Skip to main contentSkip to footer
Sosyoloji

Talcott Parsons’ın Yapısal İşlevselci Toplum Kuramı | Hilal Kaşık

Giriş

Talcott Parsons, yapısal-işlevselci teorinin kurucu isimlerinden birisidir. 1902 yılında ABD’de doğan Parsons, doktorasını 1929 yılında Almanya’da Max Weber’in de çalıştığı ve fikirlerinin güçlü etkisini taşıyan Heidelberg Üniversitesinde “Alman Literatüründe Kapitalizm Kavramı” başlıklı teziyle tamamlamıştır. 50 yılı aşkın süre boyunca 150’den fazla kitap ve makale yazmış olan Parsons’ın en önemli eserleri Toplumsal Eylemin Yapısı (1937) ve Toplumsal Sistem (2005) olarak gösterilebilir. Parsons’ın 1950’lerden 1960’lara dek Amerikan sosyolojisinin en önemli ve baskın figürü olduğu kabul edilmektedir. Toplumsal denge, toplumsal bütünleşme, toplumsal uyum Parsons’ın çalışmalarında üzerinde durduğu temel kavramları oluşturmaktadır. Parsons, toplumsal sistem teorisiyle yapısal işlevselciliğe önemli katkılarda bulunmuştur. Yapısal-işlevselci teorinin en önemli kurucu isimlerinden birisi olmasının yanında yirminci yüzyıl sosyoloji tarihine önemli katkılar sağlamış bir sosyologdur. Yapısal işlevselci teori ise toplumsal yapı ve bunların işlevleri üzerinde durmaktadır. Bunun yanı sıra yapısal işlevselci teorisyenler yapılar arasında çatışma ve gerilim varsa bile genellikle yapıların işlevsel özellikleri ve ilişkilerine odaklanan açıklamalarda bulunmuşlardır. Yapısal işlevselciliğin temel konusu toplumsal kurumlar, onların ilişkileri ve aktörler üzerindeki etkileridir (Ritzer ve Stepnisky, 2013, s. 62-63). Dolayısıyla yapısal işlevselci teori, yapı ve işlev arasındaki ilişkilere odaklanmakta ve ele aldığı konular nedeniyle daha çok makro sosyolojik bir yaklaşım olmaktadır.

Toplumsal Sistem Teorisinin Genel Çerçevesi

The Social System kitabı teorik bir çalışmadır. Kitabın odak noktası teorik bir şemaya dayanmaktadır. Bu kitapta ampirik ya da metodolojik genellemeler yoktur. Kitabın amaçlarından biri, toplumsal sistemin yapısının kategorileştirilmesidir. Parsons ilk bölümde eylem sistemlerinin genel çerçevesini ele almaktadır. Ona göre hiçbir eylem ayrı bir şekilde gerçekleşmez, sistemler halinde organize olurlar (2005, s. 4). Buradan hareketle Parsons, toplumsal sistem analizini yapmadan önce nesne dünyasını da belirli kategorilere ayırmıştır. Bunlar; “sosyal”, “fiziksel” ve “kültürel” nesnelerdir. Sosyal nesne bir aktöre gönderme yapmaktadır ve burada bir etkileşim söz konusudur. Fiziksel nesneler, etkileşime girmeyen nesnelerdir. Kültürel nesneler ise kültürel geleneğin sembolik unsurlarından oluşur. Bunlar; değerler, semboller, inançlar ve geleneklerdir (2005, s. 2).

Parsons eylem süreçlerini ele alırken tüm haz ve yoksunlukların önemine vurgu yapmıştır. Bu vurgunun temel sebebi toplumsal eylemlerin aktörler için birer motivasyonel ve güdüsel bir süreç olmasına dikkat çekmek içindir. Fakat Parsons eylemde bulunma davranışını gerçekleştirmede sadece bu süreçlerin etkili olmadığını aynı zamanda fiziksel nesneler, kültürel nesneler ve sosyal nesnelerin de eylemin oluşmasında önemli bir rolü olduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla Parsons burada nesnelerin eylemler üzerindeki etkisine odaklanmıştır. Ona göre örneğin fiziksel nesneler eylemin koşullarını meydana getirirken kültürel nesneler ise birer beklenti oluşturmaktadır. Fakat Parsons bireylerin farklı özelliklere sahip olması ve durumlara karşı farklı tepkiler verebileceğinin altını çizerek eylemlerin farklı sonuçlara neden olabileceğini de vurgulamıştır. Öte yandan ona göre, eylem referans çerçevesi içerisinde kültürel nesneler ve bunu içeren sembolik sistemler daha istikrarlıdır. Çünkü sembolik sistem, çok sayıda aktörün etkileşimini içererek bir işlevsel mekanizma olmaktadır (2005, ss. 2, 6).

Parsons aktörün eylemde bulunma durumunu açıklarken beklenti ve hedef kavramlarına dikkat çekmiştir. Ona göre aktör, pasif bir şekilde olayların gelişmesini bekleyerek herhangi bir eylemde bulunmazsa bu aktör-durum sistemindeki gelecekteki durumu beklenti olarak adlandırılabilir. Fakat aktör, gerçekleşmesini istediği ya da istemediği herhangi bir durum için aktif olarak rol almaya çalışırsa bu durum hedef olarak adlandırılabilir. Bu ayrımı yapmasının temel sebebi eylemlerin hedefe yönelik olması ve tüm eylem sistemlerinin temelini oluşturmasıdır. Burada Parsons eylemlerin hedefe yönelik olmasının eylem sistemlerinde normatif yönelimin temellerini ele alırken önemli olduğunu vurgulamıştır (2005, s. 4).

