Skip to main contentSkip to footer
FelsefeSosyoloji

Fantazmagoriden Kaçış: Politik Bir Geri Dönüş Denemesi | Dursun Can Şimşek

Fantazya, estetiğin değil daha ziyade bir ihtiyacın mahsulüdür. Dahası fantazya hep kriz zamanlarında yükselişe geçmiştir. Bugün bir tüketim nesnesi olmasının yanı sıra daha başka şeylerin de göstergesi niteliğindedir. Dünyayı fantazyaya muhtaç eden en yakın kitlesel kriz elbette, Covid-19 pandemisiydi. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen halen buna olan ihtiyacımız azalmış değil çünkü yükselen ırkçı, faşist bir dalganın yarattığı krizle karşı karşıyayız. Fakat bir başka tezat da kendini bu noktada var ediyor. Peki bu ihtiyaca rağmen neden dişe dokunur yeni fantastik eserler ortaya çıkmıyor?

Dünyalar yaratmak arzusunun en yaygın zemini edebiyat olagelmiştir. Ancak ne oldu da insanların kaçış rotası değişti? Kitlesel yeni bir ya da birkaç eserin çıkmamış, çıkmıyor oluşunun müsebbibi hepimizin yakından alakadar olduğu yapay zekâdır. Yapay zekânın çok kısa sürede faydası su götürür gelişmesi insanları bu hayretler verici araçların içerisine itti. Vaat ettiği şeylerin sınırsızlığı günümüz insanı için yaşayan bir fantazyanın da kapılarını aralamış oldu. Peki bu bir fantazya mıydı? Cevabı oldukça net ‘hayır’. Hiper-gerçekçi bir taklidin insan iradesine bırakılmasının fantazyayla bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Aksine bu ilişki insanın organik hayal gücüne ve bilişsel yetilerine telafisi neredeyse imkânsız hasarlar veriyor. Yapay zekâ birçok şeyi yapma becerisine sahip ancak halen insan beyninin işleme pratiklerine ve onun şaşırtıcılığına, beklenmedikliğine sahip değil. Üstelik taklit edebildiği de söylenemez. Buna ek olarak bahsi geçen yanılgı edebiyatın kolektifliğine karşı bir noktada fazla bireyci bir yerde konumlanır. Okuma eyleminin bireysel olduğunu biliyorum fakat edebiyatın müşterek yaratıcı yapısı bir kolektifliği var eder.

Eser oradadır, sabitliği yapısal olarak tarihsellik özelliği atfeder. Peki AI ile üretilmiş olan çıktılar? Sosyal medya mecralarında yapılan paylaşımların tarihsel olma iddiası yoktur, onlar birer ayak izidir. Hızlıca tüketilmek için var olurlar. Tarihte bir noktaya karşılık gelmezler. Bilakis onu flulaştırırlar. Tüm popülaritesine rağmen neyin insan neyin AI tarafından üretildiğini bilmek kimsenin sorgulamadığı bir akredite unsuruna dönüşmüştür. Çünkü çıktılar sentetiktir. Bu sentetiklik/plastiklik hiper-gerçekçiliğe rağmen ifşa olur. Göz yanılsamaya açıktır ancak algı bunu minimize etmeyi arzular. Bu manasız, anlatışız seri üretim öylesine büyük bir yığın yaratmıştır ki yakında neyin AI tarafından üretildiğini belirtmek neyin insan tarafından yaratıldığını damgalamanın yanında çok daha zahmetli hatta imkânsız hale gelecektir. Bu içeriklerin hem kendileri hem de dolaşıma girdikleri platformlar ortaklık yaratmakta bir anlatıyı aktarmaktan acizdirler. Dahası buna karşıdırlar. Temel insani bir dürtü olan oyun dürtüsü karşılıklı bir yapıya sahiptir. Yaratmanın temelini oluşturan bu dürtü merakla başlar ancak serpilmesi için tanıklığa, diyaloğa ve tecrübeye ihtiyaç duyar. İnsanın sanatla arasındaki gerilimli ilişki yerini soğuk, mekanik bir operatörlüğe bırakıyor. İmge artık büyük dil modellerinin bildikleriyle sınırlandırılmış, sinirsel bağlantılar yoluyla büyük veriden çekilen gerekli parçaların birleştirilmesi işine indirgenmiştir. Walter Benjamin şöyle söyler: “Yöntemin ürünü, yapıt içerisinde bütün bir yaşam boyunca yaratılanların, bunlar içerisinde belli bir çağın ve çağ içerisinde de tarihin tüm akışının korunmasıdır” (2018: 47).

