“Bir çocuk umursamazlığıyla ölüme meydan okur. Bu yüzden onun başlattığı bu şarkı, yaşamı savunmada, sonsuzca sürecektir.”
Adnan Özyalçıner / Cumhuriyet, 25 Ocak 1983
Ergin Günçe, 12 Şubat 1938’de Giresun’da doğdu. Dünyaya gelişi, Türkiye’de; edebiyat, akademi, halk ve en önemlisi gençlik çevreleri için bir uğurdu.
Dostu, müvekkili, cezaevi arkadaşı olduğu Uğur Mumcu “Bu satırları Ergin Günçe için yazılmış bir ölüm ilanı ya da talihsiz bir tabutun önüne konmuş bir dost çelengi olarak da görebilirsiniz” diyerek şu cümleleri yazdı:
“Kafasının içi, bir yandan ekonometri biliminin aritmetik gerekçeleriyle, bir yandan da duygu pınarlarından fışkıran dizelerle doluydu. Matematikle şiirin, ekonomi ile edebiyatın kesiştiği bir nokta varsa eğer, Günçe işte o noktadaydı. Ve bu noktaya, edebiyat dünyasındaki kır çiçeklerini devşire devşire gelmişti.”
Ergin Günçe, çok iyi bir matematikçi ve çok iyi bir edebiyatçıydı. Ters düştüğü tek matematik, içinde yaşadığı toplumun değerler matematiğiydi. “Ortalama adam”, “düzen insanı”[1] olmadığı için yaşamı boyunca pek çok bedel ödedi. Tam üç kez ders verdiği üniversiteden uzaklaştırıldı, hapse girdi, uzun süre eserleri basılmadı; dışlandı, yok sayıldı, yok edilmeye çalışıldı. Fakat hiçbirinde umutsuz kalmadı. Karşı karşıya bırakıldığı her çaresizliği, kendine yöneltilen her mızrağı fırsat bildi; kürsüde anlattığı bir derse çevirdi, toplumu sıralara oturttu ve şu cümleleri tahtaya yazdı hapse girdiğinde:
“Her aydın hapse girmelidir,
Halkı tanımak, devleti görmek için.”[2]
Kitapları basılmadığında, şiirleri yıllarca fotokopilerle çoğaltılarak okunmuştur. ‘Fotokopilerde yaşayan şair’ olarak bilindiği o yıllarda hissettikleri ve maruz kaldığı zorbalık şiirlerine yansımıştır:
“Ben kimbilir kaç alfabe unuttum
Göğsümde bir dalgınlık var.”
“Göğsümün çanı duyulmaz olur
Bunu artık kimseye bildiremedim.”
Ergin Günçe, Siyasal Bilgiler mezunuydu, şiir ve edebiyat hayatında hep vardı. İşine, istatistiğe, ekonomiye büyük bir merakla tutkuluyken, diğer yandan şiirleri hiç hayatından çıkarmadı. Akademik kariyerine, 1960’da ODTÜ İdari Bilimler Fakültesinde asistan olarak başladı. 1964’de, Londra’da ekonomi dalında yüksek lisansını tamamladı, ODTÜ’ye geri döndü. Üç yıl sonra Sorbonne’da doktora çalışmasına başladı. Çeşitli nedenlerle birkaç kez ara vermek zorunda kaldı. Nihayetinde yeniden Türkiye’ye dönerek İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde doktorasını da tamamladı. 1974-1979 yıllarında Fransa ve Almanya’da çalıştı. 1980’de yeniden Ankara’da, ODTÜ kürsüsündeydi.
Ergin Günçe’nin akademik kariyerinde de çalışma hayatında da yurt dışı hep vardır. İngiltere, Fransa, Almanya gibi önemli Avrupa ülkelerinde eğitim ve iş imkânına sahip olmuştur. Fakat yurt dışına her gidişinin bir dönüşü vardır. Bu ülkenin pek çok aydını yurt dışı tecrübesinin dışında tutulamaz lakin şöyle bir hususa dikkat çekmekte fayda var; yeni kurulan genç cumhuriyete katkı sağlamak üzere; yurt dışında eğitim almak için devlet tarafından hibelenen genç aydınlar arasında öncelikli olan bürokrat ve fabrikatör çocukları amaçlarına ihanet ederek düzenlerini yurt dışında kurup hayatlarını orada geçirirken, Ergin Günçe gibi öğretmen ebeveynlerin, memur ailelerin, binbir zorlukla taşrada var olmaya çalışan ailelerin çocukları, neden ısrarla bu topraklara geri döndüler? Bu dönüşlerin bir anlamı olmalı.
