İnsan kendini felsefesinin korunmasız alanına bilinçli bir biçimde attığında kendiyle arasında hiçbir katman kalmaz. İnancın güvenli sahiciliğini reddetmek övünülür olmaktan çok uzaktır. Dahası bunu bir düello maceracılığıyla yahut toylukla yapanlar sahici olanı yeniden sığınaklaştırır. Kimsesizleştirilmiş ve hiçleştirilmiş tin kendine verilen cehennemi reel olana salar. Kapıları kapamak, pervazları çekmekle ilgilenmez. Bu ilgisizlik gündelik olanı yarar. Rutin bir bağ değil bir zorunluluğa dönüşür yani maskesi düşer. Kurgu pozitifliğini yitirir. Bu psikiyatri için alarm çaldıran bir kopuş, eksen kaynamasıdır.
Dinin anlamı askıya alan mistisizmi, rutini kavrayamaz. Kötü olan kötü olandır. Sabredilmesi gereken bir sınav değildir artık. Sorunların tek muhatabı günümüzün narsist siber öznesidir. Fiber hızlarla katliamlardan, talandan ve tiranlardan kayarak kurtulan özne gerçeğin titanıyla ıssız bir zindana atılır, atılmalıdır da. Çünkü o hakiki olana alçakça ihanet etmiştir. Üstelik bunu yalnızca saniyelerle ölçülebilecek yoz hazları için yapmıştır. Böylece özne daha önce hiç düşünmediği bir yarığın içine düşmüştür.
Etik…
Yalnızlaştırılmış insan kendi içinde sonsuz ve aynı bir döngünün içinde kendiyle karşılaşır. Onu yalnızlaştıran şey yozlaşmış akışkan bir kültürün sinik çelişkileri değildir. Yerel ve küresel anlamda ekonomi-politik bir sınıfsızlaştırma eğiliminin çıktılarından biridir bu.
Günümüz jargonu bireysel bir başarısızlık rejimini yönetimsel rehberliği aracılığıyla tüm siber-kültüre mimetik olarak hâkim kılmıştır. Bu hakimiyetse Agamben’in ‘çıplak yaşamı’nı görünür kılar. Zaman içinde yanan, kaybolan insan gündelik tatmini bir simülasyonda arar fakat bu arayış mitik bir cezaya dönüşür.
Ancak bunun farkında olan yahut bunu bilen kimse yoktur.
Çünkü buna içkin bir anlam mevcut değildir. Bu da cezayı kıssa olmaktan veya ondan kurtulma umudundan meneder. Anlamdan yoksun özne için yeni ve vadedilen diyarlar yoktur. O çağın topraksızıdır. Sınırsızlık ve anonimlik gibi söylencelere (kof söylencelere) kanmış zorba benlik umudunu metalaştırmıştır. Onun payı kendine yaban bir uzamda tatmini aramaktır.
Mutluluk bu özne biçiminde yerini nörokimyasal bir salınıma bırakmıştır. Beyin uyuşturucu etkiye sahip multimedya içerikleriyle sürekli uyarılır. Mesaj bağlamdan kopuktur tıpkı anlamdan arındırıldığı gibi. Oysa özne anlamı bu steril ve yalıtık yerde arar. Bu oksimoron jargonun işidir. Adorno, Sahicilik Jargonu’nda şunları söyler:
“Sahicilik jargonunun sloganları, ilahi bir içeriğe sahip olmadıkları halde ilahi sayılan donuk sızıntılar olarak aura’nın çözülüşünden arta kalanlardır. … Şeyleştirmeye yönelik itirazın, jargonun temsil ettiği itirazın kendisi şeyleşmiştir” (2012: 14).
Aşkın olanın aşılması yani aydınlanmacı hesaplaşmanın metalaşmasının izini sürer Adorno. Bu hesaplaşmanın muhasebesi bugün halen sürmektedir. Jargonun kinik fırsatçılığı sermayenin yeni kültürel kodlarının tedarikçisi haline gelmiştir. Adorno bunun kaynağını göğe yükselenin mutluluk vaadinin sömürülmesi olarak imler.