İnsan, araç ve yöntem arasındaki bağ organiktir. Dolayısıyla bu bağ insani olanı muhafaza eder. Teknik yoldan yeniden-üretim tüm sanat yapıtlarını kapsamına almış ve onların etkilerini değişime uğratmanın yanında yarattığı yeni yöntemleri tarihselliğe bağlama yetisini de beraberinde getirmiştir (Benjamin, 2018: 53). Fakat bugün karşı karşıya kaldığımız şey özgünlüğü ortadan kaldıran bir dizi pratiği barındırır. Fotoğrafın el üzerindeki baskın zaferi bugün yapay zekanın düşünce ile arasındaki eşitlemeyi kabul ettiğimiz durumda onu geçmiş olduğu anlamına gelir. Bu karşılaştırma temelden sorunlu olmakla beraber insani yetilerin doğası gereği yavaş ve zahmetli yaratım süreçlerine katlanmakta, bunda başarısız olan dahası başarıyı önceleyen yığınlar için teslimiyeti gönüllü gerçekleşmiş bir düşün yanılsamasını var etmiştir.

AI düşünmez, üretir. Bu üretimin çıkış noktası ise birbiriyle algoritmik seviyede uyumlu görünen parçaların yarattığı bir taklittir. Bu üretimin sanatla olan bağı ise yeni bir yöntem var etmekle ilgilenmemesi bir tarafa taklitten ziyade tahrip odaklı bir ilişkiye dayanır. Böylece zihin ‘çakma’ içeriklerle dolar. Yeni görsel kültürün istilacı yanı böylelikle durdurulamaz bir gelişim göstermiştir.

Bir eserin yalnızca bulunduğu dönemi kapsamıyor oluşu yani Mona Lisa’nın on yedinci, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılda yapılan kopyalarını da tarihsel olarak kapsıyor (Benjamin, 2018:79) oluşu günümüzde nasıl değerlenlendirilmeli? Yeniden-üretimin kitleselleşmesi günümüzde tüketimi aşıp aynı zamanda üretimi de içler. Böylece sanat eseri tarihselliğini yitirir.

Artık özgün olan, biricik olan taklit edilmiyor iğdiş ediliyordur. Kültür endüstrisinin tüm imgeleri ve değerleri tüketim nesnesi haline getirmesi teknik manada yavaş kalmaktadır. Müziği ele alalım. Bir orkestranın kayıt altına alınıp salonumuza gelişine olanak sağlayan teknik gelişmeden yapay zekâ zamanında müzikle olan münasebetimizi düşündüğümüzde değişenin yalnızca altyapısal imkanlarla sınırlı kalmadığını söylemek mümkündür.

Müziğin maruz kaldığı dönüşüm, görsel sanatlarınkine nazaran çok daha dehşet vericidir. Ayrıntılar bir kenara yapay zekayla bestelenmiş ve icra edilmiş şarkılar Spotify vb. tekelci kapitalist mecralarda bilinçli bir şekilde önce çıkarılmaktadır. Bu şarkıların ve altyapıların yarattığı his tümüyle fabrikasyon bir karşılaşmayı çağrıştırır. Sayılarının çoğalmasıyla beraber bestelerin ve yapay seslerin birbirlerine olan benzerliği oldukça dikkat çekici. Genellikle uyarlama eserlerin seslendirildiğini nadiren de olsa söz ve müziğin tümüyle yapay zekâ tarafından yapılmış olduğu parçalarla karşılamak da mümkün. Bu durum müziğin üretim pratiklerine kökten aykırıdır. Pop için bile kabul edilemez olan bu üretim biçimi başlarda ‘deneysellik’ ambalajıyla satılırken sektör içerisinde yerleşik bir hale gelmeye ve hızlıca kabul görmeye devam ediyor. Ayrıca Spotify gibi platformlar zaten emek hırsızlığı ve sömürüsü üzerine kurulu yapısı, listeler ve öne çıkarmalar gibi görünürlüğü doğrudan etkileyen algoritmik manipülasyonlar[1] gerçekleştirmesi AI eserlere yaklaşımını da kâr odaklı bir noktadan okumak gerektiği kanaatindeyim.

Yapay zekanın kullanımı kurgu metin yazarlığı gerektiren birçok alanda da karşımıza çıkıyor. Bunlardan birisi de devasa hale gelmiş oyun sektörü. Çeşitli şirketlerin[2] oyun hikayelerinin yazımında yaratıcı yapay zekâ kullandığını itiraf etmek zorunda kalması dikkat çekici gelişmelerdendir.

