Skip to main contentSkip to footer
Röportaj - Söyleşi

“İşçi sınıfı bizim dışımızda, ötede bir yerde değil. İşte biziz. Eşimiz, dostumuz, arkadaşımız. İşçiyiz ve bu nedenle eziliyor, sömürülüyoruz. O hâlde örgütleneceğiz.” – Kafe-Bar Çalışanları Birliği ile Söyleşi

Emek Mücadeleleri Söyleşileri serimizin ilk konuğu Kafe-Bar Çalışanları Birliği. İlknur Burcu Keser’in Birlik ile gerçekleştirdiği bu söyleşide; kafe-bar sektöründeki güvencesizliği ve belirsizliği, kâğıtta kalan işçi haklarını, “biz bir aileyiz” söylemini, güvencesizliğin yarattığı tükenmişliği ve tüm bunlara karşı bir işçi öz-örgütlenmesi kurmanın anlamını konuştuk.

İlknur Burcu Keser: Kafe-Bar Çalışanları Birliği’nin nasıl ortaya çıktığını, hangi ihtiyaçtan ve hangi deneyimlerden doğduğunu sizden dinlemek isteriz. Sizi bir araya getiren temel mesele neydi, bu birliğin temel derdi nedir?  Bir öz-örgütlenme biçimi olarak karşımıza çıkıyorsunuz, bu öz-örgütlenme biçiminin kafe-bar sektörü gibi bir alanda hangi imkânları açtığını anlatır mısınız?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: Bizi bir araya getiren ilk neden, örgütlü mücadelenin gerekliliği ve önemine inanan işçiler olmamızdı. İşçi olmanın sömürülmek demek olduğunu, bu sömürüye de örgütlü sınıf mücadelesiyle karşı koymak gerektiğini biliyoruz. Peki, kim bu örgütlü mücadele vermesi gereken işçiler? İşçi sınıfı bizim dışımızda, ötede bir yerde değil. İşte biziz. Eşimiz, dostumuz, arkadaşımız. İşçiyiz ve bu nedenle eziliyor, sömürülüyoruz. O hâlde örgütleneceğiz. Kafe-bar işçileri olduğumuz için bu sektör özelinde bir örgütlenme çalışmasına giriştik. Kapitalist düzen var oldukça yaşadığımız sorunların köklü bir çözüme kavuşamayacağını iyi bilsek de girişimimizin bu sektörün kapitalizme karşı mücadelede kilit sektörlerden biri olduğuna dair bir tespitten ileri gelmediğini belirtmek gerekir. Ancak yine iyi biliyoruz ki, işçi sınıfının bir bütün olarak örgütlülüğü önemli ve gereklidir.

Diğer yandan, kafe-bar sektörü kuralsızlığın ve güvencesizliğin en yoğun olduğu sektörlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. En temel hukukî hakların bile bir kural olarak ihlâl edildiği bir sektörden bahsediyoruz. BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, geçtiğimiz günlerde ödenmeyen hakları için eylemde olan Doruk Maden işçilerinin direnişinde, işçilerin eskiden yeni kazanımlar için direnirken artık en temel hakları için direnmek zorunda olduklarını söyledi. Türkmen’in sözleri genel durum bakımından doğru olmakla birlikte, bizim sektör için durumun eskiden beri böyle olduğunu söyleyebiliriz.

Bunun yanı sıra, genç işsizliğinin iyice derinleştiği ve öğrenci gençliğin çalışmadan okumasının artık iyiden iyiye imkânsız hâle geldiği bir dönemde bulunuyoruz. Bu durumun, kafe-bar sektörüne olan iş gücü arzını ciddi şekilde artırdığı ve böylece sektör koşullarının işçiler için daha da kötüleşeceğini öngörmek zor değil.