Özetle, toplumsal sistemin oluşmasında fiziksel, sosyal ve kültürel nesnelerin yanı sıra davranışsal organizma, kişilik sistemi ve kültürel sistem önemli bir rol oynamaktadır. Toplumsal sistemin devamlılığını sağlayabilmesi için de davranışsal organizma, kişilik sistemi ve kültürel sistemlerin birbirleriyle uyum içerisinde olması gerekmektedir. Burada kültürel sisteme vurgu daha yoğundur çünkü aktörlerin eylemlerindeki beklentiyi yaratan ve aynı zamanda entegrasyon sürecini kolaylaştıran kültürel sistem, nihayetinde toplumsal eylemin gerçekleşmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bunun yanı sıra toplumsal sistemin kendisi hem kaynak hem de sonuçtur. Başka bir deyişle toplumsal sistemin varlığını sürdürmesi, kendi kaynaklarından faydalanmayı ve kendi kendine yetebilen bir sistem olmasından kaynaklanmaktadır (Parsons, 2005, ss. 5-22). Sonuç olarak Parsons toplumsal sistemin önemli üç görevi olduğunu dile getirmiştir. Bunlardan ilki, sosyal sistemin aktörlerinin ihtiyaçlarını karşılamak, ikincisi diğer sistemlerle ilişki halinde olmak ve destek almak üçüncüsü ise üyelerinin düzensiz davranışları üzerinde belirli ölçülerde kontrole sahip olmak (2005).

Toplumsal Sistemin Bileşenleri

 Parsons’a göre toplumsal sistem, aktörlerin etkileşim kalıplarının sürekliliğine ya da düzenliliğine göre düzenlenmiş unsurların örgütlenme biçimidir. Bir toplumsal sistemin yapısı, etkileşim sürecine dahil olan aktörler arası ilişkilerden oluşur (2005, s. 15). Parsons’a (2005) göre, sosyal sistem onu oluşturan alt sistemlerden oluşmaktadır. Burada bir alt sistem olarak toplumsal sistem düzenli ve çeşitli ilişki örüntülerini içermektedir. Toplumsal sistemin önemli bir parçası olan aktör, birçok amaç için eylemlerde bulunur. Burada da Parsons toplumsal sistemin iki bileşeninden bahseder.  Bunlar aktörden beklenen ve sistem içerisindeki konumuna işaret eden tutum ve davranışları içeren statü ve rollerdir. Statü, aktörün toplumsal sistem içinde konumlandığı pozisyondur. Rol ise bu konum içerisinde diğerleriyle olan etkileşim biçimlerindeki davranışlardır. Buradan hareketle statü ve rol arasında ayrım yapan Parsons, etkileşimin doğasında statü ve rolün toplumsal sistemin birer parçası olduklarını dile getirmiştir.

Parsons’a göre, bir etkileşim sisteminin istikrarlı olabilmesinin temel koşulu, aktörlerin çıkarlarının paylaşılan bir değer-yönelim standartları sistemine uygunluğa bağlanmasıdır.  “İlk olarak, standardın içselleştirilmesi sayesinde, ona uygunluk ego için kişisel, dışavurumsal ve/veya araçsal bir öneme sahip olma eğilimindedir. İkinci olarak, egonun eylemine karşı ötekinin eylemlerinin yaptırım olarak yapılandırılması, onun standarda uygunluğunun bir işlevidir” (Parsons, 2005, s. 24). Dolayısıyla toplumsal sistemde aktörler eylemlerini bu değer-yönelim standardı çerçevesinde inşa eder. Bunun yanı sıra Parsons toplumsal sistemde istikrarlı bir etkileşimin koşullarından birisinin kurumsallaşmış rol beklentilerini tanımlayan değer standartları olduğunu düşünmektedir ve bu standartlara uygun davranmak toplumsal sistemin yükümlülüklerini yerine getirmek ve sistemin çıkarlarına uygun davranmak anlamına gelmektedir. Burada üzerinde durulması gereken nokta, toplumsal sistemin çıkarlarının taşıdığı yükümlülüklere göre davranmak ortak değerler noktasında aktörleri birleştirir ve bu da bir dayanışma yaratır. Nitekim toplumsal sistemin temel dinamiği bu bütünleşmeye bağlıdır  (2005, ss. 26-27).

Sonuç olarak Parsons burada rol ve statü kavramlarına değindikten sonra toplumsal eylem üzerinde durarak toplumsal sistemin yapısına dair açıklamalara devam etmektedir. Ona göre toplumsal sistem kendisini oluşturan aktörlerin işleyiş koşullarıyla tamamen uyumsuz olamaz. Aktörlerin ihtiyaçlarının karşılanmadığı ya da tatmin etmediği durumlarda bireyler toplumsal sistemin dışında kalabilirler. Bu tür yıkıcı eylem durumları sistemin verimliliğini azaltabilirler fakat sistemin istikrarı için herhangi bir tehdit oluşturamazlar (2005, s. 18). Dolayısıyla sistemin devamlılığı onun kendi sınırlarını korumasına ve işlevselliğini kaybetmemesine bağlıdır.

Toplumsal Sistemin İhtiyaçları

Parsons’a göre toplumsal sistemin sorunsuz bir şekilde işleyebilmesi için aşağıda yer alan dört temel ihtiyacı karşılaması gerekmektedir. Bunlar: (A) uyum (adaptation), (G) amaca erişme (goal), (I) bütünleşme (integration) ve (L) gizil kalıp koruma (latent pattern maintenance-tension management) şeklinde sıralanır. Bunlardan ilki, adaptasyondur ve burada sistem çevresine ve ihtiyaçlarına göre uyum sağlamaya başlamalıdır. Sistem adaptasyon ile dışsal durum ve tehlikelere karşı baş edebilmelidir. Aksi halde sistemde uyumsuzluklar meydana gelebilir. İkinci ihtiyaç amaca erişmedir. Burada sistemin temel amaçlarını belirleyip belirli kaynakları kullanarak bu amaç doğrultusunda çalışmasıdır. Üçüncüsü ise birleşmedir. Bu ihtiyaç sistemi oluşturan parçaların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenlemektedir. Sistemin son ihtiyacı kalıp muhafazası-gizil kalıp korumasıdır. Bu işlevsel zorunluluk ise kültürel kalıpların donatılması, norm ve değerlere göre sistem içerisindeki eylem devamlılığının sağlanması, devam ettirilmesi ve yenilenme sürecini içermektedir (Ritzer ve Stepnisky, 2013, ss. 65-67).

