Skip to main contentSkip to footer
GüncelSanatSiyaset BilimiSosyoloji

Sanatta Antroposantrizmin Yıkıcı Etkileri: Radikal Bir Eşitlenme Olanağı ile Anti-Türcü Sanatçı Pratikleri | Şebnem Edikli

Sanatta Antroposantrizmin Yıkıcı Etkileri: Radikal Bir Eşitlenme Olanağı ile Anti-Türcü Sanatçı Pratikleri[1] | Şebnem Edikli – TED Üniversitesi Sürdürülebilirlik Konferansı[2]

Özet: Bu metin, TED Üniversitesi “Sürdürülebilirlik Konferansı”nda yapılan konuşmanın yazılı dökümüdür. Konuşma, sanatın politik bir alan olduğu savından hareketle, insan-merkezci (antroposantrik) bakışın sanatta hayvan sömürüsünü nasıl meşrulaştırdığını tartışır. Hermann Nitsch, Thomas Grünfeld, Catherine Bell, Damien Hirst ve Kim Jones gibi sanatçıların pratikleri üzerinden, insan-olmayan hayvanların sanat adına nesneleştirilmesi etik bir ihlal olarak ele alınır. Anti-türcü perspektiften, hayvanların acı hissedebilen, bilinç sahibi ve rıza üretemeyen varlıklar olduğu vurgulanarak, sanat uygulamalarında kullanılmaları kesin bir dille reddedilir. Konuşmanın son bölümünde ise Özlem Gök, Melisa Kılıç ve Gülce Özen Gürkan’ın anti-türcü sanat pratiklerine yer verilerek, insan-merkezci olmayan bir estetik ve etik anlayışın mümkün olduğu gösterilir; hukuk, bilim, felsefe ve sanat alanlarına sorumluluk çağrısı yapılır ve etik dönüşüm için vegan yaşamın bir başlangıç noktası olabileceği savunulur.

Abstract: This text is a transcript of a speech delivered at TED University’s “Sustainability Conference.” The speech argues that art is a political field and discusses how an anthropocentric perspective legitimizes the exploitation of animals in art. Through the practices of artists such as Hermann Nitsch, Thomas Grünfeld, Catherine Bell, Damien Hirst, and Kim Jones, the objectification of non-human animals in the name of art is addressed as an ethical violation. From an anti-speciesist perspective, it is emphasized that animals are sentient beings capable of feeling pain and incapable of consent, and their use in artistic practices is categorically rejected. In the final section of the talk, the anti-speciesist art practices of Özlem Gök, Melisa Kılıç, and Gülce Özen Gürkan are featured, demonstrating that a non-anthropocentric aesthetic and ethical understanding is possible. A call to responsibility is made across the fields of law, science, philosophy, and art, and it is argued that vegan living could serve as a starting point for ethical transformation.

Giriş

Biz neye sanat deriz ve kime sanatçı deriz? İnsanlar olarak hikâyeleri severiz; masalları, destanları… Hele ki baş karakter, baş kahraman bizsek. Bu noktada şu soru sorulabilir: Hikâyelerin, masalların kime ne zararı olabilir? Ancak insanlar olarak ürettiğimiz hikâyelere, “gerçek” olana, yani var olandan daha fazla inanmaya başladığımızda sorun tam da burada ortaya çıkar. Antroposen anlatısında olduğu gibi. Bu anlatıya göre bizler akıllı ve zeki canlılarız; uzaya çıkabilmiş, iyi ve kötü davranışlar arasında seçim yapabilecek bir iradeye sahip varlıklarız. Dolayısıyla diğer, insan olmayan hayvanları sömürebilir, hatta onları öldürebiliriz. İnsan merkezli bu anlayış, başta insan olmayan hayvanlar olmak üzere gezegene telafisi güç zararlar vermektedir. Bu zararların boyutları her geçen gün önlenemez bir hâl alırken, ahlaki failler olarak bizlerin sorumluluktan kaçamayacağı ve ivedilikle harekete geçmesi gereken bir döneme girmiş bulunuyoruz. Gelecek olarak kurgulanan hikâyeler -örneğin iklim krizi- çoğu zaman bizden çok uzaktaymış gibi sunulsa da gerçekte iklim krizini bugün, tam da şu anda yaşıyoruz. Ben bu anlatıyı “türcülük anlatısı” olarak adlandırıyorum. Türcülük, her yıl milyonlarca hayvanın sömürülmesini, öldürülmesini ve yaşam haklarının ellerinden alınmasını mümkün kılan, yapısal ve son derece yıkıcı bir ideolojidir. Peki, bu yıkıcı yapının izlerini sanat alanında sürmeye başladığımızda, acaba ne tür pratikler ve anlatılarla karşılaşırız?