Tüm bunlar bir arada değerlendirildiğinde, kafe-bar sektöründe örgütlenmek yakıcı bir ihtiyaç olarak kendini gösteriyor. Biz birlik olarak bu ihtiyaca gücümüz ölçüsünde bir cevap olma amacını taşıyoruz. Sektörde örgütlülük seviyesinin ne denli düşük olduğunu düşündüğümüzde, bu amacın kısmen dahi gerçekleşmesinin kayda değer kazanımlara götürebileceği kanaatindeyiz. Bir işçi öz-örgütlenmesi olduğumuzu belirtiyoruz. Bu, işçiler için ve işçiler tarafından var edilen; işçinin karar ve inisiyatif sahibi olduğu bir örgütlenme biçimini ifade ediyor. Bize göre işçi sınıfının örgütlülüğü, zorunlu olarak onun öz-örgütlülüğü anlamına geliyor. Profesyonel sendikacılar tarafından yönetilen bir sendikaya üye olmamız, gerçekte bizi örgütlü kılmıyor. Zira buralarda işçiler özne değil. Buralarda karar verenler işçi olmayan, dolayısıyla işçilerinkinden farklı çıkarlara sahip ücretli bürokratlar. Bu türlü sendikaların işçilerden çok sermayenin örgütleri olduklarını; işçilerin çıkarlarını değil, kendi cüzdanlarını ve sermayenin çıkarlarını savunduklarını her gün görüyoruz. İşçi öz-örgütlülüğü işte bu sorunun önünü alacak yoldur. Bizce bir örgütlenmenin güçlü ve kalıcı olması da öz-örgütlülüğün sağlanmasına bağlıdır. Öz-örgütlenmenin esası, herkesin mümkün olduğunca özneleşmesidir. Bir azınlık, örgütlenmenin başlamasına önayak olabilir; bu doğaldır ve çoğu zaman gereklidir. Ancak örgütlenmenin, belirli bir aşamadan sonra bu azınlığın faaliyetine bağlı olmaktan çıkması; yaygınlaşarak daha geniş bir işçi kesiminin ortak pratiği hâline gelmesi gerekir. Bu da herkesin imkânı ölçüsünde sorumluluk ve inisiyatif almasıyla mümkündür. Örgütlenmeyi güçlü ve kalıcı kılan, bu türlü bir sorumluluk bilinci ve inisiyatif ruhunun yaratılmasıdır. Ancak böyle bir bilinç ve ruh kendiliğinden oluşmaz. Bilinçli ve iradî bir çabayı; herkesin sözünün, fikrinin, bilgisinin ve becerisinin örgütlenmeye katılmasını mümkün kılacak ve teşvik edecek koşulların yaratılmasını gerektirir. Bu çaba başarılı olduğu ölçüde örgütlenme belirli kişilere bağlı olmaktan çıkar: kişiler gider ya da değişir, fakat örgütlenme varlığını korur; faaliyet ve mücadele devam eder.

İlknur Burcu Keser: Kafe-bar sektörü; yüksek devir hızı, kayıt dışılık, öğrencilerin ve işi geçici görenlerin yoğunluğu gibi özellikleriyle örgütlenme açısından kendine has zorluklar barındırıyor. Bu sektörde çalışmanın ve örgütlenmenin diğer iş kollarından ayrılan yanlarını nasıl deneyimliyorsunuz, bu farklılıkları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: Geçmişte üretimin toplumsallaşması mekânsal bir yoğunlaşma olarak da anlaşılıyordu ve bunun işçiler için sınıf bilincinin ve örgütlenmenin koşullarını yaratacağı yönünde bir öngörü vardı. Çok sayıda işçinin aynı fabrika çatısı altında, aynı kapitalist için uzun yıllar çalıştığı koşullarda işçiler sınıf çelişkisinin daha kolay farkına varabilecek, daha kolay bir araya gelip örgütlenebilecekti. Kafe-bar sektörü bu koşulların geçerli olduğu bir sektör değil. Bu durum örgütlenmeyi elbette zorlaştırıyor ama imkânsız kılmıyor. Bununla birlikte, az önce bahsettiğimiz koşullara sahip sektörler için geliştirilmiş işyeri temelli örgütlenme yöntemlerini kendi sektörümüzde olduğu gibi uygulamaya kalkmanın bizi bir yere götürmeyeceği de bir gerçek. Bu yüzden sektör, bölge ya da zincir temelli bir örgütlenme stratejisiyle hareket etmeyi daha yerinde buluyoruz.