Anthropic şirketinin, modellerini eğitirken binlerce kitap satın alıp, bu kitapları dijitalleştirip kullandıktan sonra yaktığı haberi büyük skandallardan biridir[3]. Sebebiyse yazarlara telif ödemekten çok daha ucuza gelmesiydi. Vahşi hız kültürü her türlü etik kodu sermaye lehine genişletirken bireysel kullanım için bilginin ulaşılabilirliğini sağlamak adına kurulan gönüllü korsan platformlar (LibGen, Anna’s Archive, Sci-hub vb.) büyük yayınevleri tarafından sürekli olarak hedef alınmaktadır.

Bu fikri ve moral çöküş yalnızca hak ihlallerine yol açmıyor; bu anomalinin normatifleştirilmesi sanatsal üretimin olanlarını da kendi içinde eritmektedir. Sabit bir bakışın muhafazası ve bunun tartışılmasından öte yaşam biçimlerinin, üretim pratiklerinin ve kültürün kendisini tehdit eden, kangren halini almış bir soruna evrilmektedir.

Sorunun karmaşık ve yekpare göründüğünün farkındayım ancak çözüm sorunun aksine hayli basit. Tüm bu karmaşıklığı ve sermayedar- etkileyicilerin gelecek vizyonlarına (!) rağmen bunun da bir araç olduğunun farkına varmak ve bunda ısrarcı davranmak mühim bir başlangıç noktasıdır. Bunun bir başlangıç noktası oluşu gündelik faydalar yaratmadığı anlamına da gelmez. Hız, faydaya eşit değildir. Hızın silikleştirdiği bilişsel yetilerimizin kaybedilmesi kabul edilemez. Dolayısıyla işaret ettiğimiz bu nokta aynı zamanda bireysel bir acil çıkıp kapısıdır.

Christian Fuchs’ın (2020) sosyal medya mecraları hakkında yaptığı çıkarım halen geçerliliğini korumakta ve uyarlanabilirlik özelliği göstermektedir. Fuchs, sosyal medya ve devrim ilişkisini eleştirirken faks makinesi örneğini kullanır. Faks makinesi çıktığında nasıl ki kimse ondan devrim yapmasını beklemedi Twitter da devrim yapamaz der. Zaman bu çıkarımı doğruladı. Yani faks makinesinin devrim yaratma potansiyeli neyse yapay zekanınki de o kadardır. Bu yaklaşımın yerleşik hale getirilmesi, tümevarımcı bir noktadan hareket kabiliyeti yaratacaktır.

Gündemimizin kuzeyin şımarık ve şeytani patronları tarafından belirlenmesi böylelikle büyük ölçüde bertaraf edilecektir. Şundan eminiz ki otomasyon ve yapay zekâ destekli üretim bandı insan emeğinden daha kârlı olsaydı kapital hepimizi çoktan ıskartaya çıkarmıştı. Güncel emek-teknoloji gerilimi çok büyük oranda spekülasyondur. Bilim kurgunun gündelik yaşamı çıkar odaklı işgalini reddetmek ve bu noktada okur-yazar olmak zorundayız. Ünlü bir yapay zekâ şirketinin yazılımcıların uzun zamandır kod yazmadığını, modelin kendi kendini eğitebildiğini açıkladı. Bu tarz içerikler sıklıkla gündemi meşgul eder hale geldiler. Bunların reklamdan ve içgörü/öngörüden öte bilinçli bir örüntüye karşılık geldiği görüşündeyim. Emek-sömürü süreçlerinin hiç olmadığı kadar görünmez kılındığı bir zamanda gündelik yaşamın büyük bir kısmını işgal eden medya metinleri üzerinden de propaganda yürütülmeye devam ediliyor. Bu akışı sağlayan kişilerin görünürlüğünün küresel boyutta olmasıysa durumun ciddiyetini daha da artırıyor. İnsan emeğinin robotiğe devri eşitli küresel eşitlik söylenceleri etrafında kurgulansa da bu yalnızca emeğin değersizleştirilmesinden ibaret bir eylemdir. Bu yanılgının ardındaki ekonomi-politik zemini görmek için bahsi geçen okur-yazarlığın hayati bir öneme sahip olduğunu görüyoruz.