Öncelikle, yıllardır sanatta hayvan sömürüsüyle ilişkili birçok organizasyona katıldım; buna rağmen sanatın ne olduğu ve sanatçının kim olduğu sorularını bugüne dek doğrudan tartışmadım. Bir müzikolog olarak, bu tartışmaların sanki benim alanımın dışında kaldığını düşündüm. Ancak bugün, radikal söylemlerden kaçınmayarak, sanatın ne olduğu ve sanatçının kim olduğu üzerine düşünmeye ve bunu paylaşmaya çalışacağım. Bunu yaparken, hem sanatı alımlayan bir özne (süje) olarak hem de sanatçıyla ve sanat yaratım süreciyle duygudaşlık kuran bir birey olarak konuşacağım. Bu anlamda, belli ölçüde cesur davranmayı ve bu kavramları daha yakından sorgulamayı gerekli görüyorum.

Sanat öncelikle politiktir. Bu söylemle ne kastettiğimi biraz açmak isterim. “Sanat politiktir” ifadesi, sanatın yalnızca estetik bir ifade aracı olmadığını; aynı zamanda toplumsal yapıları, politikaları ve ideolojileri yansıtabilen, hatta bunları sorgulayabilen bir alan olduğunu vurgular. Bu bağlamda sanat eserleri, bir toplumun ya da sanatçının politik görüşlerini, toplumsal sorunlarını, normlarını ve ideolojik tartışmalarını ele alabilir; dolayısıyla dönüşümün kapısını aralayabilir. Bu yaklaşım, sanatın yalnızca estetik ve duygusal bir deneyim sunan bir araç olmanın ötesine geçtiğini ve sanatçının bu süreçte sorumluluk alması gerektiğini ifade eder. Kısacası, bir sanatçıya “Bu işi neden yaptın?” sorusu yöneltildiğinde, bu soruya verilecek cevabın politik bir zemini olması gerektiğini savunur. Sanat, içinde bulunduğu topluma ve küresel bağlama karşı vazgeçilmez bir merakla yönelmeli; felsefe disiplini ise sanatçı için bir kılavuz niteliği taşımalıdır.

Peki, sanatçı dediğimizde kimi kastediyoruz? Biz kime sanatçı deriz? Sanatçının politik olması gerektiğini savunuyorum. Birazdan da değineceğim üzere, sanat uygulamalarında hayvanın nesneleştirilmesi meselesi bu tartışmanın önemli bir parçasını oluşturuyor. 1940’lardan bu yana “sanatçı kimdir?” ve “biz neye sanat deriz?” gibi soruların giderek daha muğlak bir hâl aldığını görüyoruz. Özellikle Marcel Duchamp’ın, sanatı demokratikleştirme iddiasıyla ortaya koyduğu ve her şeyin sanat eseri, herkesin ise sanatçı olabileceği fikriyle birlikte, gündelik hayatta kullanılan herhangi bir nesnenin sanat nesnesine dönüştürülebileceği kabulü yaygınlaşmıştır.

“Sanatçı politik olmalıdır” söylemine geri dönecek olursam; daha önce de belirttiğim gibi, sanatçının yalnızca estetik bir deneyim sunmakla yetinmediğini, aynı zamanda toplumsal sorumluluklar taşıdığını ifade ediyorum. Sanatçının, toplumda yaşanan sorunlara duyarlı olması ve yaratıcı ifadeyi toplumsal değişim ve dönüşüm için bir araç olarak kullanması gerektiğini savunuyorum. Bu bağlamda “sanatçı politik olmalıdır” ifadesi, sanatın yalnızca bireysel duyguların dışavurumu ile sınırlı kalmaması, aynı zamanda toplumun genelini etkileyen meselelere seslenen bir yaratım pratiği olması gerektiğini vurgular. Bu yaklaşım her ne kadar kulağa rahatsız edici gelebilse de sanatçının tarafsız kalması gerektiğini savunan geleneksel yaklaşımlara açık bir itiraz içerdiğini özellikle belirtmek isterim.