 İşlevsel Zorunluluklar

 

UYUM

 

AMACA ERİŞME

 

 

BÜTÜNLEŞME

 

GİZİL KALIP KORUMA

Parsons AGIL şemasını kuramsal çerçevesinin pek çok alanında kullanmıştır. Bu bağlamda davranışçı organizma, kişilik sistemi, sosyal sistem ve kültürel sistem olmak üzere dört eylem sisteminde de bu şemayı kullanmaktadır. Parsons’a göre bu eylem sistemleri de yukarıda yer alan dört işlevsel zorunluluktan bir tanesini gerçekleştirmelidir. Örneğin davranışçı organizma uyum işlevini yerine getirir. Dış dünyaya uyum sağlar ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürebilir. Kişilik sistemi, sistemin amaçlarını tanımlar ve onlara erişmek için kaynakları kullanarak amaca ulaşma işlevini yerine getirir. Sosyal sistem bütünleşme işlevini onu oluşturan parçaların kontrolü ve birleşmesiyle gerçekleştirir. Son olarak kültürel sistem ise aktörleri norm ve değerlerle motive etmeyi sağlayarak gizil kalıp koruma işlevini üstlenmektedir (Ritzer ve Stepnisky, 2013, ss. 67-68). Dolayısıyla Parsons, toplumların uyum ve denge içerisinde nasıl konumlandığını dört eylem sistemi ve bu toplumsal sistemin ihtiyaçlarının neler olduğunu açıklayarak ele almıştır.

Eylem Yönelimi, Kültür Örüntüleri ve Kurum Türlerinin Anahatları

Parsons burada toplumsal sistem teorisindeki kavramların tamamını birbirleriyle ilişkilendirerek sunmaktadır. Burada eylem türleri, kültür kalıpları ve kurum türlerinin ana hatlarını şemalaştırmıştır. Ona göre toplumsal sistem etkileşimlerden oluşan bir ilişkiler ağıdır ve kurumlar da aktörlerin rol ve statülerinin tanımlanması ve ilişkiler örüntüsü oluşmasında rol oynamaktadır. Parsons, kurumların sosyal sistem içerisindeki rollerinin farklılaştığının altını çizmiştir. Parsons’a göre bu kurumlar sosyal sistemin çekirdeğini oluşturmaktadır ve değer yönelim kalıplarının kurumsallaşması sosyal sistemin istikrarının temel ögesidir (2005, ss. 32-35). Parsons’ın eylem yönelimi, kültür örüntüleri ve kurum türlerinin anahatlarını içeren taslak aşağıda sunulmuştur (2005, ss. 36-38).

Kalıp Değişkenler

Parsons’ın toplumsal yapı teorisinde bireylerin eylemlerinin bazı noktalarda toplumsal yapı tarafından belirlendiğine ve sınırlandırıldığına vurgular vardır. Bu yüzden eylemlerin bireysel ya da keyfi olmasından öte, kaynağının toplumsal yapı olduğu ifade edilebilir. Bu bağlamda Parsons kalıp değişkenler (pattern variables) kavramı ile eylemlerin rastgele gerçekleşmediğini, toplumsal sistem içerisinde eylem tercihlerine etki eden faktörlerin olduğunu ifade etmiştir (2005, s. 43). Kalıp değişkenler, beklentilerden çok daha genel bir anlama işaret etmektedir.  İnsanların farklı durumlarda karşılaştıkları ikilemler kalıp değişkenler olarak adlandırılmıştır. Fakat aynı zamanda belirli rol beklentilerinin biçimlendirdiği genel bir bağlamı da ifade etmektedir (Layder, 2014, s. 27) Dolayısıyla kalıp değişkenlerin bireylerin toplumsal eylem tercihlerini belirlemede önemli bir rolü vardır.

İkili tercihlere dayanan kalıp değişkenler analizi klasik sosyolojideki geleneksel toplum ile modern toplum arasındaki farkı vurgulayan Tönnies’in “gemeinschaft” cemaat/topluluk ve “gesellschaft” cemiyet/toplum ayrımına dayanmaktadır. Parsons’a göre ilk grupta yer alan değişkenler geleneksel, ikinci grupta yer alan değişkenler modern toplumlarda belirleyici olmaktadır (Parsons, 2005, s. xxvii).

Rol Sisteminin Kalıp Değişkenleri

Etkili (expressive) Değişkenler

 

(Cemaat-Gemeinshaft)

  Araçsal (instrumental

Değişkenler

(Cemiyet- Gesselschaft)

Duygusallık kontrol ve tatmin ikilemi Duygusal Tarafsızlık
Kolektiviteye Yönelim kolektif ve özel çıkar ikilemi Kendine Yönelim
Tikelcilik (Özellik) değer yönelim standart türleri arasındaki tercih Evrenselcilik
Doğuştan gelen nitelik sosyal nesnenin usulleri arasındaki seçim Başarı
Yaygınlık nesnedeki ilgi alanının kapsamı Özgüllük

Duygusallığa karşı duygusal tarafsızlık: Bu kalıp değişken toplumsal ilişkilerdeki duygusal davranışı anlatmaktadır. Örneğin aile ya da arkadaşlık ilişkilerimizde kurduğumuz duygusal ilişkiler daha yakın ve samimi bir ilişkiliyken iş ortamı gibi kamusal alanlarda duygusal olarak daha tarafsız bir tutum içerisindeyizdir. Örneğin, doktor ile hastanın ilişkisi daha tarafsız bir ilişki olabilirken anne ile çocuk arasındaki ilişki duygusal olabilir.

