikle ilgili adaletsizliklerin değerlendirilmesi annelikle ilgi adalet talepleri için de yol açıcıdır. Ancak bunun için ilk önce anneliğe ilişkin bakış açısının dönüşümü elzemdir. Anneliğe ilişkin bakış açısının anlamlı dönüşümü için annelerin etkileşim imkânlarından yoksun bırakılmaması gerektir. Ancak anlamlı bir etkileşim ağı içinde anneliğin ataerkil sınırlar dışında deneyimlenmesini mümkün olduğu düşüncesi değişim ve dönüşüm için yol gösterici olabilir. Aslında anneliğe ilişkin bakış açışı dönüşümünün hiç küçümsenmemesi gerektiği ve bakış açısı dönüşümünün anneliğe ilişkin adaletsiz yapıların dönüşümüne zemin hazırlayıcı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ayrıca anneliğe ilişkin yapıların dönüşümü de dönüştürücü adalet ve annelik ilişkisi bakımından önemlidir. Zira ev içi emek ve bakım yükünün annelerin asli sorumlulukları olduğu anlayışından vazgeçilmesini, bunun yerine devletlerin hem normlarını oluştururken hem de normlarını uygularken annelikle ilgili adaletsizlere adaletsizlikleri çözüm bulabilmek için sosyal politika oluşturmalıdır. Ancak paternalist bir sosyal devlet anlayışı yerine, kişilerin içinde bulunduğu bağlam ve ilişkileri hesaba katarak sosyal adalete vurgu yaptığı gözden kaçılmamalıdır. Daha açık bir ifadeyle paternalist bir sosyal devlet yerine, annelerin özelikle de daha fazla sosyal desteğe ihtiyacı olan annelerin ihtiyaçlarının belirlenmesinde söz hakkı olan insanlar olarak görülmelidir.

Paternalist bir sosyal politika yerine annelerin annelikle ilgili kamusal politika oluşturulmasına katılmalıdır. Zira (özellikle katkıda bulunma kelimesini kullanmıyorum) yapıların insanların anlamlı katılımıyla yapıların eşitlikçi ve özgürlükçü biçimde dönüşebilmesi için elzemdir. Elbette anneliğe ilişkin ataerkil yapılar başta olmak üzere diğer adaletsiz yapıların dönüşümünde baskı ve tahakküme dayalı insan ilişkilerinin ciddi engeller oluşturduğu inkâr edilemez. Ancak baskı ve tahakküme dayalı ilişkilere direnebilmek de insanların elindedir. Dönüştürücü adalet anlayışının önemli sacayaklarından biri ona tahakküme dayalı ilişkilerin dönüşümünün mümkün olduğu anlayışı annelikle ilgili adalet talepleri için alan açar.

Ataerkil yapılar ve bu yapılarla çoğunlukla iç içe geçen diğer adaletsiz yapıların değişebileceğini tahayyül etmek, bu yapıların eşitlikçi ve özgürleştirici bir biçimde dönüşmesinin temelidir. Aslında başka türlüsünün de mümkün olabileceğinin tahayyül edilmesi bazen mümkün olabilecek olan için mücadele edilmesi için sorumluluk üstlenilmesi anlamına gelir. Yine de annelikle ilgili adaletsizlikler karşısında dönüşüm için bireysel sorumluluk üstlenme veya üstlenme isteği tek başına yeterli değildir. Devletlerin sorumluluk üstlenecek biçimde dönüşmesi elzemdir. Dolayıyla dönüştürücü adalet anlayışı ilişkilerde, kurumlarda, uyuşmazlığın ortamında eşitlikçi bicinde dönüşüm hedeflendiğinden bu adalet anlayışıyla anneleri hem aile içinde hem de kamusal alanda güçlendirilmesi, onların haklarını ve özgürlüklerini koruyabileceklerini koşuların sağlanması gibi adalet talepleri arasında bağ kurulması mümkündür.

İlknur Burcu Keser: Anneliğin çoğu zaman ya kutsanan bir rol olarak makbulleştirildiği ya da norm dışı annelik biçimlerinin marjinalleştirildiği bir çerçevede düzenlendiğini görüyoruz. Eleştirel hukuk perspektifinden baktığımızda ise hukuk, bu tür toplumsal iktidar ilişkilerini çoğu zaman görünmez kılan bir araç olarak eleştiriliyor. Bu bağlamda hukukun anneliği bu iki uç arasında tanımlayıp düzenlemesi, toplumsal cinsiyet rejimi içinde nasıl bir iktidar mekanizması üretir? Anneliğe ilişkin hukuki düzenlemelerde bu makbulleştirme ve marjinalleştirme süreçlerinin arkasındaki toplumsal güç ilişkilerinin nasıl görünmez kılındığını nerelerde gözlemliyorsunuz?