Tarım, inşaat, motokurye ve ev işçileri gibi işyeri temelli örgütlenme imkânının var olmadığı ya da sınırlı olduğu diğer sektörlerdeki işçilerin mücadele deneyimlerinin bu konuda öğretici olduğunu düşünüyoruz. Bununla birlikte, kafe-bar sektörü için geçerli olan koşullar ayrıksı bir örnek olmaktan çıkıp gitgide daha fazla sektörün gerçeği hâline geliyor. Bu bakımdan, bu koşullarda sonuç verecek örgütlenme yöntem ve araçlarını oluşturmanın işçi sınıfı mücadelesinin bütünü için de önemli olduğunu söyleyebiliriz.

İlknur Burcu Keser: Patronların kendilerini bir aile olarak sunması, küçük ölçekli hizmet işyerlerinde sıkça karşılaşılan bir durum. Bu aile söyleminin işçiler üzerindeki etkisini ve örgütlenmenin önüne çıkardığı engelleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: “Biz aileyiz” söylemi küçük işletmelere mahsus değil ama küçük işletmeler bu söylemin maalesef gerçekten tuttuğu yerler. Patronlara karşı örgütlenmek gereğinden bahsettiğimiz birisi, “O benim patronum gibi değil ki, biz onunla abi/abla-kardeş gibiyiz,” diye itiraz edebiliyor. Örgütlenmeyi ailesinden birisine ihanet etmek gibi görüyor. Bu bakışta patronluk yapısal bir ilişki, nesnel bir konum değil de kişisel bir tavırdan ibaretmiş gibi anlaşılıyor. Böylece patronluk; işçilere karşı babacan, sıcak, güler yüzlü bir tavır takınarak vazgeçilebilir bir şey olup çıkıyor. Hele patron bir de solcuysa…

İşçi, yaşamak için emeğini satmak zorunda olduğu için işçidir; patron da bu emeği satın alan taraf olduğu için patrondur. Bu, kişilerin niyetleri ya da ideolojileriyle alakalı bir mesele değil. Biz şunu çok iyi biliyoruz: Birisi karşımıza patronumuz olarak çıktığında her şeyden önce patron olmanın gereklerine göre davranır, yani bizi sömürür. Bu kişi aslında çok iyi birisiymiş; burası bizi ilgilendirmiyor. İyiyse cennete gitsin. Ya da Bertolt Brecht’in meşhur şiirinden alıntıyla ifade edersek: “Anladık iyisin, ama neye yarıyor iyiliğin?”

İlknur Burcu Keser: Kafe-bar sektöründe belirsizlik birçok düzeyde işliyor: çalışma saatleri, mesai ve iş yükü çoğu zaman tanımsız bırakılıyor, part-time, tam zamanlı, çağrı üzerine çalışma gibi biçimler arasındaki sınırlar bilinçli olarak bulanık tutuluyor. Üstüne işin kendisi de çoğu işçi için geçici görülüyor, bu yüzden pek çok kişi kendini tam anlamıyla bir işçi saymıyor bile. Patronların lehine işleyen bu belirsizlik, hem bir hak ihlalini kanıtlamayı ve hakkını aramayı zorlaştırıyor hem de işçinin haklarını bilme ve talep etme iradesini zayıflatıyor. Belirsizliğin başlı başına bir dağıtma ve yalnızlaştırma aracı olduğu bu koşullarda, ortak bir işçi kimliğini ve dayanışmayı kurmak için bu belirsizliğin nasıl aşılacağını düşünüyorsunuz? Sektörün işçileri açısından, hatta kendini işçi görmeyenler için nasıl bir bakış açısı bu döngüyü aşmanın yolunu açar?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: Bahsettiğiniz zorluklara karşılık, aslında kafe-bar sektörü belli bir kültür ve geleneğin oluşup aktarılmasına yine de belli ölçüde imkân veren bir sektör. Kısa süre çalışıp başka bir sektöre geçenlerin sayısı çok olsa da işletme değiştirse bile sektörde uzun süre kalanlar da az değil. Aynı bölgede çalışan sektör işçileri kısmen de olsa birbirini tanıyor, konuşuyor, sohbet ediyor, birbirine iş paslıyor. Mesela mesaisi biten bir bar işçisi, biraz rahatlayıp sosyalleşmek için başka bir bara uğruyor. Burada diğer bar çalışanları ile bir araya geliyor. Bu tanışıklıklar ve bir araya gelişler sınıf bilincinin ve ortak bir işçi kimliğinin oluşturulmasının zemini kılınabilir. Burada önemli olan, bir araya geldiğimizde ne konuşup ne paylaştığımız. Son olarak şunu belirtebiliriz: Bizce dayanışmanın ve mücadelenin ortak işçi kimliğine görece önceliği vardır. Bu kimlik, dayanışma ve mücadele pratikleri içerisinde oluşacak; işçiler, bu pratikler içerisinde kendisini bir sınıf olarak tanıyıp özneleşecektir. Bu yüzden önce bir mücadeleye koyulmak gerekiyor.

