Kadınlar Savaşı: İgbo Kadınlarının Sömürgecinin “Üzerine Oturma” Eylemi | Muhsin Altun

Manda ve Himaye

Okonkwo: “Bu adamlarla savaşmalı ve onları topraklarımızdan kovmalıyız.”

“Artık çok geç” dedi Obierika üzgün bir halde. “Kendi adamlarımız ve oğullarımız o yabancının tarafına geçti. Onun dinine girdiler. Onun hükümetini devam ettirmesine yardım ediyorlar. Umuofia’daki beyaz adamları sürmeye kalkarsak kolay olurdu. Yalnızca iki kişiler. Ama onların yolundan giden, yetki sahibi kılınmış kendi insanlarımızı ne yapacağız?”

Bu diyaloğu, Nijerya’nın tanınmış yazarlarından Chinua Achebe’nin “Parçalanma” (2011) adıyla Türkçeye çevrilen Things Fall Apart (1958) başlıklı romanından alıntıladım. İki İgbo erkeği arasında geçen diyalog, bugünkü Nijerya’nın güneyindeki İgbo ülkesinde kurulan İngiliz usulü “Himaye”(Protectorate) sisteminin ön koşullarından birine gönderme yapar: Sömürgecilik yerel düzeyde bir yardım ve iş birliği olmadan başarılamaz. Bununla birlikte, sömürgenlere yardım edenler kadar karşı koyanlar da vardır. Biz de bu çalışmada, Müslüman Kuzey Nijerya’da başarıyla uygulanan bir sistemin güneydeki pagan İgbo halkı karşısında tam bir fiyaskoya dönüşmesinin başlıca nedeninin, buradaki işbirlikçi-direnişçi karşıtlığının azdırdığı sosyoekonomik çelişkiler olduğunu öne süreceğiz.

İtaatkâr Müslümanlar

Siyah Afrika’da İngiliz himaye sisteminin en kolay tesis edildiği yerlerin, Müslümanların çoğunlukta olduğu yerler olması tesadüf değildir. Müslüman toplumlar, siyasi otoritenin kendisinde toplandığı bir Emir ve vergilendirmenin, mahkemelerin ve diğer devlet kurumlarının varlığı ile karakterize edilmişti. Nitekim “Dolaylı Yönetim Modeli” ilk olarak, bugünkü Nijerya’nın kuzeyindeki Müslüman Hausa-Fulani halkları arasında uygulandı. Mevcut siyasal yapıları -kuşkusuz sömürgen talepleri karşılayacak biçimde- İngiliz siyasal yapılarına dâhil eden model, Müslüman halkların kurumsallaşmış ülü’l-emre itaat ilkesinden güç alıyordu.

Kuzey topraklarının eski devletleri, Ortaçağ Avrupa’sınınkiyle karşılaştırılabilir nitelikte bir yasal, siyasal ve ekonomik gelişme düzeyine sahipti. Burada, sömürgen açısından tanınabilir türden hukuk, otorite ve ticaret sistemleri hüküm sürmektedir. Sahra Altı Afrika’nın siyahi halkları arasında yayılan İslam, beraberinde “birleştirici ve yerleşik bir kültür” getirmiş, Songhay imparatorluğundan miras kalan gelişmiş bir siyasi ve idari yapıyı tahkim etmişti (Perham, 1960: 30-34). Nijerya’nın ilk genel valisi Sir Frederick Lugard (1922: 78-79), oldukça merkezileşmiş bir yönetim biçiminin ve vergilendirme sisteminin varlığını teyit etmektedir. Dahası, Lugard, İslam’ın “inkâr edilemez şekilde uygarlaştırıcı bir etkisinin olduğu, pagan batıl inançları ve barbar uygulamaların kaba biçimlerini ortadan kaldırdığı” görüşündeydi. Keza, ülkede görev yapan sömürge subayı ve tarihçi Mockler-Ferryman (1902: 269), “Afrika söz konusu olduğunda İslam, yerlilerin refahı için sefil putperestlik durumundan kesinlikle daha iyidir” demektedir. Özetle, Nijerya’nın kuzeyi, maliyet-etkin bir himaye tesisi için uygun şartlara sahip görünüyordu.

Sir (daha sonra Lord) Lugard, mevcut yöneticileri ve hükümet mekanizmasını koruyarak Sokoto Sultanlığı’nın kontrolündeki bölgeyi 13 Mart 1903 günü resmen İngiliz himayesine aldı. Birkaç yıl içinde Kuzey Nijerya, yalnızca Müslüman halkın büyük çoğunluğunun değil, aynı zamanda İngiliz hükümetinin temsilcileri haline gelen yerli yöneticilerin de tam işbirliği altında “son derece müreffeh” bir himaye bölgesine dönüştürüldü (Meek, 1937: 326). Girişimin gurur verici başarısı, Lugard’a “Dolaylı Yönetim”(Indirect Rule)fikrini ilham edecekti.

İsyankâr Müşrikler

Buna karşılık, pagan güneyde, “Lugard’ın geldiği tarihte […] el değmemiş siyah Afrika’da, duvarlarla çevrili kırmızı şehirleri, kalabalık camileri, okuryazar mollaları, büyük pazarları, metal ve deriden çok sayıda el sanatları, çok çeşitli tüccarları ve çok çeşitli mahsullerin vasıflı üretimi ile bu eski Hausa devletlerinin siyasi ve kültürel gelişmişliğiyle karşılaştırılacak hiçbir şey yoktu” (Matera vd., 2012: 49). Özellikle güneydoğudaki Ígbó (İbo) halkı Müslümanlar kadar itaatkâr değildi.

Nitekim İngiliz hükümetinin İgbo topraklarını fethedip yeni yarattığı “Nijerya” ülkesine[1] katması kolay olmadı. 1880’lerin ortasında başlayan fetih seferleri, 1920’lere gelindiğinde henüz tamamlanmıştı. Bu seferler, İgbo’nun sömürge karşıtı direnişini Nijerya’daki en inatçı direniş haline getiren uzun süreli bir dizi askeri operasyondan oluşmaktadır (Chuku, 2018: 2). Böylece itaat yokluğu, sömürge idaresiyle İgbo halkı arasındaki karşılaşmalara yer yer şiddetli ve kanlı sahneler ekledi. Himaye sisteminin kuruluş sürecinde şiddetin merkezi rolüne yaptıkları vurguyla tanınan iki isim, bu sahnelerin baş aktörleri olarak öne çıktı: 1897-1920 arasında sömürge bürokrasisinin alt kademelerinde çalışan Harold M. Douglas ve bazen onu onaylamaz görünen Genel Vali Lugard (1912-1918). Baskınların ve savaşların kullanımını en üst düzeyde teşvik eden her iki -subay kökenli- görevli de sömürge kuruluşunun cebir ve şiddete dayanması gerektiği konusunda hemfikirdi (Lugard, 1970: 249; Ekechi, 1983).

Önce Calabar Bölge Komiser Vekili, ardından Owerri Bölge Komiseri (1902) olarak atanan Douglas’a göre, yerlilerin Beyaz Adam’a sorgusuz sualsiz saygı duymalarını sağlamak için şiddet gerekliydi. Douglas, en az 135 köy ve kasabayı bu şekilde teslim almakla övünmektedir. Douglas’ın Owerri ilindeki operasyonları, yerel protestoları, savaşları ve sömürge karşıtı duyguları kışkırttı. Fetih seferlerine bizzat katılan Douglas, halkı sömürge memurları ve askerler için yollar ve “Dinlenme Evleri” (Rest House) inşa etmeye zorladı. Angaryayı reddeden topluluklar cezalandırıldı, evleri ateşe verildi; geleneksel şefler asileri teslim etmeleri için sıkıştırıldı. Kısa sürede çeşitli yerleşimleri birbirine bağlayan bir karayolu ağının yanı sıra, güneydeki Port Harcourt limanını kuzeydeki Enugu kentine bağlayan bir demiryolu inşa edildi. Bölgede modern yolların mimarı kabul edilen Douglas’ın başarısı, hem Genel Vali hem de misyoner örgütleri tarafından övüldü (Falola, 2009: 27-29). Yerli halka zorla inşa ettirilen bu yollar, bir yandan iç kesimlere asker sevkini kolaylaştırırken diğer yandan buralardaki kaynakların Port Harcourt’a ve nihayet Batı pazarlarına naklini mümkün kıldı.

Şiddet sahnelerinin en ünlüsü, 1929 yılının Kasım ve Aralık aylarında on binlerce kadının katıldığı “savaş” boyutlarındaki protesto gösterileriydi: Nüfus sayımı sırasında bir memurun koyun, keçi ve çocuk sayısını sormasından huylanan Bayan Nwanyeruwa, çevresine topladığı kadınlarla bir protesto eylemi başlatır. Gösterileri “histerik kadınların çılgınca eylemleri” olarak değerlendiren sömürge idaresi ateşle karşılık verir. Sayıları kısa sürede otuz bine yaklaşan kadınların protestosu bir anda kanlı bir savaşa dönüşmüştür. 10 Ocak 1930 günü tümüyle bastırılan isyan boyunca sömürge idaresi tarafından atanmış çok sayıda şef (Warrant Chief) istifa etmek zorunda kalırken on altı “Yerel Mahkeme” (Native Court) binası ateşe verildi; “fabrikalar” (Avrupa mağazası) yağmalandı; bazı tahminlere göre (Matera vd., 2012: 240), beş yüzün üzerinde kadın öldürüldü.