Olcay Karacan: Aslında iktidar ancak kendine ait bir bölümü maskelemeyi becerebildiği oranda hoşgörülür ve kendini ne kadar iyi saklayabilirse de varlığını sürdürmede o kadar başarılı olur. Anneliği güç sahiplerinin beklentilerine uygun deneyimleyenlerin yüceltilerek makbulleştirilmesi, anneliğin başka türlü deneyimlenmesinin mümkün olduğunu ileri sürenlerin de marjinalleştirilmeleri anneliğin eşitsiz ve adaletsiz koşullarda iktidar sahiplerinin istediği koşullarda deneyimlendiğinin gözden kaçırılmasına neden oluyor. Yani anneliğin güç sahiplerinin beklentilerine göre makbulleştirilip marjinalleştirilmesi güç sahiplerinin anneler üzerindeki iktidarlarını gizliyor. Böylece gizli ve görülmez bir iktidar varlığını daha kolay sürdürüyor. Anneler üzerindeki gizli iktidarlarla ilgili olarak da gözden kaçırılmaması gereken bir husus da ataerkil sistemde kadınların ikinci konumda olmasının bu sistemde kadınların hiçbir şekilde güç sahibi olmadığı anlamına gelmediğidir. Aksine bu sistemde kadınlara bazı güç ve güvenceleri var. Ancak bu sistemin kadınlara verdiği güç ve güvenceler kadınları geleneksel roller içinde koruyarak onları ikincil konumda tutmak içindir. Ayrıca bu sistem içi güvenceler özellikle daha az sosyal ve ekonomik imkânlara sahip kadınların ataerkil normları içselleştirmelerine ortam sağladığı için bu güvenceler çok sayıda kadının ataerkil düzene rıza göstermelerine neden olur. Yani ataerkil sistemde kadınlara güç ve güvence veren mekanizmalar sistemde ikincil konumda bulunan kadınların sisteme direnmek yerine onların sisteme razı olmalarına ortam sağlayarak bu sistemin devamını sağlar.

Elbette ataerkil sistemde her kadın sistem içi güç ve güvence mekanizmalarına aynı ölçüde sahip değildir. Kadınların yaşı, eğitim düzeyi, sosyal statüsü, ekonomik imkânları vb. içinde yaşadığı toplumda kadınları güçlendiren bazı olanaklara erişimleri onların sistem içi güç ve güvence mekanizmalarından aldıkları payı etkiler. Yani kadınlar sistem içi güç ve güvence mekanizmalarına ne kadar fazla sahiplerse güçleri oranında ataerkil sistemde babaları, kocaları, işverenleri, hatta anneleri, çocukları, eşlerinin aile bireyleri vb. kişilerle ataerkil yapma pazarlık gücü de elde eder. Ancak kadınlar ataerkil pazarlığı ne kadar iyi yaparsa yapsınlar bu pazarlık sonucu sistemde ne kadar güç ve güvence elde ederlerse etsinler bu güç ve güvenceler kadınları erkekler ile eşit haklara sahip özgür ve özerk varlıklar haline gelemezler. Sadece bu güç ve güvenceler kadınların ataerkil düzen içinde konumlarını güçlendirmelerine ve bir parça nefes alırlar. Ayrıca bu sistemde kadınlara belli güç ve güvencelerin verilmesi sistemde hava delikleri açılmasına olanak sağlaması nedeniyle pek çok kadının bu sisteme direnmekten çok uyum sağlamasına da neden olur. Ancak anneliğin makbulleştirilme ve marjinalleştirme kıskacında deneyimlenmesi sadece ataerkil yapıdan kaynaklanan tahakküme dayalı iktidar ilişkileriyle açıklanamaz. Anneliğin böyle bir kıskaç içinde deneyimlenmesi ekonomik eşitsizliklerden siyasal eşitsizliklere kadar pek çok eşitsizlikle iç içedir. Anneliğin tahakküme dayalı ilişki ağları içinde deneyimlenmesi halihazırdaki eşitsizliklerin devamına hizmet eder. Ancak anneliğin tahakküme dayalı ilişki ağları altında makbulleştirilme ve marjinalleştirilme kıskacında annelerin özgürlüklerini ciddi anlamda tahrip eder. Bu tahribat annelerin özellikle de makbul annelerin sorumluluk algılarını da biçimlendirir. Makbul anne olmak ikinciliğinde, birincilik ataerkil sistemde erkekle eşit olmasa da erge yakın bir statüye de zemin hazırladığı için anneliğe ilişkin ses bastırma/bastırılma süreçleri, sadece annelerle sınırlı olmayacak biçimde çocuklardan başlayarak çok sayıda insanının özgür birer kişi olmalarının önünü tıkar.  Ayrıca baskı ve tahakküme dayalı ilişkiler, kişilerin hem söylemlerini hem de eylemlerini sınırlandırdığı için baskı ve tahakküm altında olmak, kişilerin hem kendi yaşadıkları adaletsizlikler hem de başkalarının yaşadığı adaletsizlikler bağlamında sorumluluk üstlenmez. Hukukun da insanlar sorumluluk üstenmeden eşitlikçi biçimde dönüşmesi mümkün değildir.  Hukuk zaten çok zor değişen dönüşün bir yapıdır. Güç ilişkileri ne kadar zor fark edilirse o kadar zor dönüşür.