Kolektiviteye yönelime karşı kendine yönelim: Burada eylemleri veya ilişkileri bireysel çıkar gözeterek mi yapıyoruz yoksa toplumun genel çıkarlarına da hizmet etmeyi mi amaçlıyoruz sorusu bağlamında bir tartışma söz konusudur. Dolayısıyla kolektiviteye yönelime karşı kendine yönelim temelde bu soru çerçevesinde ele alınan bir kalıp değişken olmaktadır.

Tikelciliğe karşı evrenselcilik: Toplumsal ilişkilerde bireylerin özel bir grup ya da kategorileri dikkate alarak karşılıklı ilişki kurması muhtemeldir. Örneğin cinsiyet, ırk, evrensel kriterlerden uzaktır. Bu nedenle tikelcilik (özellik) insanların birbirleriyle ilişki kurarken belirli özelliklere referansları dikkate almasını ifade ederken evrenselcilik de böyle bir durum söz konusu değildir. Örneğin bürokrasideki vatandaş-memur ilişkisi evrensel ölçütlere göre gerçekleşmektedir.

Doğuştan gelen niteliğe karşı başarı: Burada insanların kim oldukları, ailesine, soyuna, sınıfına göre olması doğuştan gelen bir durum olarak ele alınabilir. Fakat insanların hedeflerini gerçekleştirmek için doğuştan getirdikleri statüden ziyade kendi çabaları ve niteliklerini fark etmeleriyle başarılı olmaları durumu ise bireysel çaba ile ilişkilidir. Burada Parsons geleneksel toplumun aksine modern toplum ile birlikte bireyin toplumda belirli bir konumda yer almasının nedenini doğuştan gelen statülerden ziyade bireysel çaba ve başarılar olduğunu ifade etmiştir.

 Yaygınlığa karşı özgüllük: Örnek vermek gerekirse bir tren istasyonundaki sorumlu kişiyle ilişkimiz tek ve yüzeysel bir ilişkiye dayanması bakımından yaygın bir ilişkidir. Fakat özgül bir ilişki ise bireyin eşi ile olan evlilik ilişkisidir. Çünkü özgül ilişki birçok ortak ilgiye dayanmaktadır (Layder, 2014, ss. 26-27).

Parsons yukarıdaki bu rol tanımının beş temel kalıp değişkenlerin birbirleriyle permütasyonu ve kombinasyonu alarak ilişkisel düzeyde yani rol ilişkisindeki aktörlere yönelim modelini tanımlayan, olası rol-beklenti modeli türlerinden oluşan daha genel bir şemalandırma ortaya koymuştur. Bu şemalaştırma aşağıda verilmiştir ve aşağıdaki şema kalıp değişken değerlerinin çapraz sınıflandırmasını sunmakta ve sekiz tip ortaya koyarak rol beklentilerini kapsamlı bir şekilde ele almaktadır (Parsons, 2005, ss. 43, 55).

Evrenselcilik (universalism)

Özgüllük (specifity)                          Yaygınlık (diffuseness)

 

Tarafsızlık (neutrality)

İlişkisel bağlamdan ayrılmış ve etkisel ilgiyi tabi kılan özel araçsal performans beklentisi.

 

1

Etkileyici çıkarları ikincil planda kılan ilişkisel bağlam içinde yaygın araçsal koordinasyon beklentisi.

 

2

Duygusallık (affectivity) Herhangi bir nesne sınıfına karşı hem yaygın bağlılıklardan hem de araçsal beklentilerden ayrılmış, özel bir etkili ilgi arayışı.

 

3

Bir nesneler sınıfına ya da soyut bir kültürel nesneye sadakat-bağlılık, örneğin, tüm insanlığın ya da tanrının sevgisi.

 

4

 

Tikelcilik (particularism)

Özgüllük (specifity)                                       Yaygınlık (diffuseness)

 

Tarafsızlık (neutrality)

Bir kişiye veya topluluğa karşı özel olarak sınırlandırılmış araçsal yükümlülük beklentisi.

 

 

5

Egonun dışavurumsal çıkarlarına tabi olan bir kişiye veya kolektiviteye karşı yaygın araçsal yükümlülük beklentisi.

 

6

Duygusallık (affectivity) Bireysel veya toplu olarak belirli bir nesne karşısında yukarıdan ayrılmış, belirli bir ifade çıkarının peşinde koşma.

7

Araçsal beklentiler olmaksızın belirli bir nesneye yaygın bir bağlılık ilişkisi içinde çok sayıda

dışavurumcu ilginin kaynaşması.

8

 

Parsons evrenselcilik ve tikelciliğin tarafsızlık ve duygusallık ile kesişimine aşağıdaki örneklerle açıklamıştır (Parsons, 2005, ss. 57-58).