Sömürge bürokrasisinin ve emperyal tarih yazıcılığının “Aba İsyanları” adıyla kaydettiği olaylar, Batı Afrika’nın toplumsal hafızasında “Kadınlar Savaşı” (Ogu Umunwaanyi ya da kısaca Ogu) olarak bilinir. Kadınlar, Batı’nın modern ve ağırbaşlı kadın tasavvuruna meydan okurcasına sömürgenleri ürküten bir kalabalığa dönüştüklerinde daha önce az tanınan İgbo halkına ani bir ilgi uyandırdılar. Bazıları İngiliz Müstemleke Nazırlığı tarafından görevlendirilen çok sayıda antropolog (örneğin C.K. Meek, M. Perham, S. Leith-Ross, M.M. Green) İgbolar üzerine saha çalışması yaptı.

Çatışmalardan ders almış görünen sömürge idaresi de “Aba Soruşturma Komisyonu” (ACI) adıyla bir komisyon kurdu. Konuyla ilgili çalışmalarda sıkça atıf yapılan ACI (1930) raporu, isyanın ayrıntılarına dair 485 tanık ifadesi ve çok sayıda belge içermektedir. 21 Temmuz 1930’da tamamlanan 900 sayfalık rapor, hükümeti, atanmış şef sisteminin kaldırılması, yerel mahkemelerin kadın üyeleri de içerecek şekilde yeniden düzenlenmesi ve “doğal yöneticiler” olarak tanımladığı köy konseylerinin geleneksel otoritesinin tanınması da dâhil olmak üzere birçok idari reform yapmaya ikna etti.

Özetle, İgbo kadınlarının toplumsal cinsiyet esinli direnişi, ister İngiliz ister Afrikalı olsun, tanık olan herkes üzerinde derin etkiler bıraktı. Peki, neden böyle oldu? İgbo kadınları neden Müslüman komşularının aksine itaati değil de isyanı tercih etti? Sömürgenlerin gözünde onları “çılgın Amazon kalabalıkları” (Meek, 1937: 332) yapan şey neydi?

İgbo ülkesi ve komşuları (Chuku, 2013).

Sosyoekonomik Yapı

En eski insan yerleşiminin M.Ö. 4.500 civarına tarihlendiği İgbo ülkesinin (Àlà Ígbó) tarihi, öncelikle tropikal yağmur ormanları, antik ticaret yolları, göçler, düşman ya da müttefik komşular ve nihayet Avrupalılarla temasların müşterek etkisi altında şekillendi. Mevcut arkeolojik araştırmalar, bölgeye (Güneydoğu Nijerya) ilk kez doğudaki Benue vadisinden geldikleri varsayılan avcı-toplayıcıların, tatlı patates ve diğer temel gıdaları yetiştirmek için demir aletler kullanarak tarıma geçtiğini göstermektedir (Oriji, 2011: 5). Avrupa temasının başlangıcında sayıları üç milyonu aşan İgbo halkı, özerk gruplar halinde yaşayan yerleşik bir tarım halkıdır. Siyasal anlamda, ortak bir atadan gelen (ya da geldiği varsayılan) komün veya bitişik köylerden oluşan küçük gruplardan daha büyük bir birimin yokluğu, temas öncesi İgbo toplumunu karakterize eder (Meek, 1937: 3).

Birkaç köy grubunda “çift soylu” (double-descent) soy sistemi mevcutsa da İgbolarda babasoylu gruplar çoğunluktadır. Her grupta, çeşitli atasal ruhlar yanında mahsul verimliliği ve insan refahından sorumlu “Toprak Ana” (Àlà veya Ale) saygı görürken işlevler ve ritüeller gruptan gruba farklılıklar gösterir. Yaşayanlar ve tanrısal güçler arasında aracı olarak hareket eden atalar (Ndiche) İgbo kozmolojisinde merkezi bir konuma sahiptir. Hepsinin üzerinde, yeri ve göğü yaratan yüce tanrı Chukwu bulunur. Dışa açık ve esnek bir toplumsal yapıya sahip görünen İgbolarda, yabancıların gruba katılımı kolaydır ve kendilerine toprak verilir. Yeni dinsel mekânlar, unvanlar, ritüel ve törenler kolayca mevcut yapıya dahil edilir (Ottenberg, 1959: 136, 140).

Bahçe ve çapa tarımıyla uğraşan İgbolarda sorumluluklar eşler arasında bölünmüştür. Kocanın, Eylül’den Ocak veya Şubat ayına kadar hane halkının ihtiyacı için yeterli miktarda yer elması ve tatlı patates (yam) sağlaması ve bayramlarda eve et veya balık getirmesi gerekirken karısının, Şubat’tan Eylül’e kadar diğer kök bitkilerini (‘cocoyam’ gibi) ve yıl boyunca tuz, palm yağı, biber ve diğer sebzeleri sağlaması beklenir. Çok eşli ailelerde, her bir kadın aynı yerleşke içindeki müstakil evlerde oturur ve kendi ürettiği mahsulün sahibidir. Üretici güçlerin göreli düşüklüğü, toplumsal üretim açısından hane halkının büyüklüğünü önemli kılmaktadır. Dolayısıyla çok eşlilik, “harem” teşkilinden ziyade erkekler için bir tarımsal işgücü havuzu oluşturmanın yolu ve bireysel başarı ve itibarın bir ölçüsüdür. O kadar ki bir erkek, hane halkını büyütmekte başarısız olursa karısı ona ilave eşler bulabilir (Ohadike, 1996: xxxii).

İgbolarda, palmiye ürünleri (yağ ve çekirdek) ticaretinin ve pazar yerlerinin nerdeyse tamamı kadınların kontrolündedir. Pazar yerleri kadınlar tarafından temizlenir. Kadınlar ayrıca, yılda iki ya da üç kez pazar yerine giden ana yolları temizleyip yabani otları ayıklarlar. Köyün genel temizliğinde, erkekler ve çocuklar da kadınlara katılır. Her bir yerleşke süpürülüp, her çatı yeniden kaplanır; her duvar ve zemin taze kil ile yeniden kaplanır; erkekler pazar tezgâhlarını onarıp çevredeki ağaçları budarlar. Köyün rahibi, pazarın bir köşesindeki kulübesini ve Àlà mabedini temizleyip, palmiye yaprakları ve çiçekli çelenklerle süsler. Bütün bu işler tamamlandıktan sonra büyük bir ziyafet (Emume Ahia) düzenlenir. Ziyafette erkekler tarafından tedarik edilen sığırlar kesilir. Yakın köylerden arkadaşlar davet edilir; başka köylere gelin giden kadınlar da kocaları ve çocuklarıyla birlikte ziyafete katılır. Her biri, bir sürahi şarap ve ev halkı için çeşitli hediyeler getirir. Dört gün süren ziyafet, eşlerin ve kızların pazar yerindeki renkli geçit töreniyle sona erer (Echewa, 1992: 25-26).

İgbo kadınlarının erkeklerden bağımsız toplumsal örgütlenmeleri vardır. Her köyde, kadınlarla ilgili işleri kontrol eden Ebre ya da Mikiri adlı bir kadın komitesi bulunur. Bir tür kadın dayanışması olan Ebre, onlar için uygun davranış kodlarını tanımlar ve kural ihlallerini cezalandırır; pazar yerlerinde uyulacak kuralları belirler. Özellikle hasat zamanında kadınların katıldığı çeşitli dansları ve kutlamaları planlayıp icra eder. Ebre ayrıca, bir köydeki kadınları ilgilendiren herhangi bir gelişmeyi kısa sürede diğer köylerdeki kadınlar için de ortak bilgi haline getiren bir haberleşme ağını yönetir (Gailey, 1970: 17, 102).

Ebre komitesinin lideri olarak seçilen kadın, kraliçeye eşdeğer bir unvan olan Awmu adıyla anılır. Kadınları etkileyen önemli konularda karar vermeden önce görüşlerini bildirmesi için -soy önderlerinden oluşan- Köy Konseyi’nin (Amala) toplantılarına davet edilir. Awmu, liderlik işareti olarak başına bir erkek şapkası takar ve başka hiçbir kadın bu şapkadan takamaz. Pazar yerlerinde, genellikle kendisine ayrılmış özel bir köşede şapkasını takmış olarak otururken şahsına özgü adaklar ve küçük hediyelerle (ojji) onurlandırılır (Basden, 1921: 90-95). Ticari yetenekleri, İgbo kadınlarını kendi köylerinin dar sınırlarının ötesine götürürken dış evlilik olasılıklarını da artırarak hemcinsleriyle geniş bir alanda etkileşim yeteneği verdi (Falola, 2009: 116). İgbo köylerinde klan içi evlilik nadiren görülür.