İlknur Burcu Keser: 1980’lerde birçok devlette yükselen muhafazakâr ve neo-liberal politikaların annelik söylemini yeniden merkezileştirdiğini görüyoruz. Bu süreçte annelik yalnızca biyolojik ya da aile içi bir rol olarak değil aynı zamanda belirli bir toplumsal düzen tahayyülünü kuran siyasal bir araç olarak da işlev görüyor. Bu bağlamda anneliğin, yalnızca özel alana ait bir deneyim değil aynı zamanda bir iktidar alanı olarak da düşünülüp düşünülemeyeceğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Devletin anneliğe dair kurduğu normatif beklentiler ile gündelik hayatta deneyimlenen annelik pratikleri arasında nasıl bir ilişki ve gerilim görüyorsunuz? Bu gerilim anneliğe dair hak temelli politika üretiminin önünde bir engel midir?

Olcay Karacan: Aslında makbul annelik anlayışları toplumların makbul aile modelleri, devletlerin aile politikaları ve özellikle de ekonomik yapılarıyla alakalıdır. 1980’lerde başlayan 2000’li yıllarda hem dünyada hem ülkemizde neomuhafazakarlıkla iç içe geçmiştir.   Neoliberalleşmeyle beraber sosyal devletin daralırken piyasa merkezli ekonomilerde yurttaşlık mücadelelerinin ve hak taleplerinin zemini sarsılmıştır. Bu süreçte tüketim eksenli ve kimlikleri önceleyen taleplerin zemini güçlenmiştir.

Muhafazakarlaşma ve neoliberalleşmeyle kimlikleri önceleyen taleplerinin artması, annelikle ilgili sorunların hak temelli politikalardan ve cinsiyet eşitliği bağlamlarından uzaklaşılmasına neden olmuştur. Ayrıca günümüz toplumlarında muhafazakarlaşma, neoliberalleşme etrafında makbul annelik standardı kendini ailesine adayan, ailesinin özellikle çekirdek ailesinin bütün fertlerinin bakım sorumluluğunu üstlenen, temizlik yemek vb. tüm ev işlerini yerin getirirken en fazla kocasından ve çocuklarından bir miktar yardım alan kocasına ve çocuklarına ahlak bakımından rehberlik eden orta sınıfa mensup kadınlar idealize edilerek oluşturulmaktadır. Ayrıca bu makbul annelik standardı çok sayıda çocuk doğurma yerine az sayıda çocuğa tam zamanlı yoğun annelik anlayışını içermektedir.

Ancak yoğun annelik anlayışı annelerin bakacakları çocuk sayılarındaki azalmalara rağmen annelerin annelikle ilgili sorumlulukları azalmamıştır. Aksine günümüzde idealize edilen annelik modeli pek çok zorluğu içinde barındırır. Annelikten beklentiler sadece bedensel ve duygusal bakımla sınırlı değildir, çocuğun psikolojik, sosyal ve entelektüel gelişiminde annelerden beklentiler artmıştır. Annelik bugün, geçmişin aksine, tam mesaili bir çalışma demektir. Ayrıca annelere atfedilen sorumluluklar onların bireysel sorumluları olarak görüldüğünde anneler toplumsal ve ekonomik koşullarından soyutladığı için ailede mükemmel olmayan her şey annelerin hatası veya beceri eksikliği olarak nitelendirilmektedir. Dahası mükemmel annelerin son derece disiplinli ve tutarlı olmaları çocuklarını da toplumlarının makbul çocuk standartlarına göre yetiştirmeleri beklenmektedir. Hatta bu tutarlı ve disiplinli annelerin çocukları üzerinde de biliminin yol göstericiliğinde ikna yoluyla tahakküm kurmaları da istenmektedir. Tüm bu koşullarda annelik sadece özel alanda ve ama ataerkil sistemde erkekle eşit olmasa bile makbul annelik standardı sağlanınca özel alanda erkeğe yakın bir iktidar alanına dönüşür. Tabii ki makbul anne bakım emeği de dahil olmak üzere yoğun bir ev içi emeği canı gönülden üstlenmeye dayalıdır.

