Yasin Çalış’ın anısına…
Müzik ve Toplum Söyleşileri serimiz kapsamında İlknur Burcu Keser’in Kesmeşeker’in solisti Cenk Taner, namıdiğer Kaptan ile gerçekleştirdiği söyleşiyi ilginize sunuyoruz.
İlknur Burcu Keser: Kesmeşeker, ana akımın dışında konumlanan bir müzik grubu olarak 35 yıl boyunca dinleyicisiyle adeta bir “duygusal sözleşme” kurdu. Bazı söyleşilerinizde “Popüler olmayı kendimize pek yediremedik” diyorsunuz. Sizce Kesmeşeker’i yalnızca bir müzik grubu olmaktan çıkarıp bir duygu ve hafıza alanına dönüştüren şey neydi? Ana akımın dışında kalmayı tercih eden bu müzikal hattın temel derdini ve duruşunu nasıl tanımlarsınız? Kesmeşeker’in varoluş meselesi nedir, hangi sözü taşıma ısrarıdır bu?
Cenk Taner: Öncelikle söyleşi için teşekkür ederim, güzel sorularınız için de. Biraz geç olsa da geç olsun güç olmasın düsturu her zaman iyidir. Bu biraz da Kesmeşeker’in yoluyla ilgili, ilk albüm “Dipten ve Derinden” grubun yolu olmuştur bir nevi, onun için isim işleri önemlidir. Popüler olmayı kendimize yedirmedik söylemi bizimle geldi ancak zamanında baya bir ana akım medyaya çıkmışlığımız var, bu duruş yıllar sonra oturdu diyelim, yedirtmedik değil yakıştıramadık daha doğru olur belki, dinleyicimiz de refleks gösterdi o konuda.

İlknur Burcu Keser: Müzik alanı bugünün algoritma çağında yalnızca şarkı yazıp beste yapmakla sınırlı bir alan değil, üretimden kayda, dağıtımdan görünürlüğe ve gelir paylaşımına kadar dijital platformlar ve algoritmalar tarafından belirlenen bütünlüklü bir ekonomik rejim içinde işliyor. Tekelleşmenin artışı ve görünürlük ekonomisinin baskısı, müzisyeni hem rekabetçi bir piyasa öznesine hem de sürekli üretmek ve görünür kalmak zorunda olan bir kültürel emekçiye dönüştürüyor gibi görünüyor. Bu tabloyu Türkiye’deki müzik alanının politik ekonomisi açısından nasıl tanımlarsınız? Bu koşullarda gerçekten “bağımsız müzik”ten bahsetmek mümkün mü? Gelir eşitsizliklerini, genç müzisyenlerin başka işlerde çalışmak zorunda kalmasını ve dayanışma ya da sendikalaşma imkânlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cenk Taner: Sendika ya da dayanışma tabii ki çok önemli, yalnız bizim gibi toplumlarda, özellikle bu zamanlarda bilerek ve isteyerek unutturulmaya çalışılan dayanışma faaliyetleri olması gereken yere gelemiyor. Üretmek başlıca bir değerken, sıradanlaştırılmaya çalışıyor, aslında insanlık anlıyor belki de “ne kadar çok imkân o kadar imkânsızlık.” Eskiden hız yoktu, manzara vardı, şimdi hız var, teknoloji var, karar?

İlknur Burcu Keser: Kesmeşeker çoğu zaman Kadıköy’le anılan bir grup olsa da birçok şehirde olduğu gibi Ankara’da da yıllardır güçlü ve sadık bir kitlesi var. Popüler kültüre savrulmadan varlığını sürdüren bir grup olarak dinleyicinizle adeta “dipten ve derinden” kurulan bir bağdan söz etmek mümkün. Zamanla bazı dinleyiciler yalnızca konser izleyicisi olmaktan çıkıp ortak bir hafızanın, bir emeğin ve sürekliliğin parçasına dönüşüyor. Sizin için “sadık dinleyici” ne demektir? Bu ifadeyi kullandığınızda hafızanızda belirginleşen yüzler ya da bağlar oluyor mu? Bu sadakat yalnızca müzikal bir beğeni midir yoksa daha derin bir karşılaşmaya ve ortaklığa mı işaret eder? Bu bağın sizdeki karşılığı nedir?
Cenk Taner: “Sadık dinleyici” güzel ama benim için “iyi arkadaş, iyi dost” kavramı daha doğru. Hep söylerim, hiçbir dinleyici beni boşa düşürmemiştir çünkü bizi bulmuştur ya da biz onu. Samimiyet aşılmaz bir denizdir samimi olmayanlara, iyi oldu bi şarkıda kullanırım belki 🙂
İlknur Burcu Keser: Rock müzik, alternatif alanlardan çıkarak daha geniş, daha organize ve ekonomik olarak daha güçlü platformlarda görünürlük kazandığı bir dönüşüm yaşadı yıllar içinde. Bir zamanlar karşı çıkışın ya da mesafeli bir duruşun sesi olarak algılanan bir türün bu ölçekte dolaşıma girmesi sizce ne anlama geliyor? Rock gerçekten büyüdü mü yoksa sistemle daha uyumlu, daha güvenli bir estetik biçime mi evrildi? Muhalif bir sesin piyasa içinde yer bulması onu kendi özü itibariyle etkisizleştirir mi yoksa daha geniş bir dolaşım alanı mı açar? Siz bu dönüşümün neresinde durmayı tercih ettiniz?
Cenk Taner: Rock müzik muhalif mi? Hangi Rock müzik ya da hangi grup muhalif, neye muhalif, kime muhalif, kime göre muhalif? Böyle onlarca soru uçar havada. 🙂 Bu biraz da 68 kuşağından çıkmış bir söylem, haklılık payı vardır, ancak kapitalist sistemin de protest, yeraltı hareketleri alıp tekrar geri satmak gibi bir yapısı var, ehlileştirir, evcilleştirir yani, protesto ediyorum sanırken parayı kazanan oradan sana bakıyordur.