Buna karşılık, erkekler de soy grubu ya da akrabalıkla ilgisi bulunmayan bir unvan topluluğuna (Okonko) katılarak toplumsal ve ekonomik konumlarını ilerletebilirler. Ottenberg’in (1959: 136) tanımına göre, bir tür finans kurumu ve itibar grubu işlevi gören Okonko, erkeklerin “belirli bir ücret ödeyerek ve üyelere ziyafet çekerek” katıldığı bir gruptur. Üyeler ücreti bölüşür ve unvan sahibi ömür boyu üye olmakla, sonraki katılımcıların ödeyeceği giriş ücretini paylaşma hakkına sahip olur. Yetişkin bir İgbo erkeği, Okonko’ya katılmak için gereken sermayeyi (temel gıda maddeleri ya da Avrupa temasıyla birlikte para) biriktirerek itibar kazanır. Bunun için gerekli sermayenin çoğu, çiftçilik becerisi ve borç bulma yeteneği ile elde edilir. Katılım ücretinin üyelerin satın aldığı unvan sayısıyla orantılı biçimde paylaşılması, servet ve nüfuzunu artırmak isteyen erkekler için yeterince caziptir.  

Bu anlamda İgbo toplumunu, itibar, otorite ve liderlik pozisyonlarının tevarüs edilmekten ziyade çaba sarf ederek kazanıldığı bir “açık toplum” olarak nitelemek mümkündür. Merkezileşme ve otoriterlik eğilimlerine karşı belirgin bir nefretle motive edilen “güçlü bir bireycilik, eşitlikçilik ve başarı yönelimi” İgbo siyasal kurumlarını karakterize eder (Korieh & Keke, 2023: 3). İgbo halkları izole ve dışa kapalı bir çevrede yaşamadılar; bu yönde bir eğilime sahip olmadılar. Nitekim İgbo-Ukwu kazılarından elde edilen buluntular, bölgenin muhtemelen M.S. dokuzuncu ve onuncu yüzyıllar arasında uluslararası ticaret yolları üzerinden Arap-Hint dünyasıyla temasta olduğunu göstermektedir (Oriji, 2011: 7).

İgbo ülkesinin başlangıçta köle ticaretiyle sınırlı olan Avrupa ile teması, palmiye ürünleri ticareti üzerinden çeşitlendi. Palm ya da palmiye ağacı, ihracat için hem yağ hem de çekirdek sağlar. Avrupa’da her türlü yağa olan talebin artması, 1807-1850 döneminde İgboların ve genel olarak Nijer Deltası’ndaki halkların ticari yaşamını olumlu yönde etkiledi. 1808’de Calabar limanı üzerinden sadece iki yüz ton palm yağı ihraç edilirken 1845 yılına gelindiğinde bu miktar yirmi beş bin tona yükselmişti. Küresel palm yağı ve çekirdek fiyatları, 1928 yılına kadar yavaş ama istikrarlı biçimde artmayı sürdürdü (Gailey, 1970: 34, 99). 

Bazı İgbo kadınları yerel pazarlarda küçük çaplı ticaretle uğraşırken diğerleri Aba ve Calabar gibi kentlerde -Avrupalı tüccarlara palmiye ürünleri sağlamak gibi- daha büyük ölçekli işleri yönettiler. Bu kentlerde yoğunlaşan nüfus için gıda tedarik ettiler. Ayrıca kumaş, tütün, sigara ve alkollü içki gibi ithal ürünlerin ticaretini yaptılar. Bu ticaretin yoğun, sürekli ve dalgalı doğası, bir taraftan İgboların refahını dış ekonomik gelişmelere duyarlı hale getirirken diğer taraftan birçok yeni maddi kültür ürününü, yeni zenginlik ve itibar standartlarını da bölgeye taşıdı. Çocukları Misyon okuluna göndermek, Batılı kıyafetler giymek, Avrupa malı eşyalar edinmek vb. itibar kazanmanın yeni yolları açıldı.

İbo halk pazarında kadınlar (Basden, 1921)

1850’lerde bölgeye ulaşan “Kilise Misyon Cemiyeti” (CMS) ve Wesleyan Metodist Kilisesi’ne bağlı misyonerler, bazı yerlileri kiliseye kazandırırken az sayıdaki kuzeyli göçmen dışında İgbo ülkesinde Müslüman yoktu. İslam’ın eski pagan inançların çözülmesindeki rolünü takdir eden CMS misyoneri Basden’e (1921: 304) göre, bunun nedeni, İgboların soyut inanç ile somut pratik arasında ayrım yapma yeteneğiydi. Yalancılık ve sahtekârlıklarıyla tanınan Müslüman tüccarların dininden olumlu etkilenmeyen İgbolar, onların paganlara karşı küçümseyici tavırlarından hoşlanmıyorlardı.

Buna karşılık misyonerler, bir taraftan İgbo kurumlarına ve geleneklerine saldırırken diğer taraftan “misyon okulları” için çoğunlukla gençler arasından yeni mühtediler topladılar. Rakip güç merkezleri olarak gördükleri Juju[2] mabetlerinin, İngiliz ordusunun fetih seferleri sırasında yıkılmasını hararetle desteklediler. Bazı yerlerde, Niger Delta Pastorate (NDP) başta olmak üzere Evangelist örgütler yıkıma bizzat katıldı (Oriji, 2011: 173). 1902’de Arochukwu’yu ele geçiren İngiliz ordusu, buradaki Chukwu mabedini yıktığında Yüksek Komiser Sir Ralph Moor, operasyonun başarısını “İgbo ülkesinde mutlak bir devrim” olarak niteleyecekti. Başkent Lagos’ta yayınlanan Morning Post ve African Times gazeteleri, mabedin yıkılışını “İngiliz ilerleyişine karşı İgbo direnişinin nihayet çöktüğü” yorumuyla haberleştirdiler (Ekechi, 1974: 145).

Başlangıçta İgbo’nun bu davetsiz misafirlere tepkisini “düşmanlık ve dostluğun belirsiz bir karışımı” olarak tanımlamak mümkündür. Örneğin yetim yeğeninin vaftiz olmasına izin veren Ogidi şefi Pa Udo Osinyi’nin, ata tapıncı, çok eşlilik ve maskeli danslar gibi geleneklere saldırmaya başlar başlamaz misyonerleri yerleşkesinden kovması bu belirsizlikle ilgili görünmektedir (Njoku, 2013: 251). Keza, başlangıçta Hıristiyanlığı büyük bir şevkle benimseyen Nijer Deltası’nın Brass (Nembe) halkı, Kraliyet Nijer Şirketi’nden (RNC) gördükleri vahşet ve adaletsizlik karşısında pagan inançlarına geri döndüler. “Ezilmelerine izin veren Beyaz Adam’ın tanrısına olan inançlarını kaybetmişlerdi” (Isichei, 1973: 112).

Yine de misyonerler, sadece getirdikleri yeni inançlar ve pratikler için değil sundukları modern “imkânlar” nedeniyle de önemliydi. Nitekim eğitim ve sağlık hizmetlerinin yoğunlaştığı İgbo ülkesinin orta kesimleri (Owerri ili) Hristiyanlığın görece hızlı yayılışına tanıklık etti. Ücra köylerdeki okullar bile aynı zamanda kilise olarak hizmet verecek şekilde inşa ediliyordu. Peder Shanahan bunun mantığını şöyle açıklamaktadır: “Eğer kasaba kasaba dolaşıp, sadece Tanrı hakkında konuşursak deneyimlerimizden biliyoruz ki çabalarımızın çoğu boşa gidiyor. Ama hiç kimse okullara karşı çıkmıyor” (Ekechi, 1971: 113). Ticaret ve misyonerlik, İgbo halkının itaate alıştırılmasında eşit öneme sahipti.

Atanmış Şefler

1879’dan itibaren RNC üzerinden İngiliz nüfuzuna açılan İgbo ülkesi, 1900 yılında Güney Nijerya’nın diğer bölgeleriyle birlikte himaye altına alındı (1914’te kuzey ve güney Nijerya tek bir yönetim altında toplandı). Bazı yerlerdeki etkili direnişe karşın bölgenin fethi, küçük askeri devriyelerin çok az fiziksel hasara neden olan tedrici ilerleyişi sayesinde başarılmıştı. Yerel yaşlıların gevşek otoritesiyle karakterize edilen geleneksel liderlik yapılarının geniş çaplı bir direniş örgütleyememiş olması da bu ilerleyişi kolaylaştırdı. Köy grupları, bir şeflik ya da krallık altında toplanmış değildi.

Ancak bir sorun vardı: İgbolar, kuzeyin Müslümanlarından farklı olarak, dolaylı yönetimi destekleyecek kültürden ve otorite figürlerinden “yoksun” görünüyordu. Avrupa temasından önce İgbo, her biri bir veya daha fazla köyde toplanan iki yüzün üzerinde bölgesel gruptan oluşmaktadır. Sömürgen perspektifinden, “gelişmenin klan ya da aile aşamasında” bulunan bu gruplar arasında vergilendirmenin hiçbir formu mevcut değildir (ACI, 1930: 2, para. 5). İç örgütlenmesi babasoylu klanlara dayanan grupların her birinin kendi yönetimi bulunmakla, diğerlerinden görece bağımsızdır. Sınırlı sayıdaki yönetsel işlevler Amala uhdesinde toplanmış olup, bireysel liderlik nadirdir. Mevcut sosyoekonomik yapı, dağınık grupları birleştirecek büyük siyasal gruplaşmaların (şeflikler ya da krallıklar) zuhuruna izin vermez (Ottenberg, 1959: 130-133). Otorite dağınık, liderlik akışkan ve gayri resmi; cinsiyetler arası güç dengesi az çok istikrarlı, hiyerarşi toleransı görece düşüktür. Özetle, Müslüman halkların aksine, İgbolar arasında İngiliz kraliçesinin selamını alacak güçlü bir kral ya da şef yoktu.