“Çivilenerek sabitlenmiş ve ışıklar saçan bir tecrit halesiyle çevrelenmiş olan sözcükler, en azından işlev bakımından pozitivist oyun pullarını anımsatır; gasp ettikleri ve kökeni nadir olanın mübadele değerine sahip sayıldığı piyasada olan benzersizlik pathos’u dikkate alınmaksızın efekt kabilinden keyfi yan anlamlar için uygun bulunurlar” (Adorno, 2012: 38-39).
Kapital, Adorno’nun tespit ettiği göğe yükselmiş olanın sömürüsünü halen kullanmaktadır. Biriciklik günümüz öznesini çağırır fakat bu kez tüketim malları üzerinden değil. Siber-özne çağın fırsatlar bolluğuna davet edilir. Bunu ‘herkes yapabilir’ söylemi üzerinden kurgular. Başarı artık herkes içindir. Bu sınırsız düzlemde, sayısız başarı ihtimali -o başarı zenginlikten başka bir şey değildir- orada bir yerlerde duruyor. O halde neden gidip onu almıyorsun? Özgün olmana gerek yok, bilinmezi bilmene de. Tüketici alışkanlıklarını yani algoritmayı biraz olsun doğru okursan satacak soyut ya da somut bir şey yapabilirsin.
Taklit artık utanılacak bir şey değildir; hatta ‘çakma’ da. Öyle ki sistem bunu teşvik eder, bir başarı hikayesi olarak sunulan Marc, Oliver ve Alexander Samwer kardeşler eBay, Airbnb ve Amazon’u taklit ederek, çakmasını yaparak Avrupa pazarına sürüp milyarder oldular ve sonrasında Rocket Internet isimli bir ‘girişim stüdyosu’ kurarak aynı şeyi yüzden fazla şirkete daha yaptılar. Bugün internet ortamında Avrupa’nın en başarılı girişimcileri olarak işaret ediliyorlar. Yani günümüzde başarı tek ölçüt haline gelmiştir. Bunun nasıl yapıldığının bir önemi yok. Hızlı olursan başarırsın. Var olanı kopyala yeter.
Benzer bir eğilim sosyal medya mecralarının gelirlendirme politikalarındaki değişimle birlikte gerçekleşmeye başlamıştır. İzlenmenin yani reklamın her şey anlamına geldiği bu platformlarda artık mikro-influencerlara ve kanallara da gelir modeli geliştiriliyor. Özellikle YouTube’da izlenmesi garanti görünen ve algoritmik avantaja sahip içeriklerden oluşan kanallar, yapay zekanın üretici yetenekleri ve otomasyona dayalı ‘ajan’ yapılarının beklenmedik yaygınlaşması, YouTube izlenmelerine dair ‘altına hücum’ algısını yaratmış durumdadır. Kolay yoldan para kazanmanın yöntemleri olarak gösterilen otonomlaşmış YouTube kanallarının nasıl yapılacağına dair içerikler hatırı sayılır oranda artış göstermiştir. ‘İçerik’ çağımızın doymak bilmez titanlarından biridir. Onu yaratmak ve ondan faydalanmak arzusunda olanlarsa susuzluk hastalığına kapılmış develer gibidirler. Lakin içtikleri şey su değil kendi ruhlarıdır. Üretim bandı, performansın sinsi jargonuyla rutini ele geçirip bütün bir yaşamı sanki siyanürle zehirliyormuş gibi. Duygulanımsallığı benimseyen hatta artık bunun içine doğan günümüzün plastik öznesi, yaşamı hissin akışından menedilmiştir. Onun karakteri uyumla yaratılmıştır. Kabul olmadan hiçbir suni tatmini var edemez, daha doğrusu ona erişemez. Kabul onun için görüntülenme anlamına gelir. Bunu yaratan şeyse uyumdan geçer. Yani algoritmaya uymaktan. Onun denetimsiz ve anlaşılmaz varlığı, uyum arzusunu ve bağımlılığını itaate çevirir.
Bu simyanın izi sürülemez, zira plastik öznenin tarihi yoktur. Onun tarihi dijital ayak izlerinden menkuldür. Gündelik yaşam algoritmik bir pazarlanabilirliğin potansiyelini barındırır. Rutinin sürekli kayıt altına alınması onu insani çizgiden kopararak otomasyonlaştırır. Rutin, algoritma için sınırsız bir içerik alanına dönüşmüştür. Fakat bu bir hammadde temininin ötesinde; tüm rutinlerin algoritmikleşmesi tehlikesini, belki de fenomenini yaratmıştır.