Şimdi, türcü ideolojinin sanat alanındaki yıkıcı etkilerini birkaç örnek üzerinden açıklamaya çalışacağım. İlk eserimize geçelim. İlk sanatçımız Hermann Nitsch’tir[3]. Nitsch, çalışmalarında şamanistik ritüellere göndermelerde bulunur; performanslarında kan ve idrar gibi bedensel sıvıları kullanır. Söz konusu performanslarından birinde, sanat uğruna “ortadan ikiye ayrılmış bir hayvanın” öldürüldüğünü görmekteyiz. Bu örnek, hayvanın doğrudan bir sanat nesnesine indirgenmesinin en çarpıcı biçimlerinden birini sunar.

Hermann Nitsch 80. Aksiyon, 1984
Hermann Nitsch 80. Aksiyon, 1984

 

150. Aksiyon, Dark Mofo, Hobart, 2017
150. Aksiyon, Dark Mofo, Hobart, 2017

İkinci örnek ise Tom Otterness’tir[4]. Otterness, bir barınaktan sahiplendiği bir köpeği sürecin başından itibaren videoya kaydeder. Sanatçı, köpeği besler, onunla oyunlar oynar ve bu ilişkinin tüm aşamalarını filme alır. Ancak filmin sonunda, izleyici açısından tamamen beklenmedik bir anda, sanatçı silahını çıkarır ve köpeği başından vurarak öldürür. Köpeğin ölümüyle sonuçlanan bu eylem, izleyici kitlesi tarafından kayıtsızlıkla karşılanmaz; sanatçıya “Bunu nasıl yapabildin?” sorusu yöneltilir. Otterness bu noktada bir tür öz eleştiri geliştirir ve öldürülen köpeği “ölümsüzleştirmek” iddiasıyla onun heykelini yapar. Bu heykeller, metropol bir alanda sergilenir ve milyon dolarlar karşılığında satılır.

Tom Otterness, Dog Shot filminde silahla vurup öldürdüğü köpekle birlikte, 1977
Tom Otterness, Dog Shot filminde silahla vurup öldürdüğü köpekle birlikte, 1977

Joseph Beuys’e geçmeden önce, birazdan değineceğim anti-türcü sanatçı pratiklerinde, sanatın ve sanatçının yaratım sürecinde olmazsa olmaz bir tutarlılık içerisinde hareket ettiğini vurgulamak isterim. Bu pratiklerde etik, politik ve sanatsal düzlemler birbirini destekleyen bir bütünlük sergiler. Joseph Beuys[5] ise bu bağlamda tartışmalı bir isimdir. Sanatçı, çalışmalarında emperyalizm eleştirisi ortaya koyar ve performansının bütününe bakıldığında, eğer hayvan kullanımı söz konusu olmasaydı, neredeyse yüzde yüzlük bir tutarlılıktan söz etmek mümkün olabilirdi. Ancak Beuys, performansını galeride kendisine ayrılan alanda gerçekleştirirken, insanın doğadan koparılma olgusunu, doğadan kopardığı bir kır kurdu üzerinden temsil eder. Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: “Köpeğin ya da kurdun orada ne işi vardır?” Dolayısıyla sanatçı, tam da eleştirdiği insan-merkezci kopuşu yeniden üreterek, bu bağlamda da etik ve politik bir tutarsızlık sergilemektedir.

 (I Like America  and America Likes Me), Joseph Beuys, 1974.
(I Like America  and America Likes Me), Joseph Beuys, 1974.