Sömürge idaresi, çözümü köy düzeyinde yasama, yürütme ve yargı yetkilerini bünyesinde toplayan “Atanmış Şeflikler” (Warrant Chieftains) ihdas etmekte buldu. Kalıtsal şefliklerin yokluğunda, yerel otoriteler, küçük ve daha az organize birimlerin Beyaz “Mukîm” (Resident) görevliler tarafından yönetilen iller (ve ilçeler) şeklinde yapay olarak gruplandırılmasıyla oluşturuldu (Korieh & Keke, 2023: 11). Bu otoriteler, sömürge idaresine bağlı ancak İngiliz yasalarından bağımsız “Yerel Mahkeme” (Native Court) işlevi görecek şekilde tasarlanmıştı.

1916’da yürürlüğe konulan atanmış şef sistemi yerel mahkeme sistemiyle eşanlamlı olup; atanmış şeflerin, kendilerini bu mahkemelerin üyesi yapan bir Kraliyet fermanına (Warrant) sahip olmalarını ifade etmektedir. Sömürge valileri (District Officer) tarafından atanan -tamamı erkek- şefler, bu fermana dayanarak yerel düzeyde geçerli idari ve yasal düzenlemeler yapabiliyorlardı. Sistem, İngiliz hükümetinin bir temsilcisinin rehberliği altında, sömürge idaresiyle uyum içinde hareket edecek bir ya da daha fazla yerli üyenin yerel geleneklere aykırı düzenlemeleri topluluğun geri kalanına dayatması ilkesine dayanmaktadır (Afigbo, 1972: 37-40). Native Court sistemi, bu haliyle bir mahkemeden daha fazlasını ifade etmekteydi.

Sömürgenlerin yerel halka hızlı ve kesin biçimde boyun eğdirecek güçte olmadığı koşullarda, atanmış şef sistemi aynı zamanda siyasal pasifikasyon ve konsolidasyon aracı olarak hizmet edecekti. Ancak öyle olmadı; atanmış şefler, genellikle kendi halkları üzerinde çok az gerçek bir otoriteye sahipti. Bir grup etkili yaşlının (Ezeala) ya da soy önderinin kolektif otoritesi altında yaşamaya alışkın İgbolar için tek bir kişinin liderliği sıra dışı bir durumdu (Ottenberg, 1959: 133). Nitekim sömürge bürokratları, atanmış şefleri -kuşkusuz bir noktaya kadar- halkın temsilcileri ve liderleri olarak görürken halk “Beyaz yöneticilerin Afrikalı temsilcileri” olarak görüyordu (Perham, 1962: 234). Sonuçta, atanmış şefler ve geleneksel liderlik yapıları arasında gerilim yükseldi.

Gerilimdeki başat unsur, yeni yönetim modelinin geleneksel konumlarını aşındırma potansiyelini fark eden kadınlardı. Bu farkındalığın iki boyutu vardı. Birincisi, geleneksel anlamda onaylanmış bir otoriteye sahip olmayan atanmış şeflerin iktidarı kötüye kullanmasıyla ilgilidir: Şef olarak atananlar, geleneksel anlamda hak edilmemiş bir güç ve otoritenin tadını çıkarmakla tanındılar. Örneğin Oloko köy grubunun şefi Okugo Okezie, İngiliz sömürge memurlarını örnek alarak hizmetçilerine taşıttığı bir hamakla seyahat ediyor; çok sayıda eşiyle birlikte valinin konutundan daha büyük bir sarayda ikamet ediyordu. Sürü hayvanlarının çokluğu, bazılarının saygısını, bazılarının öfkesini çekmekteydi (Falola, 2009: 118). Çoğu şef bu kadarıyla yetinmedi; yaşlıların bir kenara itildiği ve otoritenin -tek nitelikleri sert ve acımasız bir kişilik ve körü körüne itaat olan- bir “Muhtarlar” (Headmen) kadrosuna verildiği tümüyle yapay bir idari yapı yarattı.

ACI (1930) raporunda yer alan tanıklıkların büyük bir kısmı, bu kadroların suiistimal ve yolsuzluklarıyla ilgilidir. Örneğin atanmış şefler ve diğer yerli yöneticiler, mutat başlık parasını ödemeksizin kızları eş olarak alıyorlardı. Kadınların evcil hayvanlarına ve ürünlerine çeşitli bahanelerle el koymak; amacı belirtilmeyen, genellikle sahte topluluk projeleri için kadınlardan para toplamak; boşanma davalarında kadınların iade ettiği başlık paralarını kocalarına geri vermeyip alıkoymak ve böylece boşanmaları köylünün gözünde geçersiz kılmak gibi keyfilikler yaygındı. El koydukları başlık parasıyla zenginleşen atanmış şefler, soylar ve hatta tüm kasabalar arasındaki hassas ittifak ilişkilerini istikrarsızlaştırdı. Bu sonuncusunun başlıca nedeni, eskiden köy meydanında, halka açık olarak görülen boşanma davalarının artık şeflerin başkanı olduğu yerel mahkemelerdeki kapalı oturumlarda karara bağlanmasıydı. Bu ve benzeri uygulamalar, atanmış şeflerin yerleşkelerinin, çoğu İgbo kadınının zihninde yeni yönetim tarafından aşağılanma mekânları olarak kodlanmasına yol açtı.

İkincisi, kadınların ekonomik konumundaki göreli gerilemeyle ilgili görünmektedir. Matera vd.’nin (2012: 140) tespitlerine göre, 1929’dan önceki yıllarda, İgbo ve diğer Güneydoğulu kadınlar, sömürgen kurumların kendilerine atfettiği sosyal konumun erkeklerinkine kıyasla daha aşağı olduğunu fark ettiler. Sömürgenlerin ticari çıkarları, piyasayı etkileyen, onu kadınların elinden alan ve erkeklerin kontrolüne veren kararlarla ilişkiliydi. Sömürge idaresi, İgbo halkının akrabalık ve toplumsal cinsiyet temelli örgütlenmesini devre dışı bırakacak şekilde yapılanmıştı. Sömürge yöneticileri, geleneksel olarak kadınların alanında yer alanlar da dâhil olmak üzere tüm yerel kurumlarla doğrudan ilgilenmeye başladılar. Böylece sömürge öncesi kadın örgütleri ve liderlikleri işlevsiz hale geldi. Örneğin kadınlar, pazar yerlerindeki düzenleyici otoritelerini yeni atanan ve tamamı erkeklerden oluşan yöneticilere kaptırdılar. Kadınların toplumsal gücü ve otoritesi, Juju esinli toplantılarına yönelik misyoner saldırıları ve yerel mahkemeler dışındaki yargısal karakterli tüm kararları gayrimeşru ilan eden 1901 tarihli “Yerli Yönetmelikler Yasası” (Native Ordinances Act) tarafından da aşındırıldı (Chuku, 2009: 88-89).

1929 dünya ekonomik krizi bütün bu olumsuz gelişmelerin üzerine tüy dikti. Krizin artçı sarsıntıları Nijerya’ya ulaştığında palmiye yağı ve çekirdek fiyatlarında gözlenen ani düşüş, giderek zorunlu hale gelen ithal malların fiyatlarındaki keskin yükselişle birlikte kadınlar için ciddi bir endişe kaynağı haline geldi. 28 Aralık 1928’den 29 Aralık 1929’a kadar, Aba kentinde palm yağı ve çekirdek fiyatları sırasıyla %17 ve %21 oranında düştü. Buna karşılık, tütün, sigara ve gri baft (bir kumaş türü) gibi ithal mallar üzerindeki vergiler sırasıyla %33, %33 ve %100 arttı (Gailey, 1970: 99). Kötüleşen ticaret hadleri, diğer sonuçlar yanında kadınların yoksullaşması anlamına geliyordu.

Ülkeyi eril bir anlayışla yönetmeye çalışan sömürge idaresi ise kadınların İgbo toplumundaki gücü ve otoritesinden haberdar değildi ya da bunu umursamaz görünen bir iletişim stratejisine sahipti. Bunun başlıca nedeni, sömürgen kadroların, kadınların ve erkeklerin “medeni” İngiltere’de olduğu gibi davranması ve muamele görmesi gerektiğini varsaymasına yol açan “Viktoryen” etik-moral değerlerdi.[3] Erkek üstünlüğü fikri, kadınların yerel mahkemelerden dışlanmasıyla doğrudan empoze edilirken yeni ekonomi-politik kurumların eril karakteri, misyon okullarında cinsiyetçi ideolojinin aşılanmasıyla desteklendi. Bu okulların kız çocuklarına eğitim vermedeki belirgin amacı, onları Hristiyan eşler ve anneler olarak yetiştirmekti (Van Allen, 1972: 179; 1975: 27). Politika ve iş dünyası, kadınlar için uygun alanlar değildi.