1- Belirli dışavurumcu çıkarların hem yaygın bağlılıklardan veya sadakatlerden hem de araçsal beklentilerden ayrılması, örneğin ücretsiz bir eğlencede seyirci rolü (3. ve 7. hücreler)

2- Belirli duyguların çoğunun yaygın bir nesne bağlılığında birleşmesi, örneğin “saf” romantik aşk rolü (hücre 8)

3- Belirli bir ilgi tatmininin belirli bir araçsal performansa (asimetrik) koşullanması, örneğin ticari bir eğlencede seyirci rolü (hücre 1,3,5,7)

4- Yaygın bir bağlılık ve sadakatin, beklenen araçsal performansların yaygın bir kompleksi ile birleşmesi, örneğin akrabalık rolleri (hücre 6 ve 8)

5- Belirli araçsal performansların ayrılması. Spesifik araçsal performansların hem spesifik olarak uygun ödüller dışındaki dışavurumcu yönelimlerden hem de araçsal kompleksin diğer bileşenlerinden ayrılması örneğin, “tam teknik” roller (hücre 1)

6- Dağınık çok sayıda araçsal işlevin spesifik olarak uygun ödüllerle diğer dışavurumcu ilgilerden ayrılmış bir kompleks içinde birleşmesi örn, “zanaatkar” ve ‘yönetici’ rolleri (hücre 2)

7- Bir nesneler sınıfına ya da soyut bir kültürel nesneye, örneğin dini anlamda ‘evrensel aşk’ gibi, yaygın bir bağlılık içinde çok sayıda ifade edici çıkarın birleşmesi (hücre 4)

Bu sınıflandırma, sosyal yapının çeşitli rol türlerini daha iyi anlamaya ve tanımlamaya yönelik önemli unsurlar sunmaktadır. Sonuç olarak bu şema ilerleyen bölümlerdeki sosyal yapı analizine katkıda bulunmaktadır.

Toplumların Yapısal Farklılaşması ve Değişmesi

 Diğer bölümlerde sistemin temel bileşenlerine odaklanan Parsons, bu bölümde alt sistemlerin bir araya gelerek karmaşık sosyal sistemleri nasıl oluşturduğunu ele almaktadır. Parsons öncelikle toplumsal sistemin farklılaşması için işlevsel mekanizmaları analiz ederek işe başlamıştır. Burada öncelikle rollerin nasıl farklılaştığı ve rollerin nasıl bir araya geldiği üzerinde durmaktadır. Parsons sosyal sistemin farklılaşmasını iki ana başlık altında ele almıştır. Bunlardan ilki, farklılaşmış roller sistemidir. Bunların nasıl oluştuğu, dağıldıkları, bütünleştikleri analiz edilmektedir. İkincisi ise daha çok statü ve roller arasındaki dağılım süreçlerini içeren hareketli unsurlardır (2005, s. 78). Roller, toplumsal sistemin işleyişi açısından bakıldığında sistemin temel işlevsel ön koşullarının karşılandığı birincil mekanizmalardır. Organizmada organlar ve işlevleri arasında olduğu gibi, toplumsal sistemlerde de sisteme ilişkin roller ve işlevler arasında aynı ilişki düzeni vardır. Fakat rolün toplumsal sistemde işlevlerine yerine getirebilmesi için rolü gerçekleştiren kişilerin kapasitesi ve ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır (Parsons, 2005, ss. 78-79).

Parsons’a göre bireyi belirleyen ilk karar tüm toplumlarda ortak olarak meydana gelen belirli bir cinsiyete sahip bir bebek olması ve belirli bir akrabalık biriminde belirli bir konumda çocuk olarak doğmasıdır. Burada üzerinde durulması gereken nokta bireyi belirleyici bu koşulların gerçekliğini kabul etmek fakat bu durumun farklı toplumlarda yaşam döngüsü boyunca birtakım değişim ve dönüşümlere de neden olabileceğini unutmamak gerekir. Özellikle de doğuştan gelen statü konusunda tüm toplumlarda bu büyük ölçüde ortak bir özellik olsa da bireyler yaşam döngüleri boyunca bir dizi statü değişimi gerçekleştirebilirler. Dolayısıyla statü ve rolün doğumla tahsis edildiği tanımlayıcı bir mekanizmanın varlığı kabul edilmelidir fakat diğer olasılıklar da göz ardı edilmemelidir (2005, s. 80).