İlknur Burcu Keser: 1991’de, 12 Eylül sonrasının kültürel ve siyasal iklimi henüz tam anlamıyla dağılmamışken, bir rock grubu kurmak yalnızca estetik değil aynı zamanda kültürel bir konumlanış diyebiliriz sanırım. Türkiye’de rock müziğin henüz yaygın bir karşılığı yokken üretim yapmak nasıl bir toplumsal zeminde karşılık buluyordu? 90’lardan bugüne, kaset döneminden dijital platformlara ve algoritma çağındaki yapay zekâ tartışmalarına uzanan dönüşümü düşündüğünüzde bu değişim yalnızca teknik bir evrim miydi yoksa müziğin ruhunu ve ifade alanını da dönüştürdü mü? Bugün 90’lara yönelik güçlü bir nostalji var; o dönemin daha “sahici” ve özgür olduğu sıkça söyleniyor ve o yıllara derin bir özlem duyuluyor. O yılları içeriden deneyimlemiş biri olarak, bu romantizasyonu nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekten daha özgür bir alan mıydı yoksa sadece baskının biçimi mi farklıydı?
Cenk Taner: Doksanlar, önemli tabii, ama bu nostalji öyle bir şey ki kendi zamanından memnun olmayan herkes geçmişi özlüyor. Biz de 60’lı yıllara öyle bakıyorduk, sanki bambaşka bir dünyadan gelen zamanlar gibi. Kesmeşeker daha albümü yok iken birçok protest konserde yer aldı; en büyük madenci direnişinin konserinde, Halepçe konserinde, yadırgandı da üstelik. Çünkü solun bir kısmının Rock müziğe bakışı değişikti, sözlere bakmıyorlardı, elektro gitar bir kapital sermaye ürünüydü, o zamanlar.
İlknur Burcu Keser: Kesmeşeker’de yıllar içinde grup üyeleri değişse de sözün ve sesin sürekliliği korunuyor. Bu durum, grubun estetik kimliğinden çok daha fazlasına işaret ediyor gibi. Söz yazarlığını yalnızca şarkı metni üretmek değil grubun düşünsel ve hatta ideolojik omurgasını kurmak olarak görmek mümkün mü? Dipten ve Derinden’den başlayarak şarkılarınızda sınıf, yoksulluk, emperyalizm ya da memleketin siyasal meseleleri farklı tonlarda yer buluyor. Bu hat bilinçli bir toplumsal konumlanışın sonucu muydu yoksa hayatın içinden, doğal bir akışla mı şekillendi? “Çağdaş ozan” olarak anılmanız da bu noktada anlam kazanıyor; rock müzik içinde de halkla söz üzerinden kurulan böyle bir geleneğin bugün hâlâ mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?
Cenk Taner: Çağdaş ozan, kent ozanı, güzel tabirler tabii, Kaptan’ı seviyorum ben. 🙂 Samimiyet her zaman çalışır, bir imbikten süzülür yazdıklarınız ve sunarsınız ve bilirsiniz ki dinleyenleriniz sizinle aynı özdendir. Çünkü yıllar içinde oluşmuş müthiş bir rotamız var, efendi serserileriz hepimiz. 🙂

İlknur Burcu Keser: Metin Kurt Yalnızlığı gibi doğrudan bir isme ve figüre atıf yaptığınız bir şarkı var. Metin Kurt, yalnızca bir futbolcu olarak değil emek mücadelesi, sendikal duruşuyla da hafızalarda yer etmiş ve “Futbol borsada değil arsada güzel” sözleriyle de duruşunu belli etmiş güçlü bir isim. Bu şarkıyı yazma motivasyonunuz neydi? Metin Kurt’un hayatında sizi çeken şey sporcu kimliği miydi, yoksa temsil ettiği emek ve direniş hattı mı? Bir futbolcunun hikâyesi sizin söz dünyanızda nasıl politik bir metafora dönüştü?
Cenk Taner: Metin Kurt adını çocukken hatırlıyorum, bazı şarkılar bir anda olur, bu da öyle, pat diye geldi, tabii protest yapısını, ilk futbolcu grevini biliyordum. Şarkıdan sonra ne kadar çok seveni olduğunu görmüş olduk. 🙂 Şarkı sonrası çok iyi tepki verdi, ama sendikalaşma çabalarında yalnızdı, televizyon kanalları, medya günah çıkardı, “neydi be abi”, oldular.
İlknur Burcu Keser: Toplum ve Ütopya’ya zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.
Cenk Taner: Bu söyleşi için teşekkürlerimle, sevgilerimle. 🙂




