Skip to main contentSkip to footer

Potansiyel Fail Olarak Erkekliğini Bilmek ve Bilmemek | Erhan Korkmaz

Potansiyel Fail Olarak Erkekliğini Bilmek ve Bilmemek

Erhan Korkmaz[1]

Yaklaşık iki yıl öncesine kadar pek çok erkeğin diline doladığı o cümleyi ben de tekrar edip duruyordum: “Ben ataerkilliği savunmuyorum, karşıyım. O hâlde ayrıcalıklı olduğuma da inanmıyorum.” Bu anlatıya öyle sıkı tutunmuştum ki, erkeklik üzerine gelen her eleştiride elim otomatik olarak görelilik silahına gidiyordu. Kimse, her erkeği tanımadan erkeklik hakkında genelleyici bir şey söylememeliydi. Bu bakış açısı, kimi feminist kadın arkadaşlarımla çatışmalara da yol açıyordu. Çoğu noktada onlarla hemfikir olsam bile, sanki karşımdakilerin bana “ama sen ayrısın tabii” demesini bekliyordum; çünkü öyle hissediyordum. Üstelik kendime güvenim de tamdı. Toplumsal cinsiyet ve feminizm dersleri boşa alınmamıştı sonuçta, Julia Kristeva’dan Judith Butler’a uzanan okumalar da boşa değildi. Tam da bu yüzden, teslim edilmemiş bir ayrıcalığın alacaklısı gibi davranıyor ve eleştiri geldiğinde entelektüel konumumu bir kalkan olarak kullanıyordum. Sonradan fark ettim ki yeniden ürettiğim söylemler, erkekliğin bana sağladığı konforu görünmez kılmaya yarıyordu. Savunduğum şey eşitlik değil, eleştiriden muaf tutulma arzusuydu.

Beni bu farkındalığa iten şeylerden biri, feminist tartışmalarda karşıma çıkan bir cümle oldu: “Her erkek, potansiyel bir faildir.” Bu ifade, kimi erkekler tarafından açık bir suçlama veya ahlaki bir damgalama olarak algılanıyor, buna karşılık pek çok feminist için gündelik hayatta deneyimlenen şiddet olasılığını görünür kılan bir uyarı işlevi görüyor. Tartışmanın kilitlendiği yer tam da burası işte. Bu cümle gerçekten erkekleri fail olarak mı ilan ediyor yoksa erkekliğin içinde kurulduğu toplumsal düzenin ürettiği risklere mi işaret ediyor?

Bu yazıda “potansiyel fail” ifadesinin ne tür bir etik-politik alana işaret ettiğini ve hangi noktalarda özcülüğün sınırlarına çarptığını tartışalım istiyorum. Özellikle kendini erkek olarak tanımlayanların sıkça başvurduğu “ben ataerkil değilim, dolayısıyla potansiyel fail de değilim” savunmasının, bireysel niyetlere yaslanan ama yapısal koşulları büyük ölçüde görünmez kılan bir körlük ürettiğini göstermek istiyorum. Çünkü -istesek de istemesek de- erkeklik, bireyin kendi seçimiyle edindiği bir kimlikten çok, toplumsal olarak atanan ve belirli ayrıcalıklar, serbestlikler ve dokunulmazlıklar sunan bir konumdur. Şiddet uygulama niyeti olmayan erkeklere dahi, farkında olmadan belirli olanaklar ve sınırlar tanır.

Mesele “iyi erkek-kötü erkek” ayrımı yapmak değil, erkekliğin sağladığı bu konfor alanının nasıl işlediğini ve hangi potansiyelleri barındırdığını sorgulamaktır. Bunu yaparken, erkekliği baştan sona şiddetle özdeşleştirip her erkeği ontolojik olarak fail konumuna yerleştiren söylemlerin de eleştirel bir değerlendirmeye ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Yapısal eleştiri diye kurulan bir dil, özcülüğe kaydığında hem kavramsal gücünü yitiriyor hem de istemeden “kimliği risk unsuru gibi okuyan” bir mantığı yeniden dolaşıma sokuyor. Benim derdim tam da bu gerilimi görünür kılmak.

Bireyci Reddiyeler: “Ben Ataerkil Değilim” Demek Neyi Gizler?