Var.
Türkiye’nin entelektüel kimliği içerisinde vatanseverliğini eritmeyen evlatları için geri dönmek, bir “memleket meselesi”ydi. Memleket haricinde her şeyi kurtarmak için uğraşan siyasilerin başta olduğu bir memleket meselesi.
1961’de evlenmişti Ergin Günçe. Bir oğlu vardı, adı; Dadal. Öyle düşkündü halk edebiyatına; Dadaloğlu’na, Karacaoğlan’a, Köroğlu’na, Pir Sultan’a… Oğlu Dadal Günçe bir röportajında anlatıyor isminin hikâyesini:
“Divan ve halk şiirine meraklı, özellikle de çoğu yönüyle yoksul kalmış Anadolu’nun derin edebiyatı onu çok çekiyor. Yunus, Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu, Pir Sultan… Üstelik üçü isyankârdır bunların, biliyorsunuz. Dadaloğlu okurken, bir deyişinde Yine Tuttu Gavur Dağı Boranı’nda şöyle diyor:
‘Ağlayı ağlayı Dadal’ım söyler
Vefasız dünyayı garip kul n’eyler
Bir yiğidi bir kötüye kul eyler
Şimden sonra yaşaması güç oldu’
Burada Dadaloğlu’nun kendisine Dadal dediğini görünce, merak ediyor “Dadal ne demek” diye. Yiğit anlamına geldiğini öğreniyor ve ismim oradan geliyor. Bunları bana masal anlatır gibi anlatmıştı ben çocukken.”[3]
Ergin Günçe çok iyi bir babaydı. Oysa çocukluğundan itibaren dizelerinde kendi babasının açtığı yaraları sarmaya çalışıyordu. O dizelere bir örnektir “Çocuklar İçin Faşizm”[4] şiirinin ilk dizeleri:
“Faşizmi çocuklar da anlayabilir
Dayak yemektir serseri bir babadan
Karanlık odaya kapatılmaktır
Hakkını istemekte direttiğin zaman
…”
Faşizmle, kapitalizmle, kamu düzeniyle şiirle en iç içe olduğu yıllarda uzun uzun haşır neşir oldu. Şiirine katık etti her birini, “Saçmasapan Bir Şiir”[5] adını koyduğu müthiş mantıklı şiirinde “Kamu düzeniyle aramda fark var” dedi ansızın, ‘Kedi Pepik’ten, ‘Çuv Köpek’ten, Kafkaslardan, Çerkeslerden, maymundan türemekten bahsederken iki boş satırın arasına iliştiriverdi cümleyi.
Öldürülen öğrencilerine “Kış Dörtlükleri”[6] yazdı:
“İri puntolarla vurulan öğrencilerim
İnce bir sıtmayla geliyor güz
Kırmızı suratımı siliyor yağmur
Zaman birdenbire kısalıyor”
…
“Saat 19 haberlerinde Taylan Özgür’ü vurdular
Bütün yanaklarım sapsarı
Güneş, aklında tut bunları
Matematik, hesapla bunları”
Öğretim görevlisi olduğu yıllar, hareketli yıllardı. Yargılanan, gözaltına alınan pek çok isim, üniversitede gelişen olaylar, Balyoz Harekâtı[7]… Günçe de Balyoz Harekâtı neticesinde gözaltına alınan isimlerdendi. Öğrenci eylemleri gerekçe gösterilerek yargılanmıştı.
