Skip to main contentSkip to footer
SinemaSosyoloji

Heyula: Bir Gençlik Sanrısı | Dursun Can Şimşek

Heyula, Beşinci Abbasağa Film Festivali’nde gösterilmişti. Oğuzhan Karahasan tarafından yazılıp yönetilen film, ortak belleğimizin izini süren bir gündüz düşü. Daha doğrusu bir gündüz kâbusu. Son yirmi yılda bu topraklarda genç olmuş herkesin muhatabı olduğu krizin rahatsız edici bir projeksiyonu. Yaşadığı şehirden okumak için ayrılmış, gidip gelmek ya da geri dönmek zorunda kalmanın ne anlama geldiğini birinci şahıs gözünden anlatıyor film. Henüz açılış sahnesiyle birlikte başat gerilim unsuru olarak kullanılan baba tarafından aranmanın yarattığı etki, asla çalmayan, çalması istenmediği için sessize alınan bir telefonun rahatsız edici titreşimiyle kendi kendini somutluyor.

Aile, geleneğin yarattığı ve yaratmak zorunda olduğu bir kurumdur. Malzemesi organik olsa bile varlığı inorganiktir. Bu organik varlık elbette insandan başkası değil. Onun var edildiği edimin yani doğumun amacı ailenin kendini sürdürmesi ve tekrar tekrar var etmesi için temel teşkil eder. Çocuksuz bir çift yalnızca bir karı kocadır; potansiyel bir aile. Aile olma potansiyeli taşıyan akredite edilmiş bir birliktelik anlamına gelir. Patriyarka bu sebeple birbirine aşık iki insanı aile saymaz. Bu ihtiyaç sonucunda var olmak zorunda bırakılan çocuk bir arzunun değil bir ihtiyacın mahsulüdür. Çocuk bu ihtiyacın yarattığı gerilim içerisinde birey olmanın krizini yaşar. Bu kriz talep edilmeyen ve seçme şansı sunulmayan bir geleceğin yarattığı duygusal manipülasyonla kendini onlarca yıl var eder. Çatışmaysa bundan daha uzun sürer. Toplum bu çatışmanın nihayete erdiği noktayı umursamaz ya da bunun için endişelenmez. Çünkü birey her koşulda ailenin sindirimi başlattığı ve sermayenin dışkılamasıyla nihayete erecek bir yaşam seyrine mecburdur. Bu kaçınılmazlığın içerisinde istisnaların varlığı birçok farklı kurum ve normla engellenmeye çalışılır.

Kır bunu daha feodal bir düzlemde gerçekleştirirken kentte meydana gelen aile yapısı daha geçirgendir. Çünkü toplumun kurumsallığı kentin sokaklarında gündelik yaşama sirayet etmiştir. Kentte devletin ve sermayenin kurumları tüm ihtişamıyla yükselirken gündelik yaşam pratiklerinin en kılcal noktalarına dek sızmıştır. Dolayısıyla ailenin sindirimi başlatmış olmasıyla ilgilenilir. Fakat kır bu noktada kendini daha sabit bir noktada harekete geçirmek zorundadır. Burjuva aile prototipinin genişleyen ihtiyaçlara yeterli cevabı verememesi kente ait olmayan bizler için daha girift bir çelişkinin var olması anlamına gelir.

Kent sakini için çocuk belirlenmiş bir ev içi alandan yine kurgulanmış mekanlara aktarılan bir mikro yetişkindir. Bu sebeple dış dünyayla olan bağ olabildiğince kısıtlı tutulur. Ancak taşrada dünyaya gelmiş çocuk doğrudan üretim pratikleriyle ve sınıf çatışmasıyla muhataptır. Bu tanışıklık doğru bir yönlendirmeye ve denetime mecburdur. Çünkü arzu edilen bir potansiyel aile yapıcısı olarak çocuğun geçebileceği elek sayısı kısıtlıdır. Tam da bu sebepledir ki baba figürü feodal aile yapısında iktidarın yekpare bir yansımasıdır.

Bu yapı içerisinde çocuğun büyümesine izin verilmez. Replika bir aile kurmuş olsa bile bu çocuk için baba denen somut iktidar temsilcisinin ölümüyle dahi nihayete eren bir süreç değildir. Mustafa’nın yüzleştiği bu büyüyememe fenomeni onun kentte edindiği henüz tomurcuklanmakta olan öznelliği için en büyük sorundur. Bu sebeple sürekli kontrol altında tutulmaya ve zaten yıllardır yaptığı şeylerin nasıl yapılması gerektiğinin söylenmesine katlanamaz. Çay toplama sahnesinde Mustafa’nın babasına gösterdiği tepki büyüyememekle yüzleşmesinin en katlanılmaz evresinde olmasından kaynaklanır. O’nun kentteki bireysel yaşamının dinamikleri feodal üretim tarzının bütünselliğiyle temelden temele zıttır. Bu yüzden Mustafa ailesinden geç yatar, ayrı yer. Günün bölünmesindeki bu uyumsuzluk üretimin aile içi bir gerilime ve angaryaya dönüşmesine sebep olur. Bu aksama çocuğun erginliğinin yok sayılmasıyla sonuçlanır. Oysa Mustafa tüm bunlara ayak uydursa bile henüz kendini kanıtlayamadığı -askerliğini yapmadığı, kendi parasını kazanmadığı ya da bir aile reisi olmadığı gibi sebepler- için yine de yok sayılacaktır. Dolayısıyla bir çocuk için gerekli ihtimamın sağlanması yine anneye düşer. Annesi O’nun için ayrıca kahvaltı hazırlar, babasıyla arasında bir güvenlik valfi ve arabulucu rolü üstlenir. Annenin denklemdeki görünmez rolü Mustafa’nın en büyük yüklerinden birisidir. O’nu eve hapseder. Filmdeki kahvaltı sahnesinde kahramanımız ekmek arasından menkul kahvaltısını ederken pencereden gelen bir sesle irkilir. Bunun ilk kez olmadığına güvenerek umursamaz ancak babanın hayaleti onu çağırmaktadır. Pencereye yeniden vurulur, bu kez ayağa kalkar ve mutfak penceresinin tülünü aralayarak arkasını dönmüş giden adamın silüetini bakışlarıyla kovalar. Bu sırada pencereden evin dışına geçen kamera açısı nihayetinde Mustafa’nın eve mahkumiyetini sembolize eder. Mustafa oradadır çünkü halen bir yetişkinin temposuna ayak uydurabilecek erginliğe sahip değildir.