“Ben ataerkil değilim” ifadesi çoğu zaman etik bir konum alış gibi sunulur, ki bu beyan ilk etapta önemlidir. Burada erkek özne, bu cümleyle birlikte şiddete karşı olduğunu, feminist ilkelere yakın durduğunu ve bireysel olarak suçlanamayacağını söyler. İlk bakışta makul görünen bu savunma, daha yakından bakıldığında ataerkilliği bireysel niyet ve bilinç düzeyine indirgeyen bir çerçeveye yaslanır. Oysa ataerkillik, tek tek bireylerin ne düşündüğüyle değil, o bireylerin söylemlerinin ve pratiklerinin etkisini de aşan biçimde, kimlerin hangi konumlara yerleştirildiğiyle ve bu konumların hangi ayrıcalık ve yaptırım mekanizmalarıyla korunduğuyla işleyen yapısal bir düzendir. Bireyci reddiyeler, erkekliği ahlaki bir kimliğe dönüştürür. Politik olarak “doğru” tutumlara sahip olan erkek, ataerkil düzenle arasına yeterli mesafeyi koymuş sayılır, fakat erkeklik yalnızca bireyin seçtiği bir nitelik değildir, çoğu zaman rızası dahi sorulmadan içine yerleştirildiği bir toplumsal konumlanmadır. Bu konum, erkeklere yalnızca belirli beklentiler yüklemez, aynı zamanda belirli ayrıcalıklar, hareket serbestlikleri ve “güvende hissetme” imkânları sunar. Bu noktada “Ben yapmam” demek, yapısal bir soruyu cevapsız bırakır: Erkeklik, şiddet içermeyen bir niyetle yaşandığında dahi hangi olanakları ve körlükleri mümkün kılar?

Kamusal alanda daha az tehdit algısıyla dolaşabilmek sınır ihlallerinin daha geç fark edilmesi -veya fark edilmemesi-, “yanlış anlaşılma” payının çoğu zaman erkek lehine işlemesi… Bunlar bireysel ahlaktan bağımsız olarak işleyen ayrıcalıklardır. Erkek öznenin bu ayrıcalıkları bütünüyle inkâr etmesi çoğu zaman zordur; fakat onları görünmez kılması son derece kolaydır. “Ben ataerkil değilim” savunması, tam da bu görünmezlik üzerinden çalışır. Erkek, kendi niyetini merkeze alarak, kendisini yapısal eleştirinin dışında konumlandırır. Böylece ataerkillik, dışarıda bir yerdeki “başka erkeklerin”, “kötü erkeklerin”, açıkça şiddet uygulayan faillerin sorunu hâline gelir. Bu ayrım, erkekliğin sağladığı konforu bozmadan muhalif görünmenin bir yolunu da açar.

Yapısal bir eleştiri, erkekten öncelikle masumiyetine ilişkin beyanını değil, hangi ayrıcalıklarla hareket ettiğini fark etmesini ister. Yani mesele sadece bireysel olarak suçlu olup olmamak değil hangi toplumsal düzen içinde, hangi varsayılan güvenlik ve serbestliklerle hareket edildiğini fark etmektir. Bu farkındalık, erkekliği doğrudan fail ilan etmez ama erkek öznenin kendisini eleştirinin dışında tutma lüksünü de ortadan kaldırır. Bu yüzden bireyci reddiyeler, ataerkil düzenle yüzleşmekten çok onunla konforlu bir mesafe kurmanın aracı hâline gelir.

Ben Yapmam”dan “Farkındayım”a: Potansiyel Fail Ne Demek?