Sosyal Sistemin Yapısal Bileşenlerine İlişkin Bazı Ampirik Kümelenmeler

  1. Akrabalık Sistemleri: Parsons akrabalık sistemlerinin toplumsal sistemin genel yapısında büyük bir öneme sahip olduğunu ifade etmiştir. Burada akrabalık sistemlerinin yalnızca biyolojik bir bağlanmadan ortaya çıkan bir sistem olmadığının altını çizmiştir. Yeni doğan bir bebeğin ilk statü kazandığı yer akrabalık sistemidir. Bu bağlamda sosyalleşmenin önemli bir kısmı akrabalık sistemi içerisinde gerçekleşmektedir. Toplumsal yapının bir birimi olarak akrabalık sistemi, doğum sonrası ilk statünün kazanılması, çocuk bakımı, büyütülmesi ve toplumsal yapı ile ilişkilerdeki rollerin öğretilmesi açısından işlevsel bir sistem olarak görev yapmaktadır (Parsons, 2005, s. 107). Burada Parsons, akrabalık sistemin toplumsal yapı içerisindeki işlevine odaklanırken daha çok uyum kavramı üzerinde durmuştur. Fakat buradaki işlevsel mekanizmaların yerine başka mekanizmaların geçmesi durumunda nasıl bir durumla karşı karşıya kalınabileceğini açıklamanın zor olduğunu da dile getirmiştir.
  2. Araçsal Başarı Yapıları ve Tabakalaşma: Buradaki temel olgu, bir yandan ödüllerin dağılımı, diğer yandan da araçsal yapının ve tesislerin dağılımında bağımsız değişkenlerin oldukça keskin sınırları olmasıdır. Parsons’a göre bir şeyi iyi yapmak ile kötü yapmak arasında bir ayrım yapılmadığı sürece başarı değerlendirmesinin hiçbir anlamı olmaz. Herhangi bir işi görece daha iyi yapma kapasitesi yetkinlik ya da beceri olarak adlandırılabilir. Özellikle de farklı rollerin söz konusu olduğu işbölümü sisteminde farklı rolleri gerçekleştirebiliyor olmanın kayda değer bir fark yaratacağı söylenebilir (Parsons, 2005, ss. 109-110). Bu farklılaşma da nihayetinde tabakalaşmaya neden olacaktır. 
  1. Bölgesellik, Güç ve Kuvvet Sisteminin Entegrasyonu: Parsons burada güç sisteminin toplumsal yapı üzerindeki etkisine vurgu yapmaktadır. Ona göre bir aktörün gücünün diğer aktörün gücüne göre farklılıklar gösterebilmesi nedeniyle bir çatışma yaratması muhtemeldir. Bunun yanı sıra gücün istenmeyen eylemleri önlemesi bağlamında etkili bir araç olduğu ve fiziksel bir araç da olduğu için gücün bölgesel konumla da ilgisi vardır. Burada Parsons, güç ve iktidarın toplumsal sistem içerisinde sınırlarının belirlendiğini ve toplumsal sistemin devamlılığında önemli bir faktör olduğunu dile getirmiştir. Parsons bütünleştirici bir mekanizma olarak güç kullanımını örgütleyen ve istikrara kavuşturan bir üst yapı olması gerektiğini ifade etmiştir (Parsons, 2005, ss. 112-113).
  1. Din ve Değer Bütünleşmesi: Her ne kadar herhangi bir toplumdaki insan yaşamının, farklı toplumlarda spesifik yapısı, görülme sıklığı ve yoğunluğu değişse de belirli evrensel özelliklere sahip olan bazı durumları vardır. Buna örnek ise ölümdür. Diğer taraftan toplumda değer sistemi ne kadar kurumsallaşmış olursa olsun beklentiler hem belirsiz hem de dengesizdir. Dolayısıyla aslında Parsons’a göre her toplumsal sistem bir dereceye kadar bütünlükten yoksundur bu da kurumsal olarak meşrulaştırılmış beklentiler ile olayların gerçek sonuçları arasında bir uyumsuzluk sorunu olduğu anlamına gelir. Burada da dinin işlevsel bir rolü olduğu ifade edilmiştir. Dinin genel değer bütünleşmesiyle olan ilişkisi bir denge ve uyum yaratarak belirsizlikleri ortadan kaldırmakta ve bütünleşmeyi artırmaktadır (Parsons, 2005, ss. 113-114).

Sosyal Rol Beklentilerinin Öğrenilmesi ve Sosyalizasyon

Parsons’a göre sosyalizasyon bir roldeki işlevsel olarak gerekli yönelimlerin kazanılma sürecidir ve rol beklentilerinin öğrenildiği süreci kapsamaktadır. Bu süreç etkileşim sistemi için işlevsel öneme sahiptir. Bu durum genellikle toplumsal sistemin “normal” işleyiş süreçlerinde yer alan mekanizmaları oluşturmaktadır. Fakat aktörün belirli rolleri üstlenirken sosyalleşme sürecinde etkileşimlerin dengesini bozacak şekilde davranabileceği de unutulmamalıdır. Böyle durumlarda da Parsons sapma davranışına dikkat çekmektedir. Ama sapma davranışının olduğu durumlarda da sistemin dengesini bozacak ve sisteme zarar verecek bir aktör olduğunda sosyal kontrol mekanizmalarının devreye gireceğini vurgulamıştır (2005, s. 141).

Parsons rol beklentilerinin öğrenilmesinde üç sürece dikkat çekmektedir. Bunlar; öğrenme, savunma ve uyumdur. Bu süreçler temel kişilik yapısının inşa edildiği ve değiştiği süreçleri kapsamaktadır (2005, s. 139). Ona göre bu üç süreç ile birlikte roller doğuştan gelmemekte ve öğrenme yoluyla kazanılmaktadır. Parsons sosyalizasyon sürecini anlatırken yeni doğan bebek örneğini vermektedir. Ona göre yeni doğan bir bebek fiziksel ihtiyaçlarını karşılayamamasının yanı sıra toplumsal rol ve beklentilerini de henüz öğrenmemiştir. Burada rol beklentilerinin öğrenildiği ve somutlaştığı yer olarak aile örneğini vermektedir. Dolayısıyla sosyalizasyon süreci ailede başlamaktadır ve ona göre sosyalizasyon bir uyum süreci olarak ele alınmalıdır (2005, ss. 142-143).

Parsons, toplumsal değişime vurgu yaparak sosyal rol beklentilerinin değişebileceğini ve başka bir dönemin beklentilerinin bir sonraki dönemin gereksinimlerini karşılayamayabileceğini bu yüzden sosyalleşme bağlamında öğrenme mekanizmalarının işleyişini yeniden ayarlanabileceğinin mümkün olduğunu ifade etmiştir (2005, s. 165).

Parsons, burada sosyal kontrol kavramı üzerinde yoğunlaşmıştır. Ona göre sosyal kontrol, sistemin ya da alt sistemlerin bir denge durumunda olmasını sağlamaktadır. Bu denge durumu ise kurumsallaşmış norm kalıplarına uyma ve bu bunlardan sapma ile ilgili ilgili güçlerin dengesini ifade etmektedir. Toplumsal gerçeklikte hiçbir toplumsal sistem tam anlamıyla denge ve bütün halde çalışmamaktadır. Bu yüzden sosyal kontrol mekanizmaları sapma davranışlarının sonuçlarının sınırlandırılmasını kolaylaştırmaktadır. Bunun yanı sıra burada Parsons sosyalleşme ve sosyal kontrol mekanizmaları arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Ona göre bu iki mekanizma arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Bu bağlamda sosyal kontrolün önleyici yönleri aktöre sapma davranışında bulunmaması gereken süreçleri öğretmektedir (2005, s. 201).