Sonuçta, atanmış şef uygulaması tam bir fiyaskoya yol açtı. Büyük kısmını Matera vd.’den (2012: 135-187) özetleyerek aktardığımız Kadınlar Savaşı’nın aşağıdaki hikâyesi, kadınların vergilendirilmesine yönelik girişimin bardağı taşıran son damla olduğunu göstermesi açısından öğreticidir. Vergilendirmeyi, “ilerleme ve uygarlık yolunda” bir yenilik olarak gören sömürge idaresi (Lugard, 1922: 70), bu amaçla 1926’da erkekleri sayıma tabi tuttu. Nisan 1927’de “Yerel Gelir Tüzüğü” (Native Revenue Ordinance) yürürlüğe girdi ve 1928’de, 16 yaş ve üzeri erkekler ciddi bir direnişle karşılaşmaksızın vergilendirildi. İgbo illerindeki atanmış şeflere bağlı yerli memurlar eliyle gerçekleştirilen tahsilat, yılın son çeyreğinde -288.630£ şeklindeki resmi beklentiyi aşarak- 365.000 sterline ulaşmıştı (Iweze, 2023: 120).

Vergilendirme, yukarıda özetlediğimiz pazar yerlerindeki huzurlu tablonun sonu demekti. Çoğu köyde erkeklerin pazar yeri ziyafeti için sığır sağlaması imkânsız hale geldi. Vergi ödemek için para bulmak, para bulmak içinse varlıklarını ya da emeğini Beyaz girişimcilere satmak gerekiyordu. Bütün parasal birikimlerini tahsildara ödemek zorunda kalan erkekler, bağışlanma dilemek için kadın dayanışmasına (Ebre) başvurduklarında ret cevabı aldılar. Yine de kadınlar hayal kırıklığına uğradı ve Emume Ahia geleneği bozuldu (Echewa, 1992: 26).

Sömürge idaresinin kadınlara bir sürprizi daha vardı: Önemli bir geçim kaynağı olan evcil hayvanların, geleneksel olarak kadınların mülkiyetinde olduğu için vergi dışı kaldığı fark edilmişti.

Senin Annen Sayıldı mı?

Ekim 1929’da bir gün, Owerri vali yardımcısı (Assistant District Officer) Yüzbaşı John Cook, izinli olan Bende ilçe (Division) amiri John Hill’in yerine vekâlet etmeye başladı. İlçenin idari kayıtlarını inceleyen Cook, ilk nüfus sayımından üretilen vergi tablolarının yeterince ayrıntılı olmadığını düşündü. 14 Ekim günü atanmış şeflerle yaptığı toplantıda, onlardan yetki alanlarında yeniden sayım yapmalarını istedi. Cook, özellikle kadınlar, çocuklar ve evcil hayvanlara dair bilgilerle ilgileniyordu. Toplantının ardından kadınların da sayılıp vergilendirileceği haberi hızla Owerri ve Calabar illerine yayıldı. Yerel pazar yerlerinde (Afia) toplanan kadınlar konuyu tartışıp tepkilerini dile getirdiler.

23 Kasım 1929 sabahı, Bende ilçesinin Oloko köyünde, Nwanyeruwa adlı bir kadın, evinin bahçesinde palmiye yağı çıkarmakla meşgul olduğu sırada atanmış şef Okugo Okezie’nin adamlarından Mark Emeruwa çıkageldi. Aynı zamanda NDP misyon okulunda din bilgisi öğretmeni (catechist) olan Emeruwa, bir süredir Okugo’nun emrinde çalışıyordu. Kadınları sayma sürecine kişisel olarak dâhil olmak istemeyen Okugo, vergi kayıtlarını güncelleme işini ona havale etmişti.

Emeruwa, vergi konusuyla ilgili olarak önce Nwanyeruwa’nın kocası Ojim’i görmeye çalıştıysa da kocasını kenara iten kadın kendisiyle görüşmesi gerektiğini söyler. Kendisinden “keçilerini, koyunlarını ve insanlarını” saymasını isteyen Emeruwa’ya öfkelenen Nwanyeruwa, “sen hala sayıyor musun? Geçen yıl oğlumun hamile eşi öldü; hala onun yasını tutuyorum. Senin annen hiç sayıldı mı?” şeklinde cevap verince gerilim yükselir. Nwanyeruwa “hala sayıyor musun” derken, 1926’da yapılan ilk sayım ile gelininin ölümü arasında bağlantı kurmaktadır. İgbo inancında, bir insan, örneğin köleleri, hayvanları, tatlı patatesleri vb. kendisine ait nesneleri sayabilir. Ancak insan saymak ölüm getirir; kötü ruhlara -bir soyun aşırı çoğaldığı ve budanma zamanının geldiği anlamında- olumsuz sinyal verir (Afigbo, 1966: 553). Dahası, Nwanyeruwa “senin annen hiç sayıldı mı” diye sormakla, Emeruwa’nın annesini çirkin bir bağlamda gündeme getirerek onun zillet içinde olduğunu ima etmiş oluyordu.

Öfkelenen Emeruwa kadının boğazına sarılırken Nwanyeruwa elindeki palmiye yağını adamın başından aşağı boca eder. Emeruwa’nın Batı tarzı ve dolayısıyla saygın ve değerli kıyafetleri kirlenmiştir. Aceleyle ortamı terk eden Emeruwa’nın şikâyeti üzerine Şef Okugo Nwanyeruwa’yı huzuruna getirtip azarlar. İstese de istemese de vergiyi ödemek zorundadır.

Bu şiddetli karşılaşmanın ardından Nwanyeruwa Oloko pazarına gitti. Buradaki kadınlara hikâyesini anlatan Nwanyeruwa, şef Okugo’nun sayıma direndiği için kendisini tehdit ettiğini ve kadınların vergilendirileceğini söylediğini aktardı. Duyduklarından öfkeye kapılan kadınlar, Emeruwa’nın NDP yerleşkesindeki evini kuşattılar ve “onun için şarkı söyleyip dans etmeye” başladılar. Emeruwa’nın ACI (1930) önündeki ifadesine göre, onun “üzerine oturan” kadınlar, yerleşkenin çevresinde dans etmiş ve bir dizi küfürlü şarkı söylemişlerdi. Komisyon şarkıların içeriğini sorguladığında ise kadınların sözlerini tekrarlayamayacağın söyledi. Şarkılar, Emeruwa’nın cinsel performansını ve erkekliğini sorgulayan müstehcen sözler içeriyordu.

Emeruwa’yı ve tüm ev halkını NDP yerleşkesine kapanmaya zorlayan kadınlar pazaryerine geri döndüler; burada gece boyunca şarkı söyleyip dans etmeye devam ettiler. İlerleyen saatlerde çok sayıda kadın da Egwu olarak adlandırılan bu gösteriye katılmıştı. Kadınlar, bir taraftan Oloko köy grubundaki diğer kadınlara haber gönderirken diğer taraftan komşu kasabaların pazarlarındaki akrabalarına, arkadaşlarına ve ticaret ortaklarına palmiye yaprakları gönderdiler. Bu yaprağı taşıyana zarar verilemezdi. Bir acil durum işareti olan palmiye yaprağı, Ohandum‘un (tüm kadınlar kolektifi) “harekete geçtiğini” ve kadınların bu harekete katılmak zorunda oldukları anlamına geliyordu.

Ertesi sabah erken saatlerde Şef Okugo’nun evinin önünde toplanan kadın kalabalığı, burada şarkı söyleyip dans ederek şefin “üzerine oturma” eylemi (nnobido) başlattı. Bir adamın üzerine oturmak, “savaş şarkıları söyleyerek bir erkeğin etrafında dans etmek, kadınların talepleri karşılanıncaya kadar hayatı onun için zorlaştırmak ya da saldırı halinde -duruma göre- istifasını veya hapsedilmesini talep etmek” anlamlarına geliyordu. Okugo, kadınların taleplerini dinlemek ve sayım konusunu açıklamak yerine ev halkını kalabalığın üzerine saldırttı. Çatışmada, daha sonra sopa darbesi sonucu düşük yapan hamile bir kadın da dâhil olmak üzere birkaç kadın yaralandı. Saldırı haberi Oloko ve çevresindeki pazarlarda dolaştı ve komşu kasabalardan binlerce kadın takip eden günlerde Oloko’da toplandı.

26 Kasım’da, Oloko’da toplanan kadınlarından bir heyet Bende’deki vali vekili Cook’u ziyaret etti ve Emeruwa ve Okugo’dan şikâyetçi oldu. Ertesi gün, başka bir grup kadın Cook’a gelerek Bende, Aba, Owerri ve Ikot Ekpene kasabalarından kadınların Okugo’nun yerleşkesi önünde toplandığını bildirdi. Kadınlara hükümetin onları vergilendirme niyeti olmadığına dair güvence vermek için polis komiserini gönderen Cook, ardından Oloko’ya gitti ve buradaki pazaryerinde bin civarında kadının toplandığını gördü. İki gün boyunca yeni katılımlarla büyüyen kadın kalabalığının endişelerini gidermeye çalıştıysa da onların dağılmasını sağlayamadı.