Ergin Günçe’nin siyasi kişiliğini en iyi tanımlayan isim; Ankara Adliyesinde avukatlığını yapan, Yıldırım Bölge Tutukevinde onunla birlikte yatan dostu Uğur Mumcu’dur:
“12 Mart 1971 öncesinde öğrenci eylemleri nedeniyle yargılanmıştı. Şiddete, teröre, boykota, işgale hiç taraftar değildi, bilirdim. Ama nedense, adı hep böyle olaylara karışırdı. Marksizmin tabu sayıldığı dönemlerde göğsünü gere gere Marksist olduğunu söylerdi. Marksizmin insandan insana değişen çeşitli yorumları karşısında ben, Günçe’nin öyle ideolojik fetişizm kokan bağnaz bir Marksist olduğuna hiç inanmamıştım. Günçe, olsa olsa insancıl duygulardan kaynaklanan ve belki yeryüzünde henüz örneği bulunmayan bir ütopik sosyalizm özlemcisiydi, o kadar!”
Ergin Günçe şiirinin bir ufuk çizgisi vardır. Bu ufuk çizgisi; onun şiirinin temasını, içeriğini, matematiğini ikiye ayıran çizgidir. Günçe’nin edebiyat camiasına dâhil oluşu, yerli edebiyatta İkinci Yeni çağına tekabül eder. İkinci Yeni’nin jönlerinden Cemal Süreya ile bizzat tanışmaktadır. Onun şiirindeki ufuk çizgisini keşfeden de Cemal Süreya’dır.
Çocuklar ve ölümler, Günçe şiirinin mihenk taşlarıdır[8]. Şiirinin denizde süzülen kısmında da, gökyüzünün kızıllığıyla bir araya geldiği noktada da mihenk taşları varlığını sürdürür.
Günçe şiirinin ilk aşaması, yani denizde süzülen tarafı; bir yanıyla İkinci Yeni’den izler taşır. Dili, imgeleri, anlatımı şiire “İkinci Yeni şiiri” dedirtir. Bu yıllarda (1961) Cemal Süreya ile Papirüs’ün ilk sayılarını (dört sayı) çıkartır. 1964’te ise “Gencölmek” adını verdiği ve “Genç Ölmek” telaffuzuna sinir olduğu ilk şiir kitabını çıkarır. Gencölmek, İkinci Yeni içerisine alınacak bir eser kimliğindedir. Çocuk ve ölüm temaları şiirlerde adeta el ele, kol koladır. Örneğin der ki;
“O kadar çocuktu ki ölürken
Okuldaki bir şarkıya başladı”[9]
Dizelerden anlaşıldığı gibi ölüme karşı çıkar bir yanıyla, diğer yanıyla çocuktur ölürken. Son nefesinde yaşamı fısıldar. Ölümden korkmaz, yaşamı iteklemez. Ölüme doğru yol alırken, yaşamı da heybesine atar.
Şiirinin gökyüzünün kızıllığıyla bir araya geldiği kısım ise Günçe’nin hayatı değiştirmekten dünyayı değiştirmeye evrildiği noktada başlar. Bu şiirler kanlıdır, düşüncelidir, isyankârdır, devrimcidir, siyasidir, Marksisttir. Fakat bütün bu doludizginliği kalemi tutan ellerin bilgeliği dizginler. Ortada öylesine bilge bir tavır vardır ki, Cemal Süreya Günçe’ye dair yazılan her müsveddede kendine yer bulan şu tanımı yapar:
“Bir savaşçı gibi değil de, bütün hesaplarını vermiş eski bir uygarlık gibi konuşmaktadır.”
Günçe şiirinin bu kısmı çeşitli dergilerde tek tek yayımlanan şiirlerden oluşur. Bu şiirler 1988 yılında, Gencölmek de içine alınarak “Türkiye Kadar Bir Çiçek” adıyla toparlanır ve tek bir kitap olarak yayımlanır. Günçe’nin bütün şiirleri 160 sayfalık bu kitaptadır. Kitabın son sayfasında ise Dadal Günçe’nin şu satırları yer alır:
“Oğlundan Ergin Günçe’ye
Veda Şiiri
Pencereden dışarıya bir göz attım
Yağan karı gördüm
Genç yaşta yitirilenler için yazdığı
Ağıtın başını anımsadım
Ay mıdır kar mıdır pencereden
Boğulmuş çocukları martılara taşıyan
Kolay değil bu
Bana sevmesini öğreten insanı yitirdim…
Dadal Günçe – Cumhuriyet / 25 Ocak 1983”
Ergin Günçe 16 Ocak 1983’te Libya semineri dönüşünde Esenboğa uçak kazasında vefat etmiştir. Ondan geriye kalanlar arasında, adeta yaşama veda ettiği son şiiri “Kalbim Emekçi Bir Avcısın Ormanda” da vardır.