Bu temelin yarattığı fayda ve kazanımlar tek başına yeterli gelmez aksine ikinci bir katmanın/aşamanın varlığını da zorunlu kılar. Atomize bir bilincin hiçbir kıymeti yoktur. Asıl önemli olan şey sınıf bilincinin kendidir. Bertolt Brecht’in şu dizelerini yeniden hatırlamakta fayda var:

“Ya hep beraber ya da hiçbirimiz.

Kurtulmak yok tek başına

Yumruktan ve zincirden

Ya hep beraber ya da hiçbirimiz” (2000: 104-105).

Çalışmaktan ve hayatta kalmak mücadelesi vermekten birçok şeye fırsat kalmıyor; özellikle böylesine oyalayıcı ve uyuşturucu bir rutin içerisinde çeşitli meselelerin görünmüyor olmasından halkları sorumlu tutmak yalnızca aptallıktır. David A. Nibert durumu şu şekilde açıklar: “Geçinmenin zor olduğu, sömürücü bir kapitalist ekonomik sistemde finansal olarak mücadele eden ABD halkının büyük çoğunluğu, eleştirel ve duyarlı ‘vatandaşlar’ olmak için çok az zamana sahiptir; medya onları birer vatandaş olmaktan ziyade tüketici olarak aktif olmaya hazırlamıştır” (2016: 84).

Tam olarak bu sebeple temel kazanımın ve sonraki aşamaların arasındaki bağ kaçınılmazdır. Günümüzde iyi bir medya okur-yazarı olmak çeşitli ilişkileri görmek ve bunların karşısında nasıl konumlanmak gerektiğini sınıf bilinci temelli soruların seyretmesi oldukça kıymetlidir.

Kimileri bu çıkarımları Ortodoks bulacak, Ortodoks Marksistler ise ciddiye almayacak, revizyonist vb. -özellikle buna bayılırlar- yakıştırmalarla kestirip atacaklardır. Fakat bu insanların büyük bir çoğunluğu suni entelektüellerdir. Bunlar ya kendi yankı odalarında eski güzel günlerin(!) replikaları içinde var olmayı sürdürürler ya da sosyal medyanın büyülü dünyasında eylemi edebileştirerek birkaç kuruş kazanmanın peşinde geçmişin bakiyesini iç ederler. Bilgi ve iktidar arasındaki ilişkinin varlığı hiçbir zaman unutmamalıdır. Bu algısal değişim pratiği bizi faks makinesine kadar götürecektir.

İkinci evreyse bu araçlara karşı kaybetmiş olduğumu gerçekliği geri kazanmaktır. Bahsetmiş olduğum araçlar yalnızca mecralar ya da AI değil bu kültürün yarattığı her türlü organik ya da inorganik aparatlardır. İşbirlikçi entelijansiya, etkileyiciler, fenomenler, kurumlar ve diğer her şey.

Adorno’nun Sahicilik Jargonu (2012) isimli eserinde yürüttüğü tartışma ve eleştiriler içerikler farklı ya da daha çeşitli olsa da geçerliliğini korumaktadır. Jargon bugün de kutsal olmayan bir şeyi kutsalmış gibi göstermeye ve sası bir aura yaratmaya devam ediyor. Talihsizlik ve kabullenişe karşı açılması sorunlu olan bu savaş bireyin sıklıkla kandığı otantiklik ya da biriciklik galatıhissinin onu sıkıştırdığı kapitalist, emperyalist uzlaşıdan uyandırmayı amaçlar. Bu savaş bir tercih değildir. Geleceği teknoloji karşısında bir kabulleniş jargonu ekseninde yaratmak ve bunun için her türlü aygıtı kullanmaktan çekinmeyen sermaye karşısında bu ayrımın ısrarla yapılması bir hayat memat meselesidir. Bu yaklaşım felsefeyi bir mala bir pazarlama aracına dönüştürür.

Bu metin felsefi bir tartışma değil praksisin imkanlarını ele alan ve silik bir son sunmaktan öte “ne yapılabilir?” sorusuna bir giriş niteliğindedir. Çıkmaz tartışmaların ayinsel niteliğinin yarattığı iç sıkışmasının yerine sokağa çıkmanın ferahlığını yeğleyen bir noktada konumlanır. Meclislerde ucuz yemekten işkembeleri şişmiş, rahat sıralarında uyuklayan vekillerin savunduğu her şeyi de reddeder.