İlknur Burcu Keser: Kafe-bar sektöründe işçiden uzun saatler, yoğun bir tempo ve çoğu zaman tanımsız bir iş yükünü kabullenmeleri bekleniyor. Ama bunca emeğin karşılığında ödenen ücret çoğu zaman asgari ücretin kendisinde ya da fiilen altında kalıyor, saatlik ücretin düşük hesaplanmasından sigortasız çalıştırmaya kadar türlü yöntemle bu açık daha da büyütülüyor. Bu kadar yoğun bir emeğin bu denli düşük bir ücretle karşılanmasını neye bağlıyorsunuz, işçiler bu uçurumu nasıl deneyimliyor?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: Bu durumun nedeni, sektörde örgütlenmenin zor olmasının nedeni ile büyük ölçüde aynı: Kafe-bar sektörü iş gücü arzının ve işçi sirkülasyonunun yüksek olduğu; öğrenciler gibi kısmî zamanlı iş arayanların, kayıt dışı sektörlere mahkûm olan göçmenlerin, “Aradığım gibi bir iş bulana kadar boşta kalmayayım” diye düşünenlerin, başka bir sektörde iş bulamadığı için başka çaresi kalmayanların yöneldiği bir sektör. Tüm bunların üstüne bir de örgütsüzlük eklenince patronlar, istedikleri koşulları işçilere dayatabiliyor.

İlknur Burcu Keser: Kafe-bar sektöründe öyle haklar var ki kâğıt üzerinde gayet açık tanımlanmış olmasına rağmen bunları uygulayan bir işyerine rastlamak neredeyse imkânsız. Üstelik çalışanların çoğu geçmişte örgütlü mücadele sonucu kazanılmış bu hakların varlığından bile haberdar değil. Yasada tanınmış bir hakkın işyerinde fiilen yok sayıldığı durumları kendi deneyimlerinizden yola çıkarak paylaşır mısınız? Hukukun işçiler için aynı anda hem bir dayanak hem de bir sınır oluşturduğu bu gerilimi nasıl deneyimliyorsunuz, hakların hem uygulanmaması hem de bilinmemesinin birbirini besleyen bu kısır döngüsü nasıl kırılabilir?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: “Asgarî ücret veriyoruz,” derler ama aslında haftalık çalışma süresi 45 saatin üzerindedir ya da yine haftalık 30 saatin üzerinde çalıştığın hâlde çalışman “kısmî zamanlı” kabul edilerek ona göre ücretlendirilir; fazla mesai ve UBGT ücretleri genelde ödenmez, daha kurumsal bir yerde çalışmıyorsan sigortan zaten yapılmaz ya da eksik yapılır…

En basit hukukî hakların dahi uygulanmadığı ve bilinmediği mevcut durumda, bu hakları işçiler için bilinir kılmak, bunun için eğitimler, atölyeler yapmak, gerektiğinde gönüllü avukatlar, hukukçular aracılığıyla işçilere hukukî destek sağlamak önemli oluyor. Ama belki daha da önemlisi şu: Sizin de belirttiğiniz gibi, egemenlerin lütfu değil örgütlü mücadelenin sonucu olan bu hakların uygulanmasının da yine örgütlü mücadele ile mümkün olduğunu görmek ve buna göre hareket etmek.