“Potansiyel fail” ifadesine yönelen itirazların önemli bir kısmı, bu ifadenin doğrudan bir suç isnadı olduğu varsayımına dayanır. Sanki biri bunu söylediğinde, karşısındakine “sen suçlusun” demiş oluyor, ki en azından eskiden ben öyle anlıyordum. Oysa bu ifadenin, hukuki anlamda bir fail tanımı yapmaktan ziyade, gündelik hayatta işleyen şiddetler olasılığını, yani bu risklerin sıradanlığını görünür kılmak için kullanıldığını fark ettim. Buradaki “potansiyel”, gelecekte kesinlikle gerçekleşecek bir eylemi değil, belirli bir toplumsal konumun sunduğu olanakları ve ürettiği riskleri işaret ediyor. Bu yüzden mesele niyetten çok koşullarla, bireysel ahlaktan çok yapısal düzenlemelerle ilgilidir. Kadınlar ve LGBTİ+’lar için gündelik hayat, çoğu zaman sürekli bir risk değerlendirmesi eşliğinde yaşanıyor.[2] Bu risk, karşıdaki erkeğin kişisel olarak ne kadar iyi veya feminist olduğuna dair bilgiden büyük ölçüde bağımsızdır çünkü ataerkil düzen, niyet beyanlarını çoğu zaman erkek lehine yorumlayan bir alan yaratır. Örneğin, “hayır” denmesine rağmen konunun kapanmaması, geri çekilmek yerine ısrarın sürerek iknaya dönüşmesi, “şaka yapıyordum” denerek sınır ihlalinin hafifletilmesi, bir tartışmada sesin yükselip baskının artması, “bir kereden ne olacak” diye normalleştirilen küçük temaslar veya durmadan yazıp aramaların ilgi diye sunulması… Bu anlarda mesele, erkeğin kendini nasıl anlattığı değil, karşıdakinin güvenliğini hangi hızda ve hangi maliyetle yeniden kurabildiğidir. “Niyetim kötü değil” cümlesi, riski ortadan kaldırmaktan çok, çoğu zaman riski konuşulamaz hâle getirir çünkü itiraz, kolayca “abartıyorsun” diye geri çevrilebilir. Keşke niyetler, etkilerinden önce gelebilseydi.

Bu noktada “potansiyel fail” dilinin işlevi, erkekleri kolektif bir suçluluk duygusuna mahkûm etmek yerine erkek özneyi, çoğu zaman farkında olmadan yararlandığı bir serbestlik alanını sorgulamaya davet eder. Daha önce de belirttiğim üzere, erkek olmak, kamusal alanda daha az tehdit algısıyla hareket edebilmek, toplumsal sınır ihlallerinin daha geç ciddiye alınması veya davranışların “yanlış anlaşılma” olarak yorumlanma ihtimalinin yüksek olması gibi ilk bakışta fark edilmesi güç avantajlar sunar. Bu avantajlar, erkeklerin bilinçli olarak talep ettiği veya hak ettiğini düşündüğü şeyler olmak zorunda değildir, çoğu zaman zaten hazır bulunur. Hazır bir masaya oturmak, masayı hazırlamaktan her zaman daha kolay ve risksizdir.

“Ben yapmam” ile “farkındayım” ifadeleri arasındaki hayati farklar vardır. “Ben yapmam” cümlesi niyete dayanırken “farkındayım” ise konuma ilişkindir. Erkekten beklenen, kendisini sürekli şiddet uygulayabilecek biri gibi görmesi değil şiddetin mümkün olduğu bir toplumsal yerde durduğunu kabul etmesidir. Bu kabul, savunmacı “ben öyle değilim” refleksini bir anlığına askıya almayı ve “bu düzen bana ne tür bir hareket alanı tanıyor?” sorusunu sormayı gerektirir. Elbette bu çağrının etkili olabilmesi için, kavramın sınırlarının da açıkça belirtilmesi gerekir. “Potansiyel fail” ifadesi, erkekliği doğrudan şiddetle özdeşleştiren bir etikete/damgaya dönüştüğünde, dönüştürücü gücünü yitirir. Bunun yerine, farkındalık üretmek yerine ötekini savunmaya ve inkâra kışkırtır. Söylem, özcülüğe kayarak kendi tuzağını inşa etmeye başlar.

Erkekliğini Bilmek veya Bilmemek, Tüm Mesele Bu mu?

Erkekliğin en güçlü yanlarından biri, çoğu zaman “görünmez” bir biçimde işliyor olmasıdır. Bu görünmezlik, erkekliğin “doğal” kabul edilmesiyle mümkündür. Sesin yükselmesi, alan kaplanması, ısrarcılık, rahatlık, acelecilik veya dikkatsizlik, bütün bunlar çoğu zaman kişisel özellikler gibi okunur. Oysa bu doğallık, rastlantısal değildir. Bunlar uzun süreli bir alışkanlığın, tekrarın ve tanınmışlığın ürünüdür. Erkekliği, bu anlamda, sürekli işleyen bir oyun gibi düşünebiliriz. Kuralları sorgulanmayan, ritmi bozulmayan, akışı kesintiye uğramayan bir oyun. Bu oyunun gücü, aşinalığından gelir. Aşina olunan şey sorgulan(a)maz. Sorgulanmadığı için de görünmezleşir. Burada paradoksal bir durum ortaya var. Bilinmeyen çoğu zaman tehdit olarak algılanırken, en büyük tahakküm biçimleri tam da “fazla bilinen”, “fazla tanıdık” olan üzerinden kurulur ve fazla bilinerek içselleştiğinden dolayı da bir çeşit “bilinmeyen”e dönüşür. Aşinalık, rahatlık üretir, rahatlık ise sorumluluğu erteleme lüksü. Bu yüzden erkekliğin tahakkümü, çoğu zaman açık şiddet anlarında değil, gündelik hayatın pürüzsüz gibi görünen akışında işler.