2 Aralık günü izinden dönen vali Hill, Şef Okugo’yu en az dokuzu sopa, kırbaç ve oklarla yaralanan kadınlara fiziksel saldırı ve “paniğe yol açabilecek haberler yayma” suçlamasıyla tutukladı. 4 Aralık’ta yargılanan Okugo iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hill, kadınların devam eden baskısı altında 22 Aralık’ta Okugo’nun kırmızı keçeden şapkasını onlara teslim etti. İngiliz yetkililer, görevden aldıkları şeflerin -üzerinde Kraliyet sembolü bulunan- şapkalarını ve asalarını da alırlardı. Afigbo’nun (1972: 105) belirttiği gibi, “birinin şapkasından veya asasından mahrum bırakılması açık bir rezaletti; belirli açılardan eksik bulunduğunun bir kanıtıydı.” Egwu performansı etkili olan kadınlar artık seslerini duyurabileceklerinden emindiler.

Savaşın fitilini ateşleyen kadın Nwanyeruwa (Foto: Wikipedia).

Savaş Başlıyor

Bu arada, Nwanyeruwa’nın sayım ve vergilendirme girişimine karşı başlattığı mücadelenin haberi, Owerri ilinin ötesine, Calabar ilinin Ikot Ekpene, Abak ve Opobo ilçelerine hızla yayıldı. Kadınlar, Oloko ve Bende’de başvurdukları taktiklerin başka yerlerde de başarılı olacağı varsayımıyla bölge boyunca yürüdüler. Ugbebile’den bir kadın durumu şöyle özetledi: Biz kadınlar […] büyük bir toplantı düzenledik ve bu toplantıda kadınlardan vergi alınacağını bir kişiden kesin olarak duyana kadar beklemeye karar verdik. Bu durumda sorun çıkaracaktık, çünkü bunu yaptığımız için öldürülmeyi umursamıyorduk.” Bu toplantılar, hem Hristiyan hem de pagan, yaşlı ve genç kadınları bir araya getirdi.

Okpala, Nguru, Ayaba ve Oloko’dan gelen kadınlar 9 Aralık günü Owerrinta’da toplandılar. Yerel mahkemeyi işgal ettiler; şeflerden şapkalarını istediler; onlara saldırdılar ve kırsala kadar kovaladılar. ACI (1930) raporunda ayrıca, Owerrinta’da toplanan kadınların “satın aldıklarımız için daha yüksek fiyatlar ödemek zorundayız, ancak palmiye yağının fiyatı düştüğü için para kazanamıyoruz” diye bağırdıkları ve kendilerinin Ohandum oldukları konusunda ısrar ettikleri belirtilmektedir. Kadınların tepkisi, kendilerine yönelik vergilendirme niyetinin çok ötesine geçmişti. Bir başka kadının açıkladığı gibi, “şikâyetimiz ülkenin değişmesidir. Ölüyoruz. Şefler ve kitabı bilenler uzun zamandır bize baskı yapıyorlar […] Yeni şefler de rüşvet alıyor. Beyaz adamlar geldiğinden beri bizim [palmiye] yağımız para getirmiyor; [palmiye] çekirdeklerimiz para getirmiyor. Keçiyi ya da tatlı patatesi satmak için pazara götürsek üniformalı saray [court] mübaşirleri bunların hepsini bizden alır.”

Ertesi gün (10 Aralık), vali John Jackson, Owerrinta’da üç ya da dört bin kadından oluşan bir kalabalıkla bir araya geldi ve endişelerini gidermeye çalıştı (ya da öyle göründü). Jackson, daha sonra “kalabalığın sürekli bağırması ve şarkı söylemesi nedeniyle” çabalarının boşa gittiğini iddia edecekti. İfadesine göre, kalabalık “Beyaz Adam olmasaydı Şef Okugo’yu öldürürdük” ve “Beyaz Adam olmasaydı tüm şefleri öldürürdük” diye bağırıyordu. “Palmiye yapraklarına sarınmış ve çok yetersiz giysiler giymiş” yüzlerce kadının yerleşkeye doğru yürümesinden ürken vali, toplu para cezaları ve tüm köylerin yakılmasından oluşan bir dizi “toplu cezalandırma” yöntemine başvurdu.

Vali Jackson’ın emrindeki sömürge birlikleri, eylemci kadınlara yönelik tecavüz ve cinsel istismar suçlamalarıyla da gündeme geldi. ACI (1930) önünde ifade veren Ogwe adlı kadın, “bazı kadınların yolda askerler tarafından karşılandığını ve çırılçıplak soyulduğunu” söyledi: “Bahsetmediğim daha ciddi bir şey, bazı kadınların yolda tutulup tecavüze uğramış olmasıydı. Bu şekilde kötü muameleye maruz kalan birçok kadın, öne çıkıp gördükleri muamele hakkında açıklama yapmaktan utanıyordu.” Tecavüzlerin failleri, şaşırtıcı olmayan biçimde, ülkenin kuzeyinden sevk edilen Müslüman Hausa askerleriydi. Suçlamaları reddeden Jackson ve tanık ifadesinde adı verilmeyen diğer birkaç sömürge subayı, cinsel saldırılar gerçekleştiğinde hazır bulundu veya en azından olay yerine yakındı. Yetkililerin tepkisinin tehdidin doğasıyla orantılı olup olmadığını belirlemekten ziyade toplu cezalandırma sırasında özel mülkiyetin kutsallığının ihlal edilip edilmediğine ya da ne ölçüde ihlal edildiğine odaklanan ACI, vali Jackson’ın bu olaylardaki rolünü sorgulama gereği duymadı.

Owerrinta’daki protestolar, 9 Aralık 1929’da atanmış şef Njoku Alaribe’nin sayım memurunun bir arbede sırasında hamile bir kadını yere serip yaralamasının ardından başladı. Saldırıyı haber alan kadınlar, din bilgisi öğretmeni olan sayım memuru Sam-el’in CMS misyon yerleşkesindeki evini kuşattılar. Kendisini evde bulamayan kadınlar burada dans edip şarkılar söylerken hamile kadının düşük yaptığı haberi geldi. Öfkeli kalabalık bu defa şefin yerleşkesinin önünde toplandı ve Sam-el dâhil olmak üzere şefin memurlarını tartakladı; bisikletlerini parçaladı; ardından misyon evini ateşe verdi (Echewa, 1992: 165). Gönderilen polis birliğinin ateş açması sonucu iki kadın ölürken çok sayıda kadın yaralandı. Liderleri Aba kasabasına götürüldü ve orada bir süre hapsedildi.

Kadınlar, bu acı deneyimi paylaşmak üzere 11 Aralık 1929 günü Eke Akpara’da tüm Ngwa (Nwanyeruwa’nın kabilesi) kadınlarının genel kurulunu topladı. Toplantıya komşu İgbo bölgelerinden gelenler de dâhil olmak üzere yaklaşık on bin kadın katıldı. Yaşanan olayın da etkisiyle talepler radikalize edildi: “Tüm beyaz adamlar ülkelerine geri dönmeli ki bu topraklar onların gelişinden yıllar önce olduğu gibi kalabilsin” (Leith-Ross, 1965: 37). Bazı atanmış şefler, İngiliz hükümetinin halk için yaptığı “iyi işleri” sayıp dökerek kadınları eylemlerinden döndürmeye çalıştılar: “Onlara ayrıca demiryolunun avantajlarını da anlattık; beş şilin ödeyerek Aba’ya ve başka herhangi bir yere gidebileceklerini belirttik. Kadınlar [Beyaz adamlardan] herkesi kovduktan sonra rayları sökeceklerini söylediler” (Perham, 1962: 219).[4]

Kadınlar protestolarını -Port Harcourt’u kuzeye bağlayan demiryolu üzerindeki- Aba’ya taşımaya karar verdiler. Ancak Avrupa firmalarının yağ ve çekirdek depolarının bulunduğu Factory Road mevkiine vardıklarında bir İngiliz doktor arabasını göstericilerin üzerine sürdü. Ağır yaralanan iki kadın daha sonra öldü. Panikleyen doktor yakındaki RNC “fabrikasına” sığındı. Kadınlar önce doktorun arabasını, ardından fabrikayı tahrip etti; yağma kısa sürede bütün fabrikalara yayıldı. Barclays Bank şubesi ile cezaevi ve yerel mahkeme binası da yıkımdan nasibini aldı. Daha sonra ACI (1930: 40, para. 248), kazaya doktorun aracına yol vermeyen kadınların sebebiyet verdiğini tespit edecekti!

İki kadının ölüm haberi hızla bir gruptan diğerine yayıldı. Aba’dan ayrılan kadın grupları geri döndü. Factory Road ve Milverton caddelerinin kesiştiği noktada, Dördüncü Tabur’dan bir müfreze ile karşı karşıya geldiler. Müfrezenin ön saflarında, iki sıra asker atış pozisyonunda diz çökmüş; diğerleri de onların arkasında kalın bir duvar oluşturacak şekilde sıralanmıştı. Yaklaşık iki bin kişilik kadın kalabalığı görüş alanına girdiğinde vali yardımcısı E.V.H. Toovey ateş emrini verdi. Kasaba merkezine yakın pek çok noktada, polis, Avrupalı gönüllülerin ve izci gruplarının da yardımıyla kadınları ana caddelerden geri püskürttü. Vali John Jackson’ın emriyle yanındaki beş polis bir kadın grubunun üzerine ateş açtı. Öğleden sonra kadınların çoğu Aba’dan çıkarılmıştı. Port Harcourt’tan sevk edilen polislerin gelişiyle birlikte kentte düzen yeniden sağlandı (Gailey, 1970: 119-120).