Bakım emeği dahil olmak üzere yoğun bir ev içi emeği canı gönülden üstlenmesi istenen makbul anneler bakım faaliyetlerinin önemli bir kısmının kamusallaşmasını istememelidirler. Bu süreçte sosyal devletin daralırken piyasa merkezli ekonomilerde yurttaşlık mücadelelerinin ve hak taleplerinin zaten altı oyulduğu için annelikle ilgili hak talepleri de azalacağı için anneliğe ilişkin çok fazla hak temelli politikalar pek mümkün olmayacaktır.

Berkay Çakıralp: Pierre Bourdieu “Kamuoyu Yoktur” metninde soru biçiminde sunulan problemlere ilişkin kamuoyu araştırmalarında problemin siyasi mahiyeti arttıkça kadınların erkeklere göre boş veya geçersiz bir seçenek benimseme oranının da arttığını kaydeder. Öte yandan özellikle barış inşa sürecinde, hakikat taleplerinde kadınların erkeklerden çok daha katılımcı olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Sizce annelik rolü ile bu yüksek katılım arasında bir ilişki kurulabilir mi? Ayrıca Bourdieu’nün tespiti bize kadınların ifade özgürlüğünü kullanabilmeleri konusunda ne söyler?

Olcay Karacan: Aslında Bordieu her kamuoyu yoklamasının her insanın bir kanaati olabileceğini varsayımını yani bir kanaat ortaya koymanın herkesin imkânı dahilinde olduğunu varsayımını kabul etmez. Ben de her insanın bir kanaat ortaya koyma imkânının olmadığını düşünüyorum. Zira insanların kanaat ortaya koyabilmeleri için seslerinin bastırılmaması gereklidir. Ancak tahakküme dayalı ilişki ağlarına bu ilişki ağlarının makbul kadın makbul anne standardını sağlamaya çalışanlar düşündüklerini söylemeye korkar. Yani kadınlar konuşurlarsa başkalarının onları kınayacağından, suçlayacağından, inciteceğinden, dinlemeyeceğinden veya anlamayacağından korkarak kendi seslerinden vazgeçer. Hatta bazı kadınlar başkalarının hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek bir yana bunları bildiklerinin dahi fark edilmesini istemez. Aslında düşündüğünü söylemeye korkan kişiler bir süre sonra düşünmeye de korkar. Kadınlar düşünmekten korkmaya başlayınca önce kendi seslerinden vazgeçerler. Kendi sesini kaybettiklerinde de başkalarının dünyası arasındaki bağlantıları keşfetme kanalları tıkanacağı için zihin berraklıklarını da yitirirler. Hem kendi sesini bastırıp hem de başkalarıyla anlamlı bağlantılar kurumayanlar kolay kolay kendi kanaatlerini oluşturamazlar. Tüm bu nedenler bir arata gelince geldiği toplumun makbul kadın beklentilerine uymayacak biçimde herhangi bir siyasi konuda kanaat bildirmeleri pek de kolay olmaz.

Aslında barış inşa süreçlerine kadınların siyasal özne olarak katılmaları çok da kolay değildir. Şöyle ki savaş dönemlerinde kadınlardan sadece ev eksenli olmaları beklenmez. Erkeklere atfedilen rollerin bir kısmını üstlenmeleri hatta savaşlara aktif katılmaları istenir. Gerek savaşta gerek barışta kadınlardan kendi toplumun makbul kadın standardına göre hareket etmesi beklenir. Zaten annelik ve barış inşası ilişkisine genellikle annelere barış sever, merhametli, fedakâr vb. değer atfederek anneleri yücelterek her annenin barış inşası için sorumluluk üstlenmek isteyeceği hatta barışı her koşulda isteyeceği dahi şüphelidir. Geçmişte hatta günümüzde savaşları cansiperane destekleyen pek çok anne vardır. Ayrıca savaşları desteklemenin bazı durumlarda annelerin makbullük skalasını da yükselterek onların iktidar alanlarını genişlettiği de gözden kaçırılmalıdır. Buna rağmen bazı barış inşası süreçlerinde bazen savaşlardan ve çatışmalardan etkilenen mağdurlar olarak bazen de barış inşası süreçlerin aktif bileşeni olarak bu süreçlere dahil olabiliyorlar. Ancak barış inşası süreçlerine aktif dahil olmak isteyen çok sayıda kadına da fırsat verilmelidir.