Bu noktada, “erkekliği(ni) bilmek” başka bir anlam kazanır. Erkekliğini bilmek, yalnızca konumunun farkında olmak değil, o konumun ürettiği doğallığı bozmaya razı olmak demektir. Farkındalığa yönelik çabayla buna razı gelmek arasında birbirini besleyen bir ilişki var. Bu yüzden, bazen öğrenilmesi kolay şeylere karşı kulağımızı kapatırız.  Erkekliği bilmek de oyunu oynarken oyunun kuralları içerisinde bir avantaj elde etmek değil oyunu aksatmak, ritmini kesmek, akışı durdurmak anlamına gelebilir. Erkek özne, burada bir tür oyun bozana dönüşür.

Bu oyun bozanlık, çoğu zaman rahatsız edici ve son derece konforsuzdur. Erkekliğin sunduğu rahatlığın askıya alınması, yalnızca başkaları için değil erkek öznenin kendisi için de huzursuzluk yaratır. Burada bilinmeyenle temas başlar. Erkek, alışık olduğu hareket serbestliğini kaybettiğinde, “nasıl davranacağını” artık otomatik olarak bilemez. Ne zaman durmalı, ne zaman geri çekilmeli, ne zaman susmalı, ne zaman alan açmalı?

Bu pratik, erkekliği öldürmekten ziyade bir çeşit yapıbozuma uğratır. Yapıbozum, parçalarına ayırmak, doğallığını bozmak, akışını engellemek demektir. Bu açıdan baktığımızda, oyunu bozmak, oyundan çekilmek değildir, oyunun kurallarını görünür kılmaktır. Erkekliğin dönüştürülebilir olduğu fikri de işte burada ortaya çıkar. Erkeklik, sorgulanamaz bir doğa durumu değil, sorgulandığında tökezleyen ve son derece kırılgan bir alışkanlıktır, hatta -yazımıza uygun olacak biçimde söylersek- bağımlılıktır.

Söylemsel Risk Alanı Olarak Özcülük Tuzağı: Erkeği mi Erkekliği mi Eleştiriyoruz?

“Her erkek potansiyel faildir” ifadesi, yapısal şiddeti görünür kılma gücünü büyük ölçüde, fail figürünü istisnai bir sapma olmaktan çıkarıp gündelik hayatın içine yerleştirmesinden alır. Şiddeti “olağandışı” erkeklerin sorunu olmaktan çıkarır ve ataerkil şiddetin sıradanlığını, sürekliliğini ve sistematikliğini görünür kılar. Ancak bu güç, aynı zamanda ciddi bir risk de barındırır. Potansiyel faillik, erkekliğin toplumsal bir konum olarak sunduğu olanakları işaret etmekten çıkıp, erkekliği başlı başına şiddetle özdeşleştiren bir dile dönüşebilir. Fail ifadesi, artık bir eylem repertuarına içkin bir işaretleme değil bir kimliğin doğal uzantısı hâline gelir. Erkek, sürekli bir suç şüphesiyle anılmaya başlanır. Kavram, ontolojik bir nitelik kazanır. Bu bir çeşit hedef şaşırtmaya da neden olur. Bir noktadan sonra “yapısal unsurların dolayımlama/etkileme niteliği” bir analiz değeri olmaktan çıkar ve belirli cinsiyetlere yönelik “cadı avı” başlar, fakat unutmamak gerekir ki ataerkil sistemin kendisi, yeni cadılarını, kurtlarını, vampirlerini yaratmaya devam edecektir.