Böylece üçüncü aşamanın eylemlilik olduğu karşımıza dikiliveriyor. Bu noktada seçimlerimizden medet ummak ve düzen fetişinin yarattığı çelişkinin göz korkutucu olduğunun farkındayım. Gabriel Garcia Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık romanında şöyle söyler: “Sadeliğin üstünlüğünü, ayrıcalığını anlayabilmesi için otuz iki savaş, ölümle bütün anlaşmalarını bozması, ün denilen pisliğe bir domuz gibi bulanması ve tam kırk yıl yitirmesi gerekmişti” (2014: 193-194). Binlerce kimlik, yüzbinlerce tartışma ve hepsinin çatısı olarak sermayenin düşün dünyamızı anlaşılmaz, gereksiz ve işlevsiz bir yığına çevirip sadeliği, basitliği sonsuz uzaya savurmuştur. Biz yeniden toprağa basmayı ve onu özgürce ekmeyi arzuluyoruz. Yaşadığımız hiçbir şey anlatıldığı ya da görüldüğü kadar karmaşık değil. Sonuç önermem oldukça sıradan, Flaubert’in (1926: 225) de dediği gibi “benim politikadan anladığım tek şey ayaklanmadır”. Aslında bu bir önerme değil ondan çok daha öte bir kaçınılmazlığa bir zorunluluğa bir çelişkiye karşılık geliyor. Ayaklanmak bir çözümden öte bir zorunluluktur. Hatta nasıl ulaşırsak ulaşalım varmamız gereken noktanın ateşleyicisidir. Marx da basit ama kimsenin söylemeye cesaret edemediği bir gerçeği önce çağrıya sonra da heyulaya dönüştürmüştür. Tüm işçi sınıfının nefesiyle Avrupa’da dolaşmaya başlayıp tüm dünyaya yayılan bu heyula bugün de aramızda dolaşmaya devam ediyor.

“Egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla tir tir titresin. Proleterlerin zincirlerinden başka yitirecekleri bir şey yoktur. Oysa kazanacakları koskoca bir dünya vardır.

BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ BİRLEŞİN!”

Kaynakça

Adorno, T. W. (2012). Sahicilik Jargonu: Alman İdeolojisi Üzerine 1962-1964. (Çev.: Şeyda Öztürk). İstanbul: Metis.

Benjamin, W. (2018). Pasajlar. (Çev.: Ahmet Cemal). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Brecht, B. (2000). Halkın Ekmeği (Çev.: Asım Bezirci, A. Kadir). İstanbul: Evrensel Basım Yayın.

Fuchs, C. (2020). Sosyal Medya: Eleştirel Bir Giriş. (Çev.: Diyar Saraçoğlu, İlker Kalaycı). İstanbul: Nota Bene.

Flaubert, G. (1926/2021). “Lettre 114 (à Louise Colet, 8 août 1846)”, Correspondance de Gustave Flaubert, Tome 1/0114 [édition électronique]. Wikisource. (Erişim: 13 Şubat 2026).

Marx, K., Engels, F. (2013). Komünist Manifesto (Çev.: Celâl Üster, Nur Deriş). İstanbul: Can Yayınları.

Marquez, G. G. (2014). Yüzyıllık Yalnızlık (Çev.: Seçkin Selvi). İstanbul: Can Yayınları.

Nibert, D. A. (2016). Origins of Oppression, Speciesist Ideology, and the Mass Media. Critical Animal and Media Studies: Communication for Nonhuman Animal Advocacy (Ed.: Nuria Almiron, Matthew Cole, Carrie P. Freeman) içinde s.74-91. London: Routledge.

[1] Konu ile ilgili ayrıntıları merak edenler için çeşitli haberler ve köşe yazıları:
https://www.rollingstone.com/music/music-features/lawsuit-spotify-drake-streams-1235457737/
https://www.theguardian.com/music/2025/jul/31/spotify-musicians-david-bridie-ntwnfb
https://www.theguardian.com/commentisfree/2025/mar/09/spotify-algorithm-artists-music-musicians-money-songs-playlists
https://www.theguardian.com/music/2025/sep/25/spotify-removes-75m-spam-tracks-past-year-ai-increases-ability-make-fake-music
https://www.forbes.com/sites/conormurray/2025/11/05/spotify-hit-with-class-action-lawsuit-alleging-discovery-mode-is-a-pay-for-play-scheme/

[2] https://x.com/LarAtLarian/status/2001011042642505833?
https://www.polygon.com/clair-obscur-expedition-33-indie-game-awards-goty-rescinded/
[3] https://t24.com.tr/haber/yapay-zekayi-egitmek-icin-milyonlarca-kitap-imha-edildi,1295175

Etiketler : Dursun Can Şimşek, Fantazmagori, Yapay Zeka

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.