Bir diğer sanatçı Damien Hirst’tir[6]. Hirst, günümüzde de benzer üretimlere devam etmektedir. Bu eserlerinden biri, köpekbalığı çalışmasıdır. Bu noktada izleyicinin aklına doğal olarak şu soru gelebilir: “Sanatçı bu köpekbalığını nereden bulmuştur?” Çünkü sanatçı, bu çalışma için bir köpekbalığı avcısıyla anlaşmıştır. Hayvan, formaldehit sıvısı içerisinde muhafaza edilerek cam fanuslarda sergilenmektedir. Elbette Hirst’ün hayvan kullanımı yalnızca köpekbalıklarıyla sınırlı değildir. Sanatçı, diğer çalışmalarında kelebekler, buzağılar ve koyunlar gibi farklı hayvanların da öldürülmesini içeren üretimlerde bulunmuştur. Bu örnekler, hayvanın sanatsal ifade uğruna nesneleştirilmesini ve yaşam hakkının bütünüyle göz ardı edilmesini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Damien Hirst, The Physical Impossibility of Death in the Mind of Someone Living, 2170 x 5420 x 1800 mm | 85,5 x 213,4 x 70,9 inç, Cam, boyalı çelik, silikon, monofila-ment, köpekbalığı ve formaldehit çözeltisi (1991)
Damien Hirst, The Physical Impossibility of Death in the Mind of Someone Living, 2170 x 5420 x 1800 mm | 85,5 x 213,4 x 70,9 inç, Cam, boyalı çelik, silikon, monofila-ment, köpekbalığı ve formaldehit çözeltisi (1991)

Bir diğer isim Guillermo Vargas Jiménez’dir[7]. Vargas, bir barınaktan -zaten öleceğini bildiğimiz- bir köpeği sahiplenir. Galeride sanatçıya ayrılan alanda köpeği bir tasma ile bağlar ve mama ile suyu, hayvanın ulaşamayacağı bir noktaya yerleştirir. Köpek, günün sonunda aç ve susuz bırakılarak ölür. Bu noktada ister istemez izleyici kitlesi akla gelir. İzleyici, bunun bir performans sanatı olduğu gerekçesiyle sürece müdahale etmez; çünkü sanat, kutsal ve dokunulmaz bir konumda tahayyül edilir.

Guillermo Vargas, “Teşhir No.1 / Exposición No.1’’, 2007
Guillermo Vargas, “Teşhir No.1 / Exposición No.1’’, 2007

Bir diğer sanatçı Wim Delvoye’dir[8]. Delvoye de günümüzde üretimlerine devam etmektedir. Sanatçı, mezbahada zaten öldürülmek üzere yetiştirilen yavru domuzları satın alır. Bu domuzların derilerine dövmeler yapar; hayvanlar erişkinlik düzeyine ulaştıklarında ise tahnit işlemi uygulanmak üzere öldürülür ve sergilenir. Belirli bir süre sergilenen bu bedenler zamanla çürümeye başlar. Sanatçı bu süreci de üretimin bir parçası hâline getirir; dövme yapılan bölgeleri keserek tablo formuna dönüştürür ve bu işleri milyonlarca dolara satar.

Wim Delvoye, dövme yapılmış ve tahnit işlemi uygulanmış domuzlar, 2010
Wim Delvoye, dövme yapılmış ve tahnit işlemi uygulanmış domuzlar, 2010

Bir diğer isim Catherine Bell’dir[9]. Bell, babasının ölümünden sonra yaşadığı duygusal durumu ifade etmek amacıyla gerçekleştirdiği performansında kırk adet mürekkep balığını öldürür. Thomas Grünfeld[10] ise “misfit” olarak adlandırdığı çalışmalarıyla tanınır. Sanatçı, farklı türlerdeki hayvanları tahnit ve birleştirme işlemleri yoluyla yeniden kurgulayarak nesneleştirir. Son olarak Kim Jones[11], bir performansı sırasında canlı canlı fareler yakalayarak bu eylemi sanatsal bir ifade biçimi olarak sunar.