İlknur Burcu Keser: Tek başına bir haksızlığa itiraz eden işçi, çoğu zaman patronundan “beğenmiyorsan başka yerde çalış” yanıtını alabiliyor çünkü patron o işçiyi kolayca bir başkasıyla değiştirebileceğini biliyor ve bu tehdidin gücü işçinin yalnızlığından, örgütsüzlüğünden geliyor. İşçi-patron ilişkisini kişisel bir iyi niyet ya da kötülük meselesi olmaktan çıkarıp yapısal bir ilişki olarak görmek hak arama mücadelesini nasıl şekillendiriyor, örgütlenme işçinin bu kolayca ikame edilebilir olma tehdidini ve yarattığı çaresizliği nasıl kırıyor?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: Öncelikle, işçi-patron ilişkisinin yapısal bir ilişki olduğunun kavranması, işçiler olarak yaşadığımız sorunları kötü bir patronun yanından ayrılıp iyi bir patron bularak çözebileceğimiz yanılgısının aşılması anlamına geliyor. Yüzümüzü örgütlü mücadeleye dönmemiz, bu kavrayışı edinmemizle birlikte mümkün oluyor. Patronun işçiyi bir başkasıyla kolayca ikame edebilmesinin nedeni de yine işçilerin örgütsüzlüğü. İşçiler olarak aynı talepleri hep birlikte savunduğumuz, “Hayır, bu koşullarda çalışmayı hiçbirimiz kabul etmiyoruz,” dediğimiz takdirde patronun bu gücü ortadan kalkıyor. Önemli olan bu birliği yaratabilmek.

İlknur Burcu Keser: Bir hak ihlali yaşandığında işçiye sunulan yol çoğu zaman bireysel hukuk yolu, yani arabuluculuk ve dava oluyor. Oysa bir davayı yürütebilmek için gereken para, zaman ve dayanma gücü herkeste eşit değil. Bu da kâğıt üzerinde herkese açık görünen hak arama yollarını, fiilen yalnızca bu yükü kaldırabilenlerin kullanabildiği sınıfsal bir imkâna dönüştürüyor. Üstelik tek başına mahkemeye giden işçi uzun ve yıpratıcı bir sürecin yanı sıra sektörde bir daha iş bulamama riskiyle de karşılaşıyor. Bireysel hukuk yolunun işçiyi bu denli zorladığı koşullarda, yasal bir hakkı kâğıttan çıkarıp gerçek bir kazanıma dönüştürmede hatta çoğu zaman mahkemeye hiç gitmeden hakkı kazanmada örgütlü dayanışma nasıl bir rol oynuyor?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: Patronlar, çok iyi açıkladığınız nedenlerle, işçilerin tek başlarına hukukî bir süreç başlatma imkânından dahi yoksun kaldıklarını biliyor. Bu kadar rahat hareket edebilmeleri de bundan kaynaklanıyor. Patronların karşısına örgütlü bir güç olarak çıktığımızda ise, hakkımızı hukuku dayanak göstererek savunsak bile, asıl gözlerini korkutan şey “Bu işin peşini bırakmayacak birileri var,” düşüncesi oluyor. Son dönemde bunun birçok örneğini gördük. Çeşitli sektörlerde ücretlerini ve tazminatlarını alamayan ya da örgütlendikleri için işten atılan işçiler; örgütlü dayanışma ve fiilî mücadeleleri sayesinde, çoğu zaman aylar, hatta yıllar sürebilecek davaları beklemeden haklarını alabildiler.

İlknur Burcu Keser: Mark Fisher, depresyon ve tükenmişlik gibi ruhsal durumların yalnızca bireysel ya da kimyasal bir mesele olmadığını, güvencesiz çalışma koşullarının ve geleceksizliğin doğrudan bir ürünü olduğunu, dolayısıyla çözümün de bireysel değil kolektif olması gerektiğini söyler. Belirsizlik ve ağır iş yükü altında çalışan kafe-bar işçilerinin yaşadığı tükenmişliği bu çerçevede nasıl değerlendiriyorsunuz, bu ruhsal yükün kolektif örgütlenmeyle nasıl bir ilişkisi var?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: Deneyim ve gözlemlerimizden hareketle bir değerlendirmede bulunacak olursak, bu tespite katılmamak mümkün değil. Kafe-bar sektörü, gelecekte size rahat bir emeklilik hayatı kesinlikle sunmayan, sürekli yalnızca günü kurtarmaya çalıştığınız bir sektör. Çok düşük ücretlere uzun saatler çalışıyoruz. İş tanımımız dışında birçok işi yapmak zorunda kalıyoruz. Daha doğrusu bu sektörde iş tanımı diye bir şey zaten yok. Mesailerimiz belirsiz ve değişken. Yalnızca geleceğimizin değil, ertesi günümüzün bile belirsiz olduğu bu koşullarda depresif olmamak herhâlde çok zor.