Bu tür bir tanımlama edimi, feminist eleştirinin uzun süredir mesafesini koruduğunu düşündüğüm özcü düşünme biçimleriyle tehlikeli bir yakınlık kurar. Erkeklik, tarihsel, kültürel ve bağlamsal bir inşa olarak ele alınmak yerine, değişmez ve homojen bir kategoriye indirgenir. Böylece erkekler arasındaki sınıfsal, kültürel, siyasal ve yaşamsal farklar silikleşir; erkeklik tekil ve yekpare bir risk öznesi olarak kurgulanır. Oysa bu genelleme, yapısal eleştirinin keskinliğini artırmak yerine, onu kavramsal olarak zayıflatır. Daha da önemlisi, bu dil, eleştirdiği düşünme biçimiyle istemeden de olsa bir benzerlik kurar. İnsanları yaptıklarıyla değil yapabilecekleri varsayımıyla değerlendiren, fiilden önce kimliği şüphe nesnesi hâline getiren bir mantık yeniden dolaşıma girer. Erkekliğin failliğine işaret eden feminist söylem, niyet olarak bundan çok farklı bir yerde dursa da özcü olma riskini taşır. Buradaki sorun, feminist politikanın amacı değil kullandığı araçtır. Bu noktada yapmaya çalıştığım eleştirinin yönünün erkeklerin daha az eleştirilmesine veya feminist dilin yumuşatılmasına çıkmaması gerektiğini düşünüyorum, hatta aksine, feminist politikanın kendi etik tutarlılığını koruyabilmesi için -erilliğin katalizörü olan devlet ve piyasa dinamiklerini de kapsayacak biçimde- radikalleşmesi, ehlileştirilmesi riski bakımından zorunludur. Demek istediğim, erkekliği baştan sona özcü biçimde sabitleyen bir söylem, erkekleri sorumluluk almaya davet etmek ve/veya zorlamak yerine, onları savunmacı pozisyonlara iter. Erkek özne, bu durumda ya suçlamayı tümden reddeder ya da sessizce geri çekilir. Her iki hâlde de erkekliği dönüştürmeye dönük bir ilişki kurmak zorlaşır. Bu risk, “potansiyel fail” ifadesinin terk edilmesini gerektirmez, ki edilmemelidir, sadece başta da söylediğim gibi, sınırlarının titizlikle korunması -aynı zamanda antidevrimciler tarafından araçsallaştırılmaması için- zorunludur. Potansiyel faillik, erkekliği özü gereği şiddet üreten bir varlık olarak değil, belirli bir toplumsal düzen içinde şiddetin mümkün, tolere edilebilir veya görünmez kılınabilir olduğu bir konum olarak düşünüldüğünde anlamlıdır. Feminist politikanın gücünün, yalnızca mevcut sistemi ifşa etmekten değil, düşünme biçimlerini dönüştürmekten geldiğini düşünüyorum.

Kimi Feminist Yapıp-etmelerin İçerme-Dışlama Mekanizmaları

Feminist politikanın etkisi yalnızca ne söylediğiyle değil ne tür ilişkiler örgütlediği ile de ölçülür. Hangi mekânların güvenli sayıldığı, kimlerin hangi koşullarda konuşabildiği, kimlerin hangi anlarda “sorun” olarak kodlandığı… Bunları, feminizmin gündelik pratiklerinde üretilen içerme-dışlama düzenekleri olarak düşünebiliriz. Bu düzenekler üzerine konuşmak, -ama bir taraftan da sınırın ihtiyaçlarını göz ardı edercesine “feminist alanlar herkese açılsın” gibi romantik bir hadsizliğe de düşmeden- o sınırların neye hizmet ettiğini ve bazen nasıl ters tepebildiğini görmeye çalışmaktır.

Gözlemlediğim kadarıyla, birçok feminist pratikte dışlama pratiği, kaba bir biçimde “sen giremezsin” biçiminde değil daha ince ve çok katmanlı inceliklerle işler. Örneğin ilk katman, mekânsal ve kurumsal sınırlardır. Kadınlara (ve kimi zaman LGBTİ+’lara) ait mekânlar, toplantılar, dayanışma ağları, kapalı gruplar mevcuttur. Bu sınırlar çoğu zaman koruyucudur. Şiddet deneyiminin yoğun olduğu bir ülkede ve dünyada, “herkesle her şeyi aynı anda konuşmama” hakkı politiktir. Ne var ki bu sınırlar -sorgulanmaksızın- yerleşik bir kabule dönüşürse -yani feminist enerji neredeyse bütünüyle bu iç mekânların idamesine akarsa- mücadelenin ağırlık merkezi farkında olmadan kayabilir. Erkekliği ve her ne kadar yazımızın kapsamı doğrultusunda değinmesem de kadınlığı, yani düzen içerisinde etkisi olan her -lığı, -liği dönüştürmeye dönük bir siyaset, giderek kadınların kendi aralarındaki ilişki yönetimine ve iç düzenlemeye sıkışan bir kapalı devreye dönebilir.