Catherine Bell, 3 Minute Showreel, 2006, Selected Video and Performance Works
Catherine Bell, 3 Minute Showreel, 2006, Selected Video and Performance Works

 

Thomas Grünfeld “Misfit (Flamingo/Canine)
Thomas Grünfeld “Misfit (Flamingo/Canine)

Anti-türcü sanatçı pratikleri başlığında, radikal bir söylemden geri durmayacağımı özellikle belirtmek isterim. İnsan olmayan hayvanların sanat uygulamalarında kullanılması nasıl bir gündem yaratır sorusuna verilecek yanıt nettir: Hayır, kullanılamaz. Bu “hayır” yanıtının gerekçelerini şu şekilde sıralayabilirim:

  1. Acıyı hissedebilme yetisi:İnsan olmayan hayvanlar, tıpkı insanlar gibi acıyı hissedebilme kapasitesine sahiptir ve hayatta kalabilmek adına kendi çıkarlarını gözetirler. Bu durum, onların salt birer araç ya da nesne olarak ele alınamayacağını açıkça ortaya koyar.
  2. Bilinç sahibi olma:İnsan olmayan hayvanlar da insanlar gibi bilinç sahibidir. Burada aklın araçsallaştırılmasından değil, deneyimleyebilme, farkındalık ve öznel varoluş kapasitesinden söz ediyorum.
  3. Çıkarlarını gözetebilme:İnsan olmayan hayvanlar da kendi çıkarlarını gözetir; yaşamlarını sürdürme, zarar görmekten kaçınma ve güvenlik arayışı gibi temel yönelimlere sahiptirler.
  4. Rıza meselesi:İnsanların rızası dışında sanat uygulamalarında kullanılmasına nasıl ki kesin biçimde karşı çıkıyorsak hayvanların da bu olgudan muaf tutulabileceği hiçbir etik düzlem düşünülemez. Rıza üretemeyen bir öznenin sanatsal üretimin malzemesi hâline getirilmesi, başlı başına bir etik ihlaldir.
  5. Ölü bedenlerin kullanımı:Hayvan öldü ve bu nedenle sanat uygulamalarında kullanılabilir şeklindeki yaklaşım da kabul edilemez. İnsan söz konusu olduğunda, hukuk, felsefe ve ahlaki yapılanmalar ölü bedenlerin estetik ya da ticari bir meta hâline getirilmesine izin vermezken, insan olmayan hayvanların ölü bedenlerinin kullanılmasını meşru görmek açık bir türcü çelişki yaratır. Bu nedenle hayvan bedenleri, canlı ya da ölü olsun, sanatsal bir nesneye indirgenmemelidir.

Şimdi bazı otoritelere sorumluluklar yükleme zamanı. Sanatta hayvan kullanımına ilişkin sorunu ve bu soruya nasıl yanıtlar üretebileceğimizi tartışırken, felsefe, hukuk, bilim ve sanatın bu meselede nerede konumlanması gerektiğini de sorgulamamız gerekiyor. Herkesin ivedilikle sorumluluk alması gereken böylesi bir dönemde, bireyin sistem içerisindeki konumunun değersiz olduğu yönündeki yaklaşıma karşı çıkıyorum. Ancak sorumluluğun yalnızca bireye ya da yalnızca belirli otoritelere yüklenmesinin de yeterli olmadığını savunuyorum. Hayvanları insan merkezli bir anlayışla, kendinden olmayanları dikey ve hiyerarşik bir düzlemde aşağıya yerleştiren bu yıkıcı sistemin dönüşebilmesi için; hukuk, bilim, felsefe ve elbette sanat alanlarının büyük ölçekli sorumluluklar üstlenmesi gerekmektedir. Hukuk: İnsan olmayan hayvanların, anti-türcü bir çerçevede tanınması zorunludur. Bu yalnızca insanlar arasındaki eşitliğe dayalı bir hukuk anlayışı değil, insan olmayan hayvanların da haklarının gözetildiği daha kapsayıcı bir adalet anlayışının inşa edilmesini gerektirir. Bilim: Bilimsel yaklaşımlar, hayvanların sömürülmesini ve “mal” ya da “kaynak” olarak görülmesini reddeden bir çerçeve sunmalı; etik ve sürdürülebilir bir perspektifi benimsemelidir. Bu bağlamda, bilimsel araştırmaların tüm disiplinlerinde geleneksel insan merkezli paradigma sorgulanmalı ve hayvanları da özne olarak gören daha bütüncül bir bakış açısına doğru bir dönüşüm sağlanmalıdır. Felsefe: Felsefenin, antroposen olmayan bir dünya tahayyülünde önemli sorumluluklar üstlenmesi gerekir. Bu süreç, öncelikle evrensel olarak kabul edilen değerlerin sorgulanmasıyla başlayabilir. İnsanın doğa içindeki konumu ve doğa ile kurduğu ilişki yeniden değerlendirilmeli; dünyayı paylaştığımız insan olmayan türlerin haklarına saygı duyulması ve bu hakların korunması, felsefenin öncelikli meselelerinden biri hâline gelmelidir. Sanat: İnsan merkezci olmayan bir dünya görüşünde sanatın üstlenebileceği sorumluluklar çok yönlüdür. Sanat, insanların doğayla kurdukları bağı güçlendirerek, bizlere doğanın bir parçası olduğumuz gerçeğini yeniden hatırlatabilir. Empatiyi artırarak, izleyicileri farklı varoluş biçimlerine ve perspektiflere yönlendirebilir; böylece etik bir farkındalığın oluşmasına katkı sunabilir.