Parsons sosyal kontrolün daha çok “motivasyonel yönlerine” vurgu yapmaktadır. Bu yüzden sosyal kontrol mekanizmalarının bir zorlama ya da yasaklama yoluyla değil de çeşitli teşviklerle belirli eylemleri sınırlandıran, rasyonel kararlar veren, eylemleri yönlendiren bir mekanizma olarak ele almaktadır (Parsons, 2005, s. 202). Sonuç olarak uyum ve sapma davranışının toplumsal eylemin yapısında var olduğu unutulmamalıdır. Sapma eğilimleri ve buna karşılık gelen sosyal kontrol mekanizmalarının önemi, sosyalleşme sürecinin bir parçasıdır ve yaşam boyu devam etmektedir. Rol beklentileri ve bireysel ihtiyaç eğilimleri arasında uyum ya da uyumsuzluklar meydana gelebilir. Toplumsal sistem uyumlu davranışlar için ödül ve sapkın davranışlar için cezalar vermesinin yanı sıra sapkın eğilimli davranışlara karşı koymayı gerektiren planlanmamış eylemler için karmaşık bir mekanizması da vardır. Son olarak ise toplumsal sistemin kontrol mekanizmaları tarafından başa çıkılamayan sapkın davranışlar ya da davranış eğilimleri toplumsal değişimin temel kaynağını oluşturması muhtemeldir (2005, ss. 216-217).

İnanç Sistemleri

 Parsons’ın (2005) Belief Systems and The Social System: The Problem of The “Role of Ideas” ismini verdiği sekizinci bölümde, kültürel örüntülerin sosyal sistemin diğer bileşenleriyle karşılıklı bağımlılığını keşfetmeyi amaçlamaktadır. Kültür, Parsons (2005) açısından etkileşim süreci içerisinde birtakım sembolik ifadelerin düzenli bir şekilde yan yana gelerek eyleme yön vermesini sağlayan standartları sunmaktadır. Parsons (2005) kültürel örüntü tipleri arasında da (i) “inanç sistemleri”, (ii) “dışavurumsal semboller sistemi” ve (iii) “değer yönelim sistemleri” olmak üzere üç ayrı sisteme yer vermektedir (s. 221).

 Parsons (2005) inanç sistemlerini iki katlı sınıflandırma aracılığıyla değerlendirmektedir. Buradan hareketle ilk olarak inanç sistemlerini “ampirik” (empirical) ve “ampirik olmayan” (non-empirical) olarak ikiye ayırmaktadır. Sonrasında ise inanç sistemlerini “varoluşsal” (existential), “değerlendirici önem” (evaluative significance) veya eylem sistemiyle ilişkisi bakımından bir değerlendirme sürecinden geçirmektedir (Parsons, 2005, s. 223). Ampirik olan pratik olarak takip edilebilen inançlardır. Bunun dışında kalanlar ise ampirik olmayan inançları oluşturmaktadır. Bu tür iki katlı bir değerlendirme sürecinde ampirik ve varoluşsal olan bilime karşılık gelmektedir. Ampirik olmayan ve varoluşsal olan ise felsefeye denk düşmektedir. İdeoloji ampirik olan ve değerlendirici önemi bakımından ele alınırken dini düşüncelere ampirik olmayan ve değerlendirici önem tarafından yaklaşılmaktadır.

İnanç Sistemleri

  Varoluşsal/Bilişsel Değerlendirici Önem
Ampirik Bilim İdeoloji
Ampirik Olmayan Felsefe Dini Düşünceler

Tablo 1’de yer aldığı üzere inanç sistemleri bakımından bilim ve felsefe varoluşsal açıdan yan yana gelirken ideoloji ve dini düşünceler ise değerlendirici önem bakımından bir arada olmaktadır. Ampirik veya ampirik olmama ise dört farklı inanç sistemini birbirinden ayıran bir diğer kriter olarak öne çıkmaktadır. Parsons (2005) bu düzlemde ilk olarak varoluşsal ve ampirik olan inanç sistemini soruşturmaktadır. Bunu yaparken de öncelikle sosyal sistem içerisinde ampirik bilginin durumundan hareketle ampirik bilgi arayışında yer alan bilimsel araştırma sürecinin kurumsallaşmasına ve pratik alandaki yansımalarına dikkat çekmektedir. Bilimsel araştırmanın kurumsallaşmasında teknik bilimin önemine dikkat çeken Parsons (2005), bilim insanın ilgilenmiş olduğu alanda ve teknikte kendisine yardımcı olan ve ilgili uzmanlık alanına yabancı olan kişilere (laymen) yönelik bağlılığına dikkat çekmektedir. Bilim insanının kendisine ve etrafına bilimsel bilginin üretiminde duymuş olduğu ihtiyaç bakımından bilginin üretilme süreci Parsons (2005) açısından kültürel olarak otomasyona bağlanmış bir süreç değil, eylem merkezli bir süreçtir. Deneyimsiz, acemi ve bilimsel bilgi peşinde herhangi bir uzmanlık çabası olmayan kişiler bilimsel bilginin daha ileriye taşınmamasını hedeflemekle birlikte bilim insanının yapmış olduklarını değerlendirebilecek bir donanıma da sahip değildirler. İki taraf arasındaki bu türden çelişik durumlardan ötürü bir tür kontrol sorunu ortaya çıkmakta ve taraflar arasında birtakım anlaşmazlıklar meydana gelmektedir.