Kahramanın bireyselliği var olabilmek için kente tutunmaya muhtaçtır. Mustafa orada birçok şey olabilecekken evde yalnızca bir çocuktur. Hem de bir yetişkinin görevlerinden sorumlu tutulan bir çocuk. Soyut olarak edilgen somut olarak dinamik olması beklenen arafta kalmış bir çocuk. Mustafa’nın uyur uyanık gördüğü kâbus, masa lambasından yayılan rahatsız edici kırmızı bir ışığın haber verdiği kapı gıcırtısı ve bir çift topuğuna basılmış ayakkabının görünmesi film boyunca belli belirsiz izleyiciye gösterilen heyulanın sadece bir parçasıdır. Bu O’nun için ikinci büyük ihlaldir. Özel alanın iktidar tarafından bertaraf edilmesi. Bu sebepledir ki öğrenci yurdundan kurtulmak ister. Çünkü baba ailenin ev içi alanın koşulsuz erişim hakkına sahip tek üyesidir. Onun için kapılar evin sadece kendi istediğinde mahremiyet sağlayan birer parçasıdır. Topuğuna basılmış bu kunduralar özel olana, mahreme yani bireyin soyut varlığına ailenin sarsılmaz bir temsili olarak babanın dahilini sembolize eder.

Baba ile yaşanan tartışmaların ve babanın rolünün gücünün temeli altyapısaldır. Gelirin hiyerarşik yapısı babayı diğer aile üyelerinin temel ihtiyaçlarını karşılayan ve bu üyelerin tüm soyut taleplerinin bu sebeple yok sayılabileceği ya da yok edilebileceği bir konuma oturtur. Babanın Mustafa’ya kendi parasıyla kendine sormadan, izin almadan neler çevirdiğini vurgulaması da bu yüzdendir. Fakat kahramanımız hepimiz gibi bunu umursamaz. Çünkü var olmak için ekmekten daha önemli bir şey varsa o da özgürlüktür.

Özgürlük yalnızca somut olarak bedelinin ödenebileceği bir kavram değildir. Ailenin duygusal manipülasyonları histerik bir somutluğa evrilir. Mustafa ve babası arasındaki tartışmanın sonuçları babanın fenalaşması gibi gerçek bir karşılığı doğurur. Son kez tüm rahatsız ediciliğiyle titreyen telefonun verdiği haber babanın fenalaştığıdır. Mustafa bu haberi alır, kapıyı açar ve attığı ilk adımdan ayaklarının altındaki şey toprak değil çaydır. Hemen ardından yönetmen tarafından parça parça karşımıza çıkarılan heyulanın nihai portresiyle yüzleşiriz. Geleneğin yarattığı bir heyula bu; baba. Mustafa rahatsız edici düşlerinin sorumlusuyla yüzleşir. Aynı zamanda kaçınılmaz bir döngünün karşısında olduğunu da bilmektedir. Karşısında duran sadece O’nun babası değil, babasının babası, babasının babasının babasıdır. Yani Mustafa’dır.

Film bizi hepimizin tanışık olduğu derin bir krizle yüzleştirir. Ailenin hem soyut hem somut yapısını on yedi dakikalık kısacık bir aralığa sığdırır. Gerilim unsurları akış boyunca ustalıkla verilmiştir. Sembolik ögelerin çokluğu genelde kör göze parmak bir durumu yaratır ancak Heyula bu tuzağa düşmemiş. Her şeyden evvel bir izleyici olarak filmle kurduğum bağın müştereklerimiz üzerinden yaratılmış olmasını hayranlıkla karşıladığımı belirtmem gerek. Buna ek olarak film Rize’nin Derepazarı ilçesinde geçmektedir. Seçilen mekanların filmden bağımsız bir biçimde iç açıcı ve huzur verici doğasına rağmen genel gerilim havasını bozamamış olması da bence ayrıca dikkat çekilmesi gereken bir başarıdır.

Çağdaşımız olan yönetmen henüz cevabını veremediğimiz kadim bir soruyla yüzleşmek zorunda bırakıyor bizi. Gelenekten kaçmak mümkün müdür? Onu yok saymak ya da ondan kaçtığımızı sanmak gerçek bir değişimi mi yaratır yoksa yalnızca bir illüzyonu mu? Genç yönetmen Oğuzhan Karahasan henüz hiçbirimizin cevabını bilmediğimiz birçok soruyu güçlü bir kurgu ve sembolik bir anlatımla yeniden tartışmaya açıyor. Korku verici hayallerimizin ortaklığının bir teselli olup olmadığına karar vermekse yeni bir yanılgının kapılarını aralıyor.

Etiketler : Dursun Can Şimşek, Heyula, Kısa film, Oğuzhan Karahasan

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.