Burada sanatçılara geçmeden önce kısa bir parantez açmak istiyorum. Az önce, sanat ile sanatçı arasında bir tutarlılık aradığımı belirtmiştim. Bu yaklaşımla neyi kastettiğimi açıklamak isterim. Örneğin, bir sanatçı düşünelim: Eserlerinde şiddet karşıtlığını savunuyor ve şiddetin ne denli yıkıcı olduğunu dile getiriyor; ancak özel yaşamında, kamusal alandan uzak ve kimsenin görmediği bir mekânda çocuğuna, eşine ya da bir hayvana şiddet uyguluyor. Böyle bir durum, açık bir etik tutarsızlığa işaret eder. Bu tür tutarsızlıklar, günümüzde türcü ideolojinin kendi içinde döngüsel bir çıkmaza girmesine ve toplumsal dönüşümün zorlaşmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda, izleyici kitlenin sanatçının yaşamını tanrısal bir bakışla denetlemesi gerektiğini savunmuyorum. Aksine, sözünü ettiğim şey, sanatçının içselleştirdiği etik ve politik anlayışın, yaratım pratiğinde olduğu kadar gündelik yaşamında da tutarlı biçimde dışavurulmasıdır. Bu tutarlılık, anti-türcü bir sanat pratiğinin temel koşullarından biri olarak değerlendirilmelidir.

Anti-türcü Yaklaşımlar Çerçevesinde Sanatçı Pratikleri

İlk sanatçımız Özlem Gök’tür[12]. Gök, avcılık geleneğine ait natürmortları tersine çevirerek, türcü olmayan bir natürmort anlayışı geliştirir. Bu çalışmalarda, ölü hayvan bedeninin seyir nesnesi hâline getirilmesini bilinçli olarak reddeder; izleyiciyi, ölü bedeni doğrudan görmekten mahrum bırakır. Hayvanları çoğunlukla bir boşluk içerisinde temsil ederek, bakışın alışılmış yönünü kırar. Bunun yanı sıra, gündelik yaşamda çoğu insanın doğrudan karşılaşmadığı mezbahaları ve deney laboratuvarlarını resmederek, hayvan sömürüsünün görünmez kılınan mekânlarını görünür hâle getirir.

Özlem Gök, ̧ Türcü Natürmort, 2018, kâğıt üzerine sulu boya, 50x65cm. Kaynakça: Sanatçının arşivinden sanatçı izniyle alınmıştır.
Özlem Gök, ̧ Türcü Natürmort, 2018, kâğıt üzerine sulu boya, 50x65cm. Kaynakça: Sanatçının arşivinden sanatçı izniyle alınmıştır.

İkinci sanatçımız Melisa Kılıç’tır[13]. Kılıç, çalışmalarını daha çok sürdürülebilirlik bağlamında üretir. Pet şişe plastiklerinden oluşturduğu figürler, ışıkla bir araya geldiklerinde su imgesine dönüşür. Işığın farklı açılardan temasıyla ortaya çıkan bu görüntülerdeki eylemler, canlı yaşamından kesitler sunar. Böylece hem çevresel yıkıma hem de insan-merkezci tüketim pratiklerine eleştirel bir alan açar.