Wellness, rutini resmen gasp eder. Onun insaniliğini ortadan kaldırarak sayısallaştırır. Sağlık verilerini takip etmek günümüzde fetişleşmiştir. Oura Ring bunun en estetize örneklerinden biridir. Seleflerinden farkı, fetişleştirilmiş sağlık verisi elde etmenin hem somut hem soyut yöntemine farklı bir tasarımsal yaklaşım geliştirmeleridir. Ekranı denklemden çıkararak takibin somut giyilebilir kısmını bir yüzüğe indirgemiş, cihazı teknoloji nesnesinden lüksün alanına kaydırmıştır.
Parmağın iç kısmına bakan kızılötesi ve LED sensörler, arterlerden sürekli kan akışını, vücut sıcaklığını ve hareket verilerini toplar. Cihazda ekran veya bildirim olmadığı için kullanıcı, izlendiği hissini günlük hayatta unutur. Şirket, topladığı verileri Bluetooth aracılığıyla bulut sunucularına, oradan yapay zekasına aktarır. Bu noktada başka bir ayrımla karşılaşıyoruz; şirket yalnızca yüzüğü satmaz, kullanıcılarına abonelik de satar. Böylece kullanıcılara, ‘bedenlerinizin ürettiği ham veri tek başına hiçbir anlam ifade etmez; verinin anlamı, bilgisi bana aittir ve bu anlama sahip olmak istiyorsan kirasını ödemelisin’ mesajını verir.
Şirketin temel gelir modelini bu abonelikler oluşturmaktadır. Abone tutundurma istatistikleri de benzer ürünlere kıyasla çok daha yüksektir. Bu rızanın ortaya çıktığı döneme bakmak, durumu anlamlandırmak adına kritiktir. COVID-19 pandemisinin zirve yaptığı 2020 yazında, NBA sezonu Orlando’daki Disney World’de kurulan izole bir kamp alanında yeniden başlatma kararı aldı. Oura Ring, parmaktan vücut sıcaklığındaki değişimleri çok hassas ölçtüğü için henüz hiçbir semptom yokken virüsü erken teşhis edebildiği iddia ediliyordu. NBA yönetimi ve oyuncular birliği, kampa giren herkes için iki binden fazla Oura Ring sipariş etti. Cihaz, kampın resmi ‘Erken Sağlık Riski Yönetimi’ aracı oldu. Chris Paul gibi starlar cihazı takıp onu öven açıklamalarda bulundu. Ardından cihaz, Time Dergisi’nin ‘2020 Yılının En İyi 100 İcadı’ listesine alındı. Ek olarak finans dergilerinde ‘NBA’i kurtaran yüzük’ gibi başlıklarla görünürlüğünü zirveye taşıdı.
Şimdi tüm bu başarı anlatılarını bir kenara bırakıp olayın basit bir özetini yapalım. 350 dolarlık bir yüzük alıyorsunuz. Sonra şirket, kendi bedeninizin verilerinden anlamlı bütünler üretiyor ve size abonelik usulüyle bunları satıyor. Üstelik tüm sağlık verilerinizi depoluyor ve yapay zekasına işletiyor. Kesintisiz panoptik bir gözetim ağına dahil olmak için yüzlerce doları ödemeye bizleri razı eden koşullar nelerdir?
Sağlık krizi ve korku unsurları, kesintisiz bir gözetime rıza göstermemizin en temel nedenidir. İkinci unsur; NBA oyuncuları gibi toplumun fiziksel olarak en sağlıklı, en güçlü ve popüler figürlerinin bu ürünü kullanmaları, kitlelerin gözünde gözetimi estetize kılıp onu bir arzu nesnesine dönüştürdü. İzlenmenin distopik yapısı, yerini elit sporcuların, ayrıcalıklı insanların sahip olduğu modern bir konfor alanı olarak pazarladı.
Platform onu viraliteye dönüştürerek kültürel anlatısının nesnesi kıldı. Yansızlık ve yalnızlık, çağın öznesini yalıtık sohbet odalarında ve bakışların metrekarelik masalara hapsedildiği kafelerde kendine mahkûm etmiştir. Kendini duymanın tek yolunu, yüksek çözünürlüklü kameralardan kaçarak, kalp atışına ve kan akışına milisaniyelik kulak kesilişlerle eriştiğini düşünüp her türlü datanın optimist varlığıyla karanlık bir haz alır. Han, şeylerin dünyasının sona erdiğini sinik bir melankoliyle bildirirken; şeylerimiz yalnızca sahibine raptolmuş verilerle takaslanmıştır.