Azımsanamayacak sayıda kadın barış inşası süreçlerin aktif bileşeni olmak için istekli olsa da hakikat komisyonlarında yeterince katılma imkânına sahip olmadıklarına dikkat çeken çalışmalar var. Kadınların hakikat komisyonlardan bazı hallerde dışlandıklarını, dışlanmadıklarında da kadınların savaş veya şiddetli çatışma sırasındaki deneyimlerinin yalnız erkekler ile ilişkiler üzerinden ele alınmaya çalışıldığı belirtiliyor. Kadınların onların özellikle cinsel nesneleştirme, çocuklaştırma ve sessizleştirmeyle başa çıkmaya dayalı kendi hikâyelerini anlatma imkânı sağlanmadığı ifade ediliyor. Hatta Doğu Timur gibi yerlerde komisyonların kadınlara hiç ulaşmadığı bu komisyonların kapsayıcılık bakımından ciddi eksiklikleri olduğuna işaret ediliyor. Buna rağmen kadınların bu komisyonlarda cılız da olsa farklı anlatıların dile getirilmeye başlamasının bile sessizlik kırılması için başlangıç olduğu, sessizlik kırılmasına başlanmasının da alternatif anlatılar etrafında toplumsal hafıza oluşmasına katkı sağlayarak, hatırlama kültürüne kısmen de olsa alan açabileceği gözden kaçırılmamalıdır.

İlknur Burcu Keser: Toplumsal hareketlerde “anne figürü”nün özellikle kayıp yakınlarının mücadelesi, savaş karşıtı hareketler ve barış inşa süreçleri içinde güçlü bir siyasal özne olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Ancak bu durum aynı zamanda bir gerilim de barındırıyor: Annelerin tanıklıkları ve acıları hakikat komisyonları ya da geçiş dönemi adaleti mekanizmalarında merkezi bir rol oynarken bu tanıklıkların kimi zaman yalnızca “anne kimliği” üzerinden meşrulaştırıldığı ve böylece kadınların siyasal özneleşmesinin yeniden annelik rolüne indirgenebildiği eleştirileri de dile getiriliyor. Örneğin bazı kadınlar, Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu önünde kendilerinin mağduru oldukları ihlallerden ötürü değil; fakat başkalarının oğullarına ilişkin annelik rollerinden kaynaklanan sebeplerle yer almıştır. Sizce anneliğin bu tür mücadelelerde mobilizasyon kaynağı haline gelmesi gerçekten dönüştürücü bir siyasal güç mü yaratıyor yoksa kadınların kamusal alandaki sözünü yine belirli bir makbul annelik çerçevesi içinde tanıyan sınırlı bir meşruiyet alanı mı üretiyor? Bir anne, barış inşa sürecinde anlamlı bir özne olabilmek adına belirli davranış kalıplarına uymak veya ne olursa olsun barışı savunmak zorunda mıdır? Bu gerilimi hem hukuki hem de siyasal açıdan nasıl değerlendirmek gerekir?