İkinci katman, söylemsel sınırlardır. Hangi bilgi meşru sayılır, hangi deneyim nasıl konuşulur, hangi itiraz yapıcı kabul edilir? Burada iki uç belirleyici biçimde öne çıkar. Bir uçta, deneyime dayalı anlatılar münazaraya çekilerek aşındırılabilir. İtirazlar, genelleme yapma, kanıt talebi, “ben öyle değilim” gibi savunmalara kaydığında yapısal eleştiriye fırsat kalmayabilir ve konu konuşanın niyetine veya üslubuna sıkışır. Öte yanda deneyim, konuşmayı tamamen kapatan bir veto gibi işlemeye başlayabilir. Kim konuşabilir ve kim anlayabilir sorusu, konuşulan meselenin önüne geçer. Bu iki nokta da sonunda benzer bir sonuç üretebilir. Erkekliğin gündelik doğallığını bozmak yerine, içeride dili ve meşruiyeti sürekli denetleyen bir atmosfer oluşur. Enerji dışarıdaki yapıyı dönüştürmeye değil içeride kimin doğru konuştuğunu tartmaya harcanır. Strateji, temas ve dönüşüm yerine, hata yakalama ve kendini koruma refleksi ağır basar.

Üçüncü katmanı, duygulanımsal ve ahlaki ekonomi olarak tanımlayabiliriz. Güvenlik, rahatlık, kırılganlık, incinmişlik, öfke, dayanışma… Feminist alanlar haklı olarak güvende hissetmeyi önemseyebilir fakat güvenlik, politik bir hedef olmaktan çıkıp tek ölçüte dönüştüğünde, siyasal stratejiyi sindiren bir kriter hâline gelebilir. Ataerkil düzeni dönüştürmek, kaçınılmaz biçimde konfor bozucu bir iştir. Yüzleşme, gerilim, tekrar tekrar açıklama, belki kimi noktalarda pazarlık, bazen uzun süreli emek gerektirebilir. Eğer ki feminist yapıp-etmeler, her çatışmayı tehlike, her gerilimi toksisite olarak kodlamaya başlarsa, dönüşüm hattı yerini “temas etmeme” gayreti ağır basar. Bu konfor alanı kısa vadede rahatlatıcı olabilir ama uzun vadede erkekliği, dışarıda kendi kendine bırakılmış bir iktidar formu hâline getirir.

Belki de burada kilit nokta, erkeklerin dönüştürülmesi gereken bir toplumsal pratik olmaktan çıkarak ya tamamen dışarıda tutulan ötekiye ya da yalnızca tehdit figürüne indirgenmesidir. Bu indirgeme, bir yandan feminist alanları korurken öte yandan erkekliğin gündelik hayatın her yerine dağılmış normalleşme kanallarını yerinde bırakır. Erkeklik, dokunulmaz olmayı sever. Hakkında konuşulur ama onunla ilişki kurulmaz. Eleştirilir ama onu değiştirecek basınç üretilemez. Böylece feminist politikanın taşıyıcıları, farkında olmadan, erkekliğin dönüşüm maliyetini yine kadınların üzerine yıkan bir döngüyü yeniden kurabilir. Erkekler değişmez varsayılır, kadınlar ise hem kendilerini korumak hem birbirlerini onarmak hem de hareketi ayakta tutmak zorunda kalır.

Feminist alanların kimlere açık olduğundan ziyade, hangi alanın ne işe yaradığı sorgulanmalıdır. Sınırlar gerekli, fakat stratejik olarak cinsiyetler üstü bir noktadan çoğullaştırılmadığında, sınır araç olmaktan çıkıp amaç hâline gelir. Bazı alanlar gerçekten yalnızca kadınlara/LGBTİ+’lara ait olabilir. Bazı alanlar ise ataerkilliğin çözülmesine dönük olarak, koşullu ve hesap verilebilir biçimde cinsiyetler üstü bir noktadan -her cinsiyeti kapsayacak- karma biçimde kurulabilir. Bu ikisini karıştırmak da tehlikeli, birbirinden tamamen koparmak da çünkü ataerkil düzeni dönüştürmek, sadece “erkeklere anlatmak” değil aynı zamanda -Goffmanvari bir biçimde- sistemin kendini yeniden ürettiği gündelik anlarda -işte, evde, arkadaşlıkta, ilişkide- oyunu bozan aktörel pratikleri çoğaltmaktır. Feminist politika, enerjisini yalnızca içerideki düzenlemeye değil dışarıda erkekliğin normal akışını bozacak temas biçimlerine de paylaştırabildiği ölçüde, içerme–dışlama mekanizmalarını kendi hedefiyle uyumlu hâle getirebilir.[3]