Özellikle bar çalışanları için bu belirsizlik ve depresifliğin yoğun alkol kullanımına, hatta bağımlılığına götürmesi kolay oluyor. Kolay oluyor çünkü sosyal ortamlarımızı çoğu zaman çalıştığımız yerlere gelip gidenlerle, bizimle aynı sektörde olan insanlarla kurduğumuz bağlar ve arkadaşlıklar oluşturuyor. Örgütsüzlük koşullarında bu ortamların bizi nereye sevk ettiği ortada. Bizim kontrolümüzde olmayan hayatlarımızı, insanlara servis ettiğimiz şeylerin bağımlısı hâline gelerek geçiştirmeye çalışıyoruz ve böylece kontrolü elimizden iyice yitiriyoruz.

Maksim Gorki, Ana romanında fabrikanın düdüğüyle uyanıp işin yolunu tutan, işten çıkıp meyhaneye koşan, alkolün etkisiyle sızdıktan sonra ertesi sabah yine fabrika düdüğüyle uyanıp işe yollanan işçileri anlatır. Gorki’nin bu romanı yazmasının üzerinden 100 yıldan fazla zaman geçmiş ama bizim durumumuz da hemen hemen böyle.

Toparlamaya çalışacak olursak: Ortadaki sorunun bireysel bir sorun olmadığı, bu hâlin hepimize hâkim olmasından belli. Sorun bireysel olmadığına göre çözümünün de bireysel olamayacağı yine belli bir şey. İndirgemeciliğe düşmemek gerekiyor ama şunu söylemek herhâlde yanlış olmaz: Bu sorunun çözümü de örgütlülük ve dayanışma yoluyla elde edeceğimiz güçle hayatımızın kontrolünü elimize almaktan geçiyor.

İlknur Burcu Keser: Son dönemde güvencesiz ve örgütsüz sayılan pek çok alanda, özel öğretmenlerden kuryelere kadar, yeni işçi örgütlenmeleri ortaya çıkıyor. Kendinizi bu daha geniş emek hareketliliğinin neresinde görüyor, diğer öz-örgütlenmeler ve emek mücadeleleriyle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: Bu örnekler, bir irade ortaya konulursa, çok sayıda işçinin aynı işyeri çatısı altında çalıştığı sektörlere göre şekillenen klasik örgütlenme yöntemlerinin işlemediği sektörlerde de örgütlenmenin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Benzer koşullara sahip bir sektörde örgütlenmeye gayret edenler olarak takip edip mücadelelerinden öğrenmeye çalışıyoruz.

İlknur Burcu Keser: İşçi olmak hepimiz için ortak bir zemin olsa da bu zeminde herkes aynı yükü taşımıyor. Aynı işyerinde çalışan bir işçinin maruz kaldığı sömürü, o işçinin kimliğine göre derinleşebiliyor, kimi işçiler hem patron karşısında hem de cinsiyetleri, kimlikleri ya da göçmenlikleri nedeniyle ikili bir baskı altında çalışıyor. İşçileri birbirinden ayıran bu kesişen eşitsizlikler, dayanışmayı parçalayan bir etken olmaktan çıkıp onu güçlendiren bir zemine nasıl dönüşür?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: Bizce bu sorunun çözümü, işçi konumu ile diğer ezilen konumların bir arada bulunmasıyla ortaya çıkan özgün sorunların da işçi sınıfının sorunları olduğunu görmekten; bu sorunları da dert edinen bir sınıf mücadelesi anlayışını kendimize rehber edinmekten geçiyor. Açacak olursak, sınıf mücadelesini sırf daha yüksek ücretler, daha kısa çalışma saatleri için verilen bir mücadele olarak ele almamak; cinsiyetçilik, LGBTİ+ karşıtlığı, şovenizm, göçmen düşmanlığı gibi meseleleri de kolektif mücadelenin konusu kılmak gerekiyor. Bu yüzden, işçiler olarak ortak sorunlarımızın yanı sıra kadın, Kürt, göçmen ya da LGBTİ+ bir işçi olmamız sebebiyle yaşadığımız özgün sorunlara karşı dayanışma içinde olmayı da işçi sınıfı dayanışmasına dâhil gördüğümüzü vurguluyoruz. Bu türlü bir dayanışmanın sözde kalmaması; eylemde karşılığının olması, sabırla fiiliyatta örülmesi gerekiyor. Bu o kadar da kolay bir iş değil. Ancak işçilerin birbirlerinin hayatlarına ve yaşadıkları sorunlara mücadele arkadaşlığı içerisinde tanık oldukça bu dayanışmayı inşa edebileceklerine inanıyoruz. Sınıfımızın mücadele tarihi de bunun örneklerini sunuyor.