Dönüp bakılmayan, birbirinin aynı fotoğraflardan menkul galeriler; ölü, unutulmuş üyelikler ve hepsinin mahşerine dönüşmüş e-posta kutuları. Makineye sahip olmanın fetişi açık bir oksimoron yaratır. Kendini dil modellerinin düş taklidine bırakan günümüz öznesi, bunlara sahipliğin görünmez bir sihirli değnek yahut hep arzu edilen süper güçlerin gündelik yaşama inişi hayaliyle avunur. Lakin bilişsel yeteneği çökmüş organik beyin, bunca değişkeni inceleme -yaygın deyimiyle işleme- yeteneğine sahip değildir. Bilim kurgu düzeyindeki dil modelleri, bilgisayarlar, tabletler, mobil telefonlar, giyilebilir teknolojiler, akıllı ev aletleriyle çevrelenmiş bir infosfer. Tüm bu işlem gücü ve yarattığı meşhur ‘big data’, anksiyetik bir yaşam alanını var ediyor. Dinginliğin ve tefekkürün yerinden edildiği bu performatif rutinin revaçtaki şahsi özelliği; kimliği övünülen, hatta ön kabul, şart haline gelmiş hastalıklardan oluşmaktadır.
Tanrısal işlem gücü, insanın yapıp edebilirliğini ıskartaya çıkarır. Teknik bir gelişme olarak arada görünen, edilgenliğini yalnızca kullanımla, kullanım izniyle veya erişimle yürürlüğe sokuyormuş gibi görünen bu soyut bütün, sanıldığı gibi edilgen değildir.
Kötücül bir komplo teorisinin sulandırıcılığının ötesinde bir aygıttır o: failsiz bir tahakküm, öznesiz bir irade. Onu kuran, bir kabinede toplanan efendiler ya da karanlık bir merkez değildir; onu kuran, kendi rutinini seve seve teslim eden, izlenmeyi konfor, ölçülmeyi özen, itaati özgürlük sayan öznenin ta kendisidir. Aygıt zor kullanmaz, rıza devşirir. Kapanı kapatmaz; kapıyı ardına kadar açık bırakır, çünkü artık kaçılacak bir dışarısı bırakmamıştır.
Adorno’nun sahicilik jargonunda teşhir ettiği şey, bugün performans jargonunda tamamlanır: aşkınlığın metalaşması yerini rutinin metalaşmasına bırakır. Kutsanan artık göğe yükselen değil, saniyesi saniyesine kayda geçen gündelik yaşamın kendisidir. Negatif diyalektik, kavramın nesneye asla tam denk düşmediğini hatırlatır; oysa aygıtın vaadi tam da bu denkliktir, ham verinin eksiksiz bir öz-bilgiye, bedenin bir skora, yaşamın bir okunabilirliğe çevrilmesi. Bu denklik yalandır, çünkü artığı; nesnenin, bedenin, acının indirgenemez fazlasını imha ederek kurulur. Yüzük, parmağa milisaniyeleri okur da o milisaniyelerde yaşanmayan hayatı göremez.
Etik, işte tam buradan, bu imha edilen artıktan doğar. Direniş, aygıtı reddeden kahramanca bir dışarıdan ziyade onun kutsallaştırdığı rutini yeniden sıradan, işe yaramaz, ölçülemez kılan bir profanasyonda aranmalıdır. Belki de ilk edim, yüzüğü çıkarmanın ötesinde verinin göremeyeceği bir yavaşlığa, dinginliğin ve tefekkürün yerinden edildiği o performatif ivmeden bir adım geriye dönmektir. Felsefenin korunmasız alanına döndüğümüzde bizi bir kurtuluş beklemez, yalnızca katmansız bir dürüstlük bekler. Ne var ki sahici olan, sahiciliğini hiç ilan etmeyen bu çıplaklıkta gizli olabilir.
Kaynakça
Adorno, T.W. (2012). Sahicilik Jargonu Alman İdeolojisi Üzerine 1962-1964. (Çev.: Şeyda Öztürk), İstanbul: Metis.