Sonuç Yerine

Geçenlerde feminist bir arkadaşımla konuşurken, goygoyuna da olsa, feminizm üzerine bir şeyler yazmak istediğimi fakat bunu bir kadın takma isimle yapacağımı çünkü feminist kadınlar tarafından -erkek bir yazar olduğumdan dolayı- ağır biçimde eleştirilebileceğimi söyledim. Sonraki günlerde ise bu söylediğim üzerine düşünmeye başladım. Benim gibi konuşmaktan geri çekilen kaç kişi daha vardı acaba? Bir erkeğin feminizm hakkında bir yazı yazmasının -yazmamasının daha iyi seçenek olabileceği- ne gibi sakıncaları olabilirdi? Bu otosansür içime nasıl işlemişti? Tarihin hangi noktasından beri feminizm sadece kadın cinsiyetinin direniş alanıyla sınırlanır olmuştu? Tüm bu sorular eşliğinde, zamanla birlikte düşünme becerimin farklı hak mücadelelerine kanalize olmuş olduğunu fark ettim. Belki de bu durum, merkezi iktidar söylemlerinin mücadeleyi cinsiyet eksenli kompartımanlara ayırarak örgütsel bütünlüğü parçalama ve bizi birbirimize yabancılaştırma stratejisinin bir yansımasıdır. Tam da bu yapısal tuzağa düşmemek adına yazıyı kendi sesimle, saklanmadan ve cinsiyetlerüstü bir zeminde buluşma gayretiyle kaleme alıyorum. Şuna tüm kalbimle inanıyorum ki mademki bu eşitsizlik ontolojik bir zorunluluk değil bizim ellerimizle inşa edilmiş tarihsel bir kurgudur, o halde onu yıkacak olan da yine bizim ortak ve örgütlü irademizdir.

[1] Yüksek Lisans Öğrencisi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Halkbilimi Bölümü, Ankara/Türkiye. E-posta: erhan.krkmzoglu@gmail.com ORCID: 0000-0002-9744-6484.

[2] Burada kadınlar ve LGBTİ+’lardan söz etmem, bir mücadele önceliği veya hiyerarşi kurma amacı taşımıyor. Ayrıca erkeklerin gündelik hayatta yaşadığı zorlukları veya ataerkil düzen içinde maruz kalabildikleri ciddi riskleri inkâr ettiğim anlamına da gelmiyor.

[3] Bu bölüm özelinde bakıldığında, kadınlara “erkeği dönüştürme” misyonu yüklemişim gibi görünebilir. Bu iddia kısmen doğrudur, kısmen yanlıştır. Kısmen doğrudur çünkü “feminist” beyanının kamusal alanda büyük ölçüde kadınlar tarafından taşınması, “erkekler dönüşsün” beklentisinin de çoğu zaman kadınlara yönelmesine yol açar. Kısmen yanlıştır çünkü bu yazıda hedef aldığım şey “erkek” veya “kadın” cinsiyetinin kendisi değil, ataerkil düzenin gündelik hayatta ürettiği davranış kalıplarıdır. Bu kalıplar, her ne kadar ağırlıkla erkeklerde görülse de, farklı düzeylerde olmak üzere herkese sirayet edebilir. Dolayısıyla mesele, cinsiyet hedefli bir dönüştürme politikası değil, ataerkilliği yeniden üreten pratikleri -kimde görülürse görülsün- söküp atmaktır. Ayrıca metin, “feminist = kadın” eşitlemesini yeniden üretmemek için doğrudan kadınlara değil, feminist özne ve oluşumlara seslenir.

Etiketler : Erhan Korkmaz, Erkeklik Çalışmaları, Feminist Eleştiri, Potansiyel Fail

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.