İlknur Burcu Keser: Kafe-Bar Çalışanları Birliği olarak yakın ve uzun vadede önünüze koyduğunuz hedefler nelerdir ve bu sektörde çalışan işçiler için nasıl bir gelecek tahayyül ediyorsunuz? Bu söyleşiyi okuyan ve sizinle aynı koşulları paylaşan kafe-bar işçilerine doğrudan ne söylemek istersiniz?

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: Kısa vadeli amacımız; taban ücret, sigorta, fazla mesai, ücretli izin, tazminat gibi çok temel ama kâğıt üzerinde kalan hakların fiiliyatta sağlanmasıdır.

Orta ve uzun vadede ise işçilerin işletmelerdeki karar alma süreçleri üzerindeki etkisini artırmayı, işçi özyönetiminin somut adımlarını atan örnekler yaratmayı amaçlıyoruz. İşçi özyönetimi ile işçilerin emeklerine yabancılaşmış şekilde yalnızca verilen işleri yapan kişiler olmaktan çıktığı; çalışma koşullarından işletmenin gündelik işleyişine kadar tüm alanlarda karar sahibi olduğu bir durumu kastediyoruz. Bu amacın gerçekleşmesi, yalnızca işçilerin ekonomik koşullarının iyileşmesini mümkün kılmaz. Aynı zamanda, esasında temel bir insanî ihtiyaç olduğu hâlde bugün metaya indirgenen ve sermaye çıkarları doğrultusunda sömürülen dinlenme, sosyalleşme, eğlenme; kısacası rekreasyon ihtiyacının anti-kapitalist ve toplumcu bir ufukla örgütlenmesinin koşullarını da hazırlayabilir.

Uzun vadede ele almak gereken bir diğer hedef ise, bugün doğal olarak sektör çalışanlarının acil sorunlarına odaklanan mücadeleyi, işçi sınıfının kapitalizme karşı verdiği topyekûn mücadelenin bir parçası hâline getirebilmek. Çünkü yaşadığımız sorunların en temel kaynağının bizi kuşatan kapitalist düzen olduğunu; bu düzen içinde tam bir kurtuluşun mümkün olmadığını biliyoruz. Henüz yeni ve küçük bir örgütlenme olsak da mücadelemizi en başından bu ufukla kurmanın gerekliliğine inanıyoruz.

İşçi arkadaşlarımıza şunu söylemek isteriz: Biz kimseye “Gelin, sizin sorunlarınızı biz çözelim,” demiyoruz. Tek başımıza böyle bir güce sahip olmadığımız gibi zaten çözüm de birilerinin bizim adımıza harekete geçmesinde değil. Biz, “Gelin, işçiler olarak sorunlarımızın çözümü için birlikte çabalayalım” diyoruz. Ancak o zaman patronların karşısına gerçek bir güç olarak çıkabiliriz.

İlknur Burcu Keser: Söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz ve Toplum ve Ütopya’ya zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

Kafe-Bar Çalışanları Birliği: Biz söyleşi teklifiniz için teşekkür ederiz.

 

Etiketler : Emek Mücadeleleri, İlknur Burcu Keser, Kafe-Bar Çalışanları Birliği, Öz-örgütlenme

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.