Son olarak Gülce Özen Gürkan[14]’dan söz etmek istiyorum. Gürkan, benim de meslektaşım olan bir müzikologdur. Türcü ideolojiyi müzik ve şarkı sözleri aracılığıyla görünür kılar; insan olmayan hayvanlara yönelik tahakküm ilişkilerini ses ve söz üzerinden politik bir ifade alanına taşır. Gülce’den anti-türcü bir pozisyonda sanat üretmesinin temel motivasyonunun neler olduğunu sorduğumda bana bir mektup ile yanıt vermişti. Bu mektuptan bir kesiti sizinle de paylaşmak istiyorum:

“Benim elimde, bir beceri ve meslek anlamında, müzik var. Hayvan meselesinin farkına varmış, yanlış davranıştan vazgeçip vegan olmuş biri olarak, diğerlerini de yaptıkları yanlıştan dönmeye ikna etmek adına elbette bu kaynağımı kullanıyorum; aksini düşünemem bile. Müzik ve ikna ilişkisini daha iyi anlamak adına yüksek lisans tezimi de bu konuda yazdım. Yaptığım parçaların olumlu etkisine dair yıllar içinde birçok geri dönüş almış olmama rağmen, henüz amaçladığım büyüklükte bir etki yaratabilmiş değilim; diğer toplumsal adalet hareketlerinde müziğin oynadığı role dair örnekleri bildiğim için, hayvan meselesi müzik ilişkisini daha geniş kapsamlı bir etki alanı içinde kurabileceğim bir noktaya varabilmeyi umuyorum” (Gürkan).

Sunumu bitirirken birkaç soruyla sözlerimi tamamlamak istiyorum:
İnsan, madem ki akıllı ve zeki bir canlıdır, neden günbegün artan ve bizzat kendisinden kaynaklanan sorunların çözümünü üretmekte gecikmekte ve harekete geçmemektedir?
İnsan, madem akıllı ve zeki bir canlıdır, neden bile bile şiddetin bir parçası olmaya devam etmektedir?
İnsan, madem akıllı ve zeki bir canlıdır, neden etik tercihlerde bulunmayı yadsıyarak, eylemsel düzlemde ahlaki olanı düşünmekten ve buna göre hareket etmekten kaçınmaktadır?

Son söz olarak şunu ifade etmek isterim: Sömüren ve sömürülen ilişkisi üzerine kurulu bu dünyada, şiddet; tür, cinsiyet, yaş, ırk gibi ayrımlar gözetmeksizin, kimsenin kaçamayacağı bir düzlemde herkesi mağdur etmektedir. Bu şiddetin en temelinde, insan olan hayvanın, insan olmayan hayvanlara uyguladığı tahakküm ve şiddet pratikleri yatmaktadır. Bu durumun dönüşebilmesi için değişimin kapısının aralanması, bu sorunların ortadan kalkabilmesi için harekete geçilmesi gerekmektedir. Ve yalnızca bir başlangıç niteliğinde olduğunu bildiğimiz vegan yaşamın bir parçası olmayı ciddi biçimde düşünmeliyiz.

İnternet Kaynakları

https://gothamist.com/arts-entertainment/tom-otterness-who-once-shot-a-dog-for-art-mocked-with-new-guerilla-subway-sculpture

https://www.artgallery.nsw.gov.au/collection/works/434.1997.9/

http://www.damienhirst.com

https://e-skop.com

https://wimdelvoye.be/work/tapisdermy/

https://gothamist.com/arts-entertainment/tom-otterness-who-once-shot-a-dog-for-art-mocked-with-new-guerilla-subway-sculpture

https://www.artsy.net/artwork/thomas-grunfeld-misfit-swan-slash-nutria-slash-donkey

https://suttongallery.com.au/artists/catherine-bell/

https://www.nitsch.org

 

[1] TED Üniversitesi Sürdürülebilirlik Konferansı, Veganizm ve Kültürel Değişim: Sanat, Etik ve İklim Aktivizmi, 15/05/2024

[2] Bu metin, “Sanatta Antroposantrizmin Yıkıcı Etkileri: Radikal Bir Eşitlenme Olanağı ile Anti-Türcü Sanatçı Pratikleri” başlıklı sunumda yapılan sözlü konuşmanın yazılı dökümüdür. Metin, akademik bir makaleden ziyade sunum konuşması formatında değerlendirilmelidir.