Olcay Karacan: Makbul annelik standartları karşımıza sadece barış dönemlerinde veya savaş dönemlerinde ortaya çıkıp geçiş dönemlerinde buharlaşmaz. Makbul annelik standardı hemen her topluluk toplulukların beklentilerine göre şekillenir. Bazen çatışmaları cansiperane desteklemesi kadınlardan barış inşası süreçlerinde barış güvercinine dönüşmesi beklenebilir.  Bu barış inşa sürecinde anlamlı bir özne olabilmek için ilk önce toplumun isteğiyle değil kendi arzusuyla bu sürecin parçası olmak ve kendi perspektifini ortaya koymak isteyenlere ister anne kimlikleriyle isterlerse anne kimliğini içerecek ya da içermeyecek biçimde uygun gördükleri kimlikleriyle bu süreçlere aktif katkı sağlamalarına alan açılmalıdır. Barış inşası süreçlerine sadece gönüllü katılım anlamlı bir siyasal özne olma anlamına gelir. Hiç kimse barış inşası süreçlerine zorunlu olarak katılmamalıdır. Barış inşası süreçlerine ancak gönüllü katılım barışın negatif barışla sınırlı kalmayıp pozitif barışa evrilmesine alan açar. İşin gerçeği özellikle çatışmalarda çocukları ölmüş veya çocukları çatışmalarda zarar görmüş annelerin barış inşası süreçlerini ister desteklesin ister desteklemesin acılarını öfkelerini sansürsüzce ifade edebilecekleri ortam sağlanmalıdır. Acılarının anlaşıldığı hissi insanların acılarını gerçekten hafifletir. Acıları hafifleyen insanların en azından bir kısmının zamanla süreci kabullenmeleri dahi mümkün olabilir. Ayrıca acıların ifade edilmesi ve acılarını ifade edenlerin çatışmanın farklı taraflarından da muhatap bulabilmesi toplumların acılarda bölünmesini de azaltabilir. Zaten acılarda bölünme en tehlikeli bölünmedir. Barış inşasını desteklemeyenlerin de acıların anlaşılması acılarda bölünmemek için gereklidir.

Berkay Çakıralp: Fiona Ross’un, Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonunun açtığı duruşmaların ilk beş haftasına ait 204 ifadeyi ele alan çalışmasıyla ifadelerdeki olayların yalnızca yüzde 13’ünün doğrudan kadınlara ilişkin olduğu tespiti gibi hakikat süreçlerinde kadınların göz ardı edildiği örnekleri çoğaltmak mümkün. Güney Afrika’daki apartheid rejiminin ırk temelli bir ayırımcılık öngördüğü düşünülerek bu tablo garip karşılanmayabilir. Fakat apartheid rejiminin de cinsiyetlendirilmiş bir rejim olduğuna ilişkin sağlam kanıtlar pekâlâ bulunabilir. Bu durumda annelik deneyiminin hakikat süreçlerinde hak ettiği karşılığı bulması için dönüştürücü adalet kapsamında neler önerilebilir?

Olcay Karacan: Hakikat komisyonlarına çatışmalardan zarar gören herkes ulaşamıyor. Sınırlı sayıda insan bu komisyonlara erişebiliyor. Ancak kadınlar daha da az erişiyor. Dolayısıyla annelik deneyimin bu süreçlerde hak ettiği karşılığı bulması şunlar yapılmalı dersem çok gerçeklikten kopmuş olurum. Zaten hakikat komisyonları çok ağır insan hakları ihlalleri karşısında hukukun üstünlüğünün zayıf olduğu ve hukuki süreçler bakımından yargı kapasitesinin yetersiz olduğu durumlarda cezalandırma yoluna gidilmesiyle ilgili zorluklar nedeniyle çaresizlikten ortaya çıkmıştır. Aslında bu komisyonlar işlenen suçların kabul edilmesi ve bu suçlarla ilgili hesap verilmesi, mağdurların ve hayatta kalanların gördükleri zararın tanımasını teşvik edilmesi için getirilmiş alternatif bir geçiş dönemi adaleti mekanizmasıdır.

Aslında bir taraftan hakikat komisyonları da dahil olmak üzere geçiş dönemi adalet anlayışının ciddi insan hakları ihlalleri yapanların cezasız kalmasına yol açarak cezasızlık kültürün devamına yol açacağı ileri sürüldüğü gibi diğer taraftan da hakikat komisyonları vs. büyük ve sistematik şiddet uygulayan faillerin cezalandırılmasına yönelik olarak cezasızlık iklimi kıracak biçimde ceza yargılamalarına zemin hazırlayabileceğini de iddia edilmektedir. Bence geçiş dönemi adalet uygulamaları her daim cezalandırıcı adalet anlayışını dışarıda bıraktırmayı gerektirmemesine rağmen bu komisyonların sınırlı ama önemli bir işlevi olduğu gözden kaçırılmalıdır. Zaten geçiş dönemi adaleti uygulamalarının ister özel mahkemeler biçiminde, isterse hakikat komisyonu ister anma ister zarar tazmini gibi hangi yöntemle yapılırsa yapılsın faillerin fillerini tamamen cezalandırılmasını içermediği gibi, mağdurların da tüm ihtiyaçlarını karşılamaz. Buna rağmen hakikat komisyonları devletle toplum arasında geçmişle hesaplaşmaya yönelik iyileştirici (sağaltıcı) bir ilişki kurulması ve insan hakları ihlallerinin toplumun ortak geleceğinde tekrar yaşanmayacağına dair umudu canlı tutması bakımlarından önemlidir. Ancak hakikat komisyonlarının toplumun iyileşme sürecine katkı sağlayabilmesi için sadece mağdurların değil, faillerin de kendi yaptıklarını ifade etmeleri gerektiği gözden kaçırılmamalıdır hem faillerin hem de mağdurların iyileşebilmeleri için insanların başına gelenleri, uğradıkları veya yaptıkları haksızlıklara ilişkin olarak ne zaman, nerede, nasıl gibi olgusal hakikatlerin komisyona ifade edilmesi de yeterli değildir.  Ayrıca mağdurların acılarını yaşayış biçimlerine ilişkin bireysel öykülerini, yani onların anlatısal hakikatlerinin komisyonlarda anlatmaları acıların insani boyutunun su yüzüne çıkartacağı için alternatif anlatılarla toplumsal hafızanın canlanacaktır.