Parsons (2005) Batı dünyasının bilimsel bilginin üretimi konusunda merkezi bir konum teşkil etmesine yönelik tarihsel bir okuma yapma adına ilk olarak din ve sekülerleşme meselelerine değinmektedir. Bilimsel bilginin ve bilim insanının örneğin üniversiteler aracılığıyla kurumsallaşma süreci içerisinde yer alması Parsons’a göre kültürel açıdan önemli bir noktada yer almaktadır. Kurumsallaşma aracılığıyla bilimsel bilginin toplumun farklı kesimlere iletilmesi ve nesiller arası aktarımı da mümkün olmaktadır. Diğer yandan da bilim insanı belirli bir kurum içerisinde yer almasının toplumun bütünleşmesi açısından eğitim verme rolünü de içermektedir. Böylece gelecek nesillerin de toplumun kültürel geleneklerine dahil olma fırsatı eline geçmektedir. Bir bütün olarak da toplum tarafından kültürel olarak önde tutulan bilim insanı toplumun diğer kesimleri açısından örnek rol model olmakta ve bir otorite figürü haline gelmektedir. Dolayısıyla üniversite veya benzeri türden kurumlar içinde konumlanan bilim insanına kurumsallaşmış bir rol verilmekte ve beraberinde birtakım getirileri sağlaması beklenmektedir.

 Ampirik olmayan inançların sosyal sistemle ilişkisi bakımından ilk olarak dini inanç sistemlerine değinen Parsons (2005), bir tür anlam problemi olarak tanımladığı birtakım çıkmazlara ahlaki bir yanıt sunma üzerinden yaklaşmaktadır. Dolayısıyla bu yönüyle inanç sistemi toplumun birtakım ahlaki değerleri aracılığıyla kurumsallaşmasını sağlamaktadır.

Parsons (2005) açısından toplumların büyük bölümü ampirik bilgiye, belirli bilgiye sahip olurken kurumsallaşma neticesinde özellikle bilimsel araştırma açısından farklı bir örgütlenme seviyesine geçmektedirler. Kurumsallaşma ve kurumlar içerisindeki bilim insanı veya araştırmacı türünden toplumsal roller aracılığıyla da zaman içerisinde uzmanlaşma sağlanırken aynı zamanda bilgi birikimi de sağlanmaktadır. Dolayısıyla bilimsel rollerin kurumsallaşması bilimsel ve ampirik bilginin gelişiminde merkezi bir noktada konumlanmaktadır. Bu gelişim süreci de sadece toplumsal rollerin değil ayrıca bu uzmanlaşmış rolleri destekleyen sistem ve kurumları da içermektedir. Parsons (2005) üniversiteleri de bilimsel araştırmaların geliştiği, eğitimin alınıp verildiği ve bilimsel çevre arasındaki iletişimi sağlayan başlıca kurum olarak örnek göstermektedir.

Felsefe, kitap içerisinde bilimin doğrudan ele alamadığı birtakım bilişsel sorunları kapsayan alan olarak nitelendirilmektedir (Parsons, 2005). Bu doğrultuda bilimin aksine ampirik bilgi yerine anlam, varoluş ve gerçeklik türünden bilimsel bilginin sınırlarını aşan kısımlar üzerine yoğunlaşmaktadır. İdeoloji ise Parsons (2005) açısından kolektif hareketin ortak noktasını oluşturan inanç sistemi şeklinde tanımlanmaktadır.  Bilimin yanında ideoloji doğru veya hakikat olanı değil haklı olanın peşine düşmektedir. İdeoloji eylemlerin ve inançların meşrulaştırılması bakımından sosyal sistemlerin bütünleştirilmesine katkı sunmaktadır. Toplumun bütünleşmesindeki olası bir çatışma halinde ideolojiler dengeyi sağlamak için bu çatışmaları küçümseme yönünde hareket edecektir. Sapkın ve radikal hareketlenmeler sırasında da ideoloji olası sosyal değişimler açısından bir araç işlerliği de görmektedir. Dini inançlar ise birtakım bilişsel fikirler olmaktan ziyade pratik olarak adanmışlığı da içeren inanç sistemleridir. Bu doğrultuda insan eylemine ahlaki yönden rehberlik ederek “anlam problemine” birtakım çözümler sunmaktadır (Parsons, 2005, s. 247).

Sosyal Değişme ve Sonuç

Parsons (2005), toplumsal sistemlerin doğasında istikrarı koruma eğiliminin bulunduğunu öne sürmektedir. Bireylerin ve grupların edindikleri toplumsal rolleri sürdürme isteği, bu rollere bağlı çıkarları ve toplumun beklentileriyle uyum sağlama çabası, mevcut düzenin devamını destekler. Bununla birlikte, değişim kimi durumlarda sistemin kendi içinde kurumsallaşmış bir süreç olarak ortaya çıkar; örneğin bilimsel ilerlemenin sürekliliği, yeniliğin ve bilginin kabulünün yapısal bir parçası hâline gelir. Ancak toplumsal değişim, yönü kolaylıkla kestirilemeyen ve çok sayıda etkenin etkileşimiyle şekillenen karmaşık bir olgudur. Bu nedenle farklı kuramsal yaklaşımlar değişimi açıklamaya çalışsa da sistem açısından bu sürecin öngörülmesi sınırlı kalır. Parsons’a göre toplumsal eylemi anlayabilmek, sosyal sistemler, kişilikler ve kültürel yapılar arasındaki ilişkilerin çözümlenmesini gerektirir. Zira sosyal sistemler teorisi, kültürel örüntüler, bireysel güdüler ve kurumsal roller arasındaki çok katmanlı etkileşimleri açıklamaya yönelik bütüncül bir çerçeve sunar.

KAYNAKÇA

Layder, D. (2014). Sosyal Teoriye Giriş (Ü. Tatlıcan, Çev.; 4. Baskı). Küre Yayınları.

Parsons, T. (2005). The social system (New ed). Routledge.

Ritzer, G., & Stepnisky, J. (2013). Çağdaş sosyoloji kuramları ve klasik kökleri (I. E. Howison, Çev.; 4. Baskı). De Ki Yayınları.

 

Etiketler : Hilal Kaşık, Talcott Parsons, Yapısal İşlevselcilik

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.