“Kalbim, bu sessiz sonbaharda
Bugünkü atlaslara inanma sakın
Düz bir tepsidir dünya
Yolun sonuna ulaştın artık
Güzel bir durum kıyısındasın.
***
Bir kırmızı fenersin bir hayli dokunaklı
Uzayan kar tipisi altında
Kalbim, dağların kaybolmuş senin
Kurtlar falan inmiştir bembeyaz ovalara
Bir ağlayışı sustuğun belli
Şarkılarını söylerken
***
Kalbim, göller bölgesindesin
Ne olur gölgeli yollardan yürü
Başında bir şapka güneşten sakın
Gözlerinden okuyorum acını
Bir aile yangınında testilerin kırılmış
Kavrulmuş gitmiş sanki çocukların
***
Kalbim benden hatırlısın bilgeler arasında
Avcısın, çünkü bir orman içindesin
Sulardan içiyorsun, meyvelerden yiyorsun
Tırmanmak istiyorsun bir tepe daha
Güleçsin nedense bir çocuk gibi
Köpeğine gençliğini anlatıyorsun
***
Güneş bir portakal çığlığıyla battı
Tutukluk yapıyor kırma tüfeğin
Derme çatma kulübenden uzaksın
Kalbim bir telgraf çek kendi kendine
Seni bekliyor son yolculuğun
Tenha bir istasyonda
***
İlk karakola teslim ol ya da
Köpeği bir dostuna emanet bırak
Ormanda bir köşeye göm fişeklerini
Anıları bir müzeye gönder istersen
Bunca yıl yaşadın yakalanmadın
Güzel suçlar işledin bir tarih oldun artık
Eğer bana sorulacak olursa.
***
Her hüznü her sevgiyi ayakta alkışladın
Gül kökünden bir pipo
Bir yasemin ağızlık
Yadigâr kalsın bezirgânbaşı
Tüm avcılara yadigâr kalsın.”
[1] Ergin Günçe’nin tanımlarıdır.
[2] Pi Sayısı ve Özgürlük, Ergin Günçe, Edebi Şeyler Yayınları, 2018.
[3] Şirvan ERCİYES, Dadal Günçe ile Söyleşi, 2018.
[4] Ergin GÜNÇE, Türkiye Kadar Bir Çiçek, Can Yayınları, 1988.
[5] Ergin GÜNÇE, Türkiye Kadar Bir Çiçek, Can Yayınları, 1988.
[6] Ergin GÜNÇE, Türkiye Kadar Bir Çiçek, Can Yayınları, 1988.
[7]12 Mart Muhtırası sonrası kurulan hükümetle başbakan olan Nihat Erim’in, anarşi ve teröre karşı 22 Nisan 1971 günü TRT’de yaptığı konuşmada, “Alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına hemen inecektir.” açıklamasıyla ülkedeki sol örgütlere karşı başlatılan ve bu örgütlerle bağlantılı-bağlantısız sola karşı yapılan tutuklama, işkence, yargılama ve cezalandırmaları kapsayan harekâttır.
Fakir Baykurt‘tan Yaşar Kemal‘e, Mümtaz Soysal’dan Uğur Mumcu‘ya, Samim Kocagöz‘den Muammer Aksoy‘a, Tarık Zafer Tuna’ya kadar birçok yazar ve bilim insanı gözaltına alınmıştır.
Harekât kapsamında İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere altı ilde sıkıyönetim ilan edilmiştir. TİP ve DİSK vakit kaybedilmeksizin kapatılmış, binlerce solcu gözaltına alınarak işkence ve sorgudan geçirilmiştir. Kitaplar yasaklanıp topluca yakılmış, grev ve lokavt yasaklanmış, basına geniş çaplı sansür uygulanmıştır, Akşam ve Cumhuriyet gazeteleri kapatılmıştır.
[8] “Ölüm ve çocuk onun şiirinin bel kemiğidir.” (Cemal Süreya)
[9] “Sarışın Ağıt” şiiri, Gencölmek.
**Yazıda gözümden kaçan bilgi hatasını incelikle düzelten Dadal Günçe’ye teşekkür ederim.