Her ne kadar bu komisyonlara pek çok ülkede kadınların erişimine dair problemlerin farkında olsak da bu komisyonlar barış inşası sürecinde ülkemizde de yeniden gündeme geldiğinde anne olsun ya da olmasın bu komisyona kadınların sadece fiziki erişimini sağlaması yeterli değildir. Ayrıca hakikate ulaşma sürecinin en az hakikati oluşturma kadar önemlidir. Toplumun iyileşme sürecinin başlaması için yaşanılan acıların açıkça tanınması ve onaylanmasına dayalı sağaltıcı (iyileştirici) ve onarıcı hakikate de alan açar. Bu çerçevede her tek kişinin yaşadıklarının ciddiye alınarak onaylanması, acının gerçek ve dikkate değer olduğunun kabulü anlamına geleceği için sadece tek tek kişilerin değil, tüm toplumun iyileşmesine (sağaltılmasına) zemin hazırlar. Ayrıca anlatısal hakikatlerin dile getirilmesi veya çok farklı kişi ve grupların birbirleriyle etkileşime geçerek deneyim paylaşımı yapmalarının toplumsal veya diyaloğa dayalı hakikati oluşturabileceği ve bu diyaloğa dayalı hakikatin komisyonlarca etkili bicinde dinlenerek bu sürecin iyi yönetilebilmesinin toplumların yaşadıkları geçmişten kaynaklı bölünmüşlüklerinin aşılmasına destek olur. Dolayısıyla bu komisyonların öncelikle kadınların öfkelerini acılarını ve diğer yaşadıklarını onları yargılamadan anlayarak dinleyecek kişilerden oluşturulması elzemdir. Bu komisyonların her ne kadar kurumsal boyutu olsa da bu komisyonların çalışmalarını insanlar yürütecek. Ayrıca sadece bu komisyonlara sadece acılarını dökmek için pasif konumda katılmak isteyenler olabileceği barış inşasına aktif katkı sağlayacak özneler olarak katılmak isteyenler de olacaktır. Burada kadınların tercihlerine saygı gösterilerek; onların annelik kimliğini önceleyerek ya da öncelemeyerek katılıp katılmamaları hususu kendi iradelerine bırakılmalıdır. Ancak her halükârda annelerin anlatısal hakikatlerin dile getirilmesi özellikle de çatışmanın farklı tarafında yer alan annelerin kendi hakikatlerini anlatarak birbirleriyle etkileşime geçip deneyim paylaşımı sürecinin diyaloğa dayalı bir hakikati oluşturabileceği ve bu diyaloğa dayalı hakikatin komisyonlarca etkili biçimde dinlenerek bu sürecin iyi yönetilebilmesinin acılarda bölünmeyi azaltmaya katkısı göz ardı edilmemelidir.

İlknur Burcu Keser: Hakikatin ortaya çıkarılmasının yalnızca tarihsel değil aynı zamanda hukuki bir mücadele alanı olduğu düşünüldüğünde, hakikatin hukuk aracılığıyla kanıtlanması ile kamusal alanda tartışılması arasında nasıl bir ilişki ve gerilim görüyorsunuz? Tarihsel hakikat ile adli hakikat arasındaki ayrım nasıl yapılmalı?