11 Aralık günü Aba’da kaç kadının öldürüldüğü meçhuldür. Echewa’nın (1992: 209) görgü tanıklarından roman formunda aktardığı anılara bakılırsa askerlerin yaylım ateşinde yüzün üzerinde kadın öldü. Eteklerini bellerine toplayan kadınlar, askerlere doğru “vurun annelerinizi! Annelerinizi vurun!” diye bağırıyorlardı.

İgbo kadınları sömürge güçleriyle çatışma halinde (Foto: Gleetzmagazine).

Aba merkezindeki olaylar, önce ilçe (Division) geneline, ardından tüm Owerri iline (Province) yayıldı. 12 Aralık’ta Imo Nehri çevresinde isyan çıktı ve birkaç “fabrika” yağmalandı. Azumini, Obohia ve Asa’daki yerel mahkeme binaları yıkıldı. Omuma yerel mahkemesinde ofislere zorla girildi ve cezaevindeki mahkûmlar serbest bırakıldı. Buna karşılık, hükümet Aba’daki polis sayısını doksanın üzerine çıkardı. Ertesi gün yetişen iki askeri müfreze ve 18-20 Aralık tarihleri arasında Aba’da konuşlanan Dördüncü Tabur’un üç bölüğünün eklenmesiyle valiliğin vurucu gücü artırıldı. Owerri ve Calabar illeri, sırasıyla 13 ve 14 Aralık günü “Barışı Koruma Tüzüğü” (Peace Preservation Ordinance) uyarınca “Özel Güvenlik Bölgesi” ilan edildi. 14 Aralık itibarıyla Aba’daki durum genel olarak kontrol altına alınmış görünüyordu.

Yine de kadınların öfkesi yatışmış değildi. 14 Aralık günü öğleden sonra, dört ya da beş yüz kadından oluşan bir kalabalık Abak hükümet karakoluna yaklaştı. Öndeki kadınlar açık pazar yerinin kum zeminine çizilen çizgiyi geçtiğinde polis ateş açtı. Yaralıların kesin sayısını belirlemek imkânsız olsa da en az iki veya üç kadın ölmüştü. Silah sesleri kalabalığın ilerlemesini durdurduğunda polis tüfek dipçiklerini kullanarak kadınları pazardan uzaklaştırdı. Teğmen Richard Browning’in Nijerya Alayı’nın Üçüncü Taburu’na bağlı birliklerden oluşan müfrezesi, gece kamp kurmak üzere Utu Etim Ekpo köyüne doğru yola çıkan kadınları Abak’ın dışında birkaç mil takip etti. 18 Aralık günü, Omuma’daki yerel mahkeme binası ateşe verildi ve tamamen yandı.

Özgün ve “yaratıcı” bir gösterici dağıtma yöntemi İgbo ülkesinin güneyindeki Itu’da uygulandı. Burada 15 Aralık günü yaklaşık 1.000 kadın yolu kapattı. Onlara yalvarıp yakarmaktan sonuç alamayan rahip James Ballantyne, valiyi kadınları dağıtmak için yaklaşık 200 cüzzam hastasını göndermeye ikna etti. Cüzzamlıları karşılarında gören kadınlar hastalık kapmaktan korkup dağıldılar (Uchendu & Okonkwo, 2021: 250). İgbo halkının cüzzamlılar için “beyaz tenli” tabirini kullanması anlamlıdır (Achebe, 2011: 73).

Tüm sömürge yetkililerinin şikâyetleri Yüzbaşı Hill kadar soğukkanlılıkla dinlemeyeceği ve diğer atanmış şeflerin Okugo kadar kolay azledilemeyeceği kısa sürede anlaşılmıştı. Yine de kadınlar, şeflerin birçoğunun şapkalarını başka bölgelerde de ellerinden aldı. Şef yerleşkeleri, şeflerin “üzerine oturan” ve bir tür “halk vergisi” uygulayarak depodaki ürünlerine el koyan ve kümes hayvanlarını serbest bırakan kadın grupları tarafından işgal edildi. Kadınlar, atanmış şefleri -sömürge rejimi içindeki konumlarının önemli bir işareti olan- şapkalarını teslim etmeye zorlarken sömürgecinin uygulamasını taklit ediyor; sembolik de olsa onları görevden alıyorlardı.

Esasen kadınların “şiddeti”, Avrupalı ya da yerli insanlardan ziyade kamusal mülkiyete ve onun eril sembollerine yönelmişti: Atanmış şeflerin konutları, yerel mahkeme binaları, ticaret, sömürge ve bazı misyon binalarının etrafındaki çitler, demiryolu ve telgraf istasyonları; Avrupalılara ait dükkânlar, bankalar ve “fabrikalar”. Buna karşılık, kadınların ve çocuklarının düzenli olarak gittiği yerler (kiliseler, hastaneler ve misyon okulları) zarar görmedi. Eylemci kadınlardan biri ACI (1930) önünde verdiği ifadede, kadınların devlet mülkünü neden tahrip ettiğini şöyle açıkladı: “Tüm Beyaz adamların evlerine dönebilmesi için genel olarak mülkü yok etmek istediklerini söylediler, çünkü eve dönerlerse vergi ödenmesi söz konusu olmayacaktı.” İgbo kadınları için mülkün yok edilmesinin açık bir mantığı vardı.

Kadınların gösteriler sırasında sıkça başvurduğu yöntemlerden biri de kamusal utancın “çıplaklık” (oto) denilen teşhirci pratiklerle damgalanmasıydı: Kadın savaşçıların en militanı (genellikle en yaşlı kadın), sömürge memurlarıyla, subaylarla ya da Müslüman Hausa askerleriyle karşılaştığında “geldiğin yeri görmek ister misin” diye sorarak onları utandırır. Bu, İgbo kadınları arasında günümüze kadar gelen ağır bir hakarettir. Keza, müstehcen küfürler eşliğinde eteklerin kaldırılarak cinsel organların gösterilmesi de kadınca öfkenin güçlü bir ifadesini temsil etmektedir.

Kadınların bu tür eylemleri, atanmış şefler için rahatsız edici ve utanç verici olsa da sömürge yetkilileri açısından, yerel mahkeme binalarına, Avrupa ticaret merkezlerine ve -palmiye yağının İngiliz poundu veya dükkânlarda kullanılan jetonlarla değiştirildiği- “fabrikalara” yönelik saldırılar kadar endişe verici değildi. Nitekim 15 Aralık günü İgbo illerinde sıkıyönetim ilan eden sömürge idaresi, İngiliz mülklerini savunmak için kan dökmekten çekinmeyeceğini gösterdi. Aynı gün öğleden sonra, “düzeni yeniden sağlamak” için çağrılan askeri birlikler, Abak’tan Utu-Etim-Ekpo yönünde ilerleyen kadınları ateş açarak durdurdu ve çok sayıda kadını öldürdü. Ateş emrini veren Teğmen Browning’e göre, kadınların “başları ve vücutları çim yapraklarıyla süslenmişti; büyük sopalar taşıyorlar ve bağırıyorlardı; oldukça çılgındılar.” Dahası, yanlarında hiç çocuk yoktu. İgbo kadınları, günlük kıyafetlerinden, evlilik ve annelik rollerine işaret eden simgelerden sıyrılmış; sömürge karşıtı isyanın canlı simgelerine dönüşmüşlerdi:

Utu-Etim-Ekpo’da, çul giymiş, yüzleri odun kömürüyle boyanmış, ellerinde genç palm ağaçlarından çelenkli sopalar, başları genç eğrelti otlarıyla bağlanmış bir kadın kalabalığı ortaya çıktı. İlginç biçimde, hiçbir Avrupalı bu son sembollerin tam anlamını anlamazken neredeyse tüm yerli tanıklar bunların savaş anlamına geldiğini varsaydılar. Kadınlar yerel mahkeme binasını ateşe verdiler ve ‘fabrikayı’ (Avrupa mağazası) ve kâtiplerin evlerini yağmaladılar. Kadınlar, valinin de bir kadından doğduğunu ve kadın oldukları için onu göreceklerini açıkladılar. Üzerlerine polis ve asker sevk edildi. Kadınlar iki kez çılgınca bağırarak onlara doğru koşarken tüfeklerin yanı sıra Lewis silahıyla da [makineli tüfek] ateş açıldı ve on sekiz kadın öldürüldü, on dokuzu yaralandı.

Antropolog Perham’ın (1962: 209) sömürgen üslubuyla aktardığı bu olayın ertesi günü, 1.000-1.500 civarında kadın nehir kıyısındaki liman kenti Opobo’daki Consular Beach mevkiinde toplandı. Kentteki çeşitli mekânlarda gösteriler yaptıktan sonra valilik binasına doğru yürüyüşe geçen kadınlar, temsilcileriyle görüşen Vali Arthur Whitman’dan aşağıdaki taahhütleri içeren resmi bir yazı talep ettiler (ACI, 1930: 78, para. 239):

  1. Hükümet kadınlardan vergi almayacaktır.
  2. Hiçbir özel mülk sayılmayacaktır.
  3. Fahişelik yaptığı bilinen bir kadın tutuklanacaktır.
  4. Pazar yeri kulübesi için kadınlardan kira alınmayacaktır.
  5. [Kadınlar] Dans gösterileri için ruhsat harcı ödenmemesini istediler. Bu talebi hükümetin dikkatine arz edeceğime söz verdim.
  6. [Kadınlar] Şef Mark Pepple Jaja’nın Opobo kasabasının Baş Şefi olarak kalmasını istemediler. Bunu hükümete bildireceğim.
  7. [Kadınlar] Herhangi bir erkeğin vergi ödemesini istemediler. Bunu hükümete bildireceğime söz verdim.
  8. [Kadınlar] Opobo, Bonny ve Andoni kadınları adına konuştular.

Talepler daktilo edilip kopyaların kadınların temsilcilerine dağıtılmasının hemen ardından, Teğmen Hill ve birlikleri kalabalığa ateş etmeye başladı ve kadın temsilcilerinden en az ikisini vurdu. Olay yerindeki İngiliz yetkililerin ifadelerine göre, mektup kopyalarının dağıtımı sırada huzursuzluk çıkmış; bazı kadınlar, onları valilik binasından ayıran bambu çiti zorlamaya ve daha önce sömürge yetkililerine yönelttikleri “küfürlü” dili kullanmaya başlamışlardı. Çit yıkıldığında Teğmen Hill, valilik binasına doğru koşmaya başlayan kalabalığı durdurmak için ateş etmeye karar verdi. Gerekçesi oldukça makul görünüyordu: “Askerler bu çılgın kadınlarla göğüs göğüse bir mücadeleye girerlerse bir tür tersine dönüşün yaşanabileceğinden ve tüm ülkenin ayağa kalkacağından korktum.” Dahası, aniden kalabalığın arkasında ellerinde palalarla bekleyen otuz kırk kadar erkek görmüştü! Bu erkeklerin varlığının hiçbir tanık tarafından doğrulanmamış olması; morga kaldırılan cesetlerin hepsinin de çitin dış kısmında bulunmuş olması (ACI, 1930: 80, para. 243, 244) önemsiz ayrıntılar olarak kaldı.

Opobo hükümet tabibi James Crawford’ın raporu ise farklı bir hikâye anlatıyordu: İncelediği yirmi beş cesetten on biri sırtından, yedisi yandan vurulmuştu. Ölenlerden sadece beşinin vücudunun ön tarafında yaralar vardı ve bunlardan ikisi, Hill’in ilk kurşunlarına hedef olan kalabalığın önündeki kadınlardı. Kadınların çoğu olay yerinden kaçmaya çalışırken vurulmuştu. Sonuçta, 16 Aralık günü Consular Beach mevkiinde en az otuz dokuz kadın öldü ve çok daha fazlası yaralandı. Buna karşılık, kadınların “isyan” halinde olduğu bir ay boyunca ne bir Avrupalı öldü ne de yaralandı.

Opobo’da dökülen kana rağmen sömürge ordusu takip eden haftalar ve aylar boyunca kadın göstericilere şiddet uygulamayı sürdürdü. Yüzbaşı Alfred McCullagh komutasındaki birlikler, 20 Aralık günü Okpala’daki pazar yerine yürüyen dört ila beş bin kadının yolunu kesti. McCullagh’ın ACI (1930: 304) önündeki ifadesine göre, kadınlar “bellerine yerli kumaşlar giymişlerdi ve oradan itibaren çıplaktılar.” Vali kadınlardan el koydukları atanmış şef şapkalarını iade etmelerini ve dağılmalarını istediğinde kadınlar, “çığlık atmaya, kollarını ve yumruklarını sallamaya devam ettiler.” Hatta bazı kadınlar bellerindeki peştamalı kaldırmış ve McCullagh’ın “burnunun dibinde” karınlarını tokatlamışlardı.

Kadın çıplaklığını şiddet eğilimiyle özdeşleştiren Viktoryen ahlakçılığın takipçisi McCullagh, toplumun anneleri olarak statülerine dikkat çekmeyi amaçlayan bu kadınca jestten ürktü ve askerlerine tüfeklerinin dipçiğini kullanarak kalabalığı dağıtmalarını emretti. Yakın temasta birkaç asker silahını ateşledi ve bir kadın karnından vurulurken iki ya da üç kadın başından aldığı dipçik darbeleriyle ağır yaralandı. Müfreze, geri çekilen kalabalığı -yaklaşık on beş bin kadının toplandığı- Obor pazarına ulaşana kadar birkaç mil boyunca takip etti. Burada bazı kadın liderleriyle görüşen McCullagh, valinin şef şapkalarının iade edilmesi emrini tekrarladı ve “gitmeleri gerektiğini, aksi takdirde dağıtılacaklarını” söyledi. Gruplarıyla konuşan liderler, nihayet 14 atanmış şefin şapkasını getirip McCullagh’ın “ayaklarının dibine” bıraktılar.

Düzenledikleri “üzerine oturma” eylemine ateşle karşılık verilmesi kadınlar açısından şok edici olduğu gibi, onların örgütlü kalabalıklar halinde gösteri yapması da sömürge yöneticileri için aynı derecede şok ediciydi. “Medeni” dünyada, bu tür eylemler erkekler tarafından icra edilir; kadınlar böyle şeyler yapmazdı. Nitekim bu algı düzeyi, bazı yöneticileri kadınların gösterileri örgütlerken erkeklerden yardım aldıkları sonucuna götürdü. Owerri’deki yetkililerin düzenlediği bir raporda, hareketin “kadın kıyafeti giymiş erkekler” tarafından desteklendiği bile iddia edilmiştir. Rapora göre, erkek katılımı, yağmalama ve yerel mahkemeleri ateşe verme eylemlerinin yoğunlaştığı Okpala, Nguru ve Ngor bölgelerinde daha belirgindi (Uchendu & Okonkwo, 2021: 249). Erkekler tarafından düzenlenen raporda, kadın örgütlenmesini itibarsızlaştırma amacı da belirgindir.

Savaşın Sonu ve “Reform”

İsyanın bastırılmasında başlıca faktör, kadınların çoğunun yakın mesafeden tüfek ve makineli tüfek ateşiyle öldürülmüş olmasıydı. Bu başarıyı değerlendiren sömürge idaresi, kadınları müteakip protestolardan caydırmak için İgbo illerinde “şok ve dehşet” stratejisini yürürlüğe koydu. Ordu, “Muhalif Alan” (Disaffected Area) ilan ettiği yerlerde korkutma amaçlı geçit törenleri ve yürüyüşler düzenledi. Devriyeler, Obohia, Asa, Ibo, Omuma, Owerrinta, Umuaro kasabalarında ve çok sayıda köyde gövde gösterisi yaptı. Çoğu ormanlık alana kaçan kadınlar ancak karanlık basınca evlerine dönüyordu. Valinin bildirdiğine göre, toplantıların hiçbirinde artık vergi sisteminden memnuniyetsizlik ifade edilmiyor; aktif bir muhalefet gözlenmiyordu. Sömürgenlerin gözüyle bakan antropolog Meek’in (1937: ix) deyimiyle, çılgınlık (frenzy) yatışmış, mantık geri gelmişti. Devriyeler 10 Ocak gününe kadar devam etti. İstenen “moral etkiyi” elde etmek için güney Nijerya kıyılarında bir İngiliz savaş gemisi demirledi.

“Toplu cezalandırma”[5]adıyla ağır para cezaları uygulayan valiler, hem Ogu‘ya katılımlarından dolayı cezalandırmak hem de “yıkıcı toplantılar” yapmaktan vazgeçirmek için çok sayıda köyün yakılmasını emrettiler. Vali Jackson’ın emriyle Yüzbaşı Cecil Chipper komutasındaki birlikler, Aralık 1929 sonlarında ilin güney kesiminde, her biri yirmi ila yirmi beş büyük haneden oluşan iki köyü yaktı. Umu Okpara’nın şefi, üç yük tatlı patates ve diğer gıda maddelerini zamanında yetiştiremediği için 450 sterlin toplu para cezasına çarptırıldı ve yerleşkesi yıkıldı. Kadınların toplandığı tespit edilen otuz üç köy ve kasaba, Oloko kadınlarının çağrısına uymak, vergi karşıtı bir mitinge ev sahipliği yapan Oloko’ya temsilciler göndermek, hükümet görevlilerinin dağılın emrine uymamak ve yağmadan dolayı topluca cezalandırıldı. Tüm yetişkin kadın ve erkeklere vergi ve para cezalarının bileşiminden oluşan bir mali yaptırım uygulandı. Falola (2009: 125), bu yaptırımların ayrıntılı bir listesini vermiştir. 

Owerrinta yerel mahkeme bölgesinde yaşayan halka, yetişkin erkek başına on şilin olmak üzere toplam 2.355 sterlin para cezası verildi. Yerel mahkemenin yakıldığı Obohia ilçesinde, insanlara her yetişkin erkek için bir pound olmak üzere toplam 2.847 sterlin ceza takdir edildi. Bu, ilçede toplanan yıllık verginin yaklaşık üç katıydı. Azumini kasabasına, yıllık vergi miktarının altı katı olan 2.000 sterlinlik bir para cezası verildi. Dahası, meblağın tamamının kırk sekiz saat içinde ödenmesi