[3] Hermann Nitsch 80. Aksiyon, 1984

[4] Tom Otterness, Dog Shot filminde silahla vurup öldürdüğü köpekle birlikte, 1977

[5] Amerika’yı Seviyorum, Amerika  da Beni  (I Like America  and America Likes Me), Joseph Beuys, 1974. Joseph Beuys in the Action ‘Explaining pictures to a dead hare’ 1965 printed 1997

[6] Damien Hirst, The Physical Impossibility of Death in the Mind of Someone Living, 2170 x 5420 x 1800 mm | 85,5 x 213,4 x 70,9 inç, Cam, boyalı çelik, silikon, monofila-ment, köpekbalığı ve formaldehit çözeltisi (1991)

[7] Guillermo Vargas, “Teşhir No.1 / Exposición No.1’’, 2007

[8] https://wimdelvoye.be/work/tapisdermy/

[9] Catherine Bell, 3 Minute Showreel, 2006, Selected Video and Performance Works

[10] Thomas Grünfeld,  misfit (swan / nutria / donkey), 2008, Taxidermy, 39 2/5 × 23 3/5 × 11 4/5 in | 100 × 60 × 30 cm

  • Thomas Grünfeld, misfit (pheasant / goat), 2009 Taxidermy 13 4/5 × 19 7/10 × 13 4/5 in | 35 × 50 × 35 cm
  • Thomas Grünfeld , Misfit (Lamb/French Bulldog), 2022 Taxidermy 14 1/5 × 23 3/5 × 10 1/5 in | 36 × 60 × 26 cm

[11] Kim Jones, Rat Piece (1976), Mudman, 1976, California State University, Los Angeles

[12] Özlem Gök, çağdaş sanat alanında üretim yapan bir sanatçıdır. Özellikle avcılık kültürü, insan–hayvan ilişkileri ve türcülük eleştirisi etrafında şekillenen işleriyle tanınır. Geleneksel avcılık natürmortlarını tersyüz ederek hayvan bedeninin seyir nesnesi hâline getirilmesini problematize eder; insan-merkezci bakışı sorgulayan, etik ve politik bir görsel dil kurar. Çalışmaları, sanat–etik ilişkisini ve şiddetin estetikle normalleştirilmesini tartışmaya açar.

[13] Melisa Kılıç, çağdaş sanat alanında üretim yapan bir sanatçıdır. Çalışmaları ağırlıklı olarak beden, kimlik, toplumsal cinsiyet, gündelik şiddet ve iktidar ilişkileri etrafında şekillenir. Video, performans ve yerleştirme gibi disiplinlerarası mecraları kullanarak, bireysel deneyimlerle toplumsal yapılar arasındaki gerilimi görünür kılan eleştirel bir sanat dili kurar. Üretimleri, özellikle feminist ve politik okumalar açısından dikkat çeker.

[14] Gülce Özen Gürkan, çalışmaları çoğunlukla beden, mekân, gündelik pratikler, kırılganlık ve iktidar ilişkileri etrafında şekillenir. Performans, video ve yerleştirme gibi disiplinlerarası mecralarla çalışan sanatçı, bedeni hem deneyimleyen hem de politik bir alan olarak ele alır. Üretimleri, bireysel olanla toplumsal olan arasındaki sınırları sorgulayan eleştirel bir yaklaşıma sahiptir.

Etiketler : Anti-Türcü Sanat, Antroposantrizm, Catherine Bell, Guillermo Vargas, Gülce Özen Gürkan, Hermann Nitsch, Joseph Beuys, Özlem Gök, Şebnem Edikli, Thomas Grünfeld, Tom Otterness, Wim Delvoye

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.