Olcay Karacan: Biraz önceki sorunuza cevap verirken de Mithat Sancar Hoca’nın Unutma Kültüründen Hatırlama Kültüre isimli kitabında Hoca’nın olgusal hakikat ve anlatısal hakikatler ve diyaloğa dayalı hakikatler arasında kurduğu bağlantıyı kullanarak bu soruya cevap vermeye çalışacağım. İnsanların başına gelenleri, uğradıkları veya yaptıkları haksızlıklara ilişkin olarak ne zaman, nerede, nasıl gibi olgusal hakikatler adli hakikat olarak düşünebileceği gibi mağdurların acılarını yaşayış biçimlerine ilişkin bireysel öykülerini, yani onların anlatısal hakikatleri de tarihsel hakikat olarak nitelendirilebilir. Tarihsel hakikatler yani anlatısal hakikatlerin serbestçe anlatılabilmesi acıların insani boyutunun su yüzüne çıkartacağı için toplumsal hafızanın canlanmasına katkı sağlayacaktır. Ayrıca anlatısal hakikatlerin dile getirilmesi veya çok farklı kişi ve grupların birbirleriyle etkileşime geçerek deneyim paylaşmaları diyaloğa dayalı hakikati oluşturacaktır. Diyaloğa dayalı hakikatin kamusal alanda kısmen de olsa belirleyici olması hatırlama kültürüne alan açar. Hazır bu söyleşiyi yapıyorken Berkay Çakıralp Hoca’nın yüksek lisans tezindeki anlatıya dikkat kesilmenin hukuk üzerinde ifşa edici ve dönüştürücü etki yaratma potansiyeli olduğuna ilişkin ifadesi önemlidir. Anlatıya dikkat kesilmek acılarda bölünmüş toplumlar için ortak gelecekte geçmişte yaşan acıların tekrar etmeyeceğine ilişkin umudu canlandıracağı için toplumsal bütünleşmeye de katkı sağlar. Bu aslında hakikatin hukuk aracılığıyla kanıtlanması ile kamusal alanda tartışılması arasında ufak tefek gerilimlere elbette yol açabilir. Ancak hakikatin kamusal alanda tartışılması hukuk aracılığıyla da adalet arayışını güçlendirir. Ayrıca hakikat komisyonlarında açığa çıkan bilgiler faillerin cezalandırılmasına yönelik olarak cezasızlık iklimi kırılmasına da alan açabilir.

İlknur Burcu Keser: Devletlerin güvenlik söylemi çoğu zaman kayıp, zorla kaybetme veya savaş suçları gibi ağır insan hakları ihlallerinin tartışılmasını sınırlandırabiliyor. Bu bağlamda güvenlik bürokrasisinin hakikatin ortaya çıkarılması süreçlerindeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Olcay Karacan: En zor soru da bu sanırım. Yine Mithat Sancar Hoca’nın kitabından kopya çekerek bu soruya cevap vermeye çalışayım. Hoca’ya göre “…Her insanın ve her toplumun bir geçmişi vardır; bunun yanında bir de geçmişle bir ilişkisi. Bireyler ve toplumlar ya geçmişlerini ya geçmişlerini hesaba katarak onunla ilişkilerini karşılıklı etkileşim içinde kendileri biçimlendirirler ya da geçmiş kendisi harekete geçer, takip eder, bugünü işgal etmeye çalışır. Geçmişi görmezden gelme tutumunda diretildikçe geçmişin bugün üzerindeki etkisi artar; bir süre sonra bugün, korkulan ve kaçılan geçmişin bir ürünü haline gelir.” Tam da bu nedenle kayıp, zorla kaybetme veya savaş suçları gibi ağır insan hakları ihlallerinin tartışılması insanları bu ihlallerin bir daha yaşanmayacağına dair güvende hissettireceği için toplumu bütünleştirecektir. Bizim ülkemizdeki barış inşası sürecinin üçüncü ülkeler veya başka gruplar üzerinden değil aracısız doğrudan yürütülmesi ve tahmin ettiğim kadarıyla bu sürece güvenlik bürokrasinin ikna olmuş olması, güvenlik bürokrasine geçmişle hesaplaşmanın sadece yaraların sarılması için değil ayrıca geçmişle hesaplaşmayı kısmen de olsa başarmış ülke örnekleri de ortadayken ortak geleceğin kurulmasındaki rolünün iyi anlatılabilmesi için de bir şans olabilir. Ben burada diyaloğa dayalı hakikatin bütünleştirici gücüne bir kez daha vurgu yapmak istiyorum.

İlknur Burcu Keser, K. Berkay Çakıralp: Toplum ve Ütopya’ya zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

 

Etiketler : Eleştirel Annelik, Eleştirel Hukuk, İlknur Burcu Keser, K. Berkay Çakıralp, Olcay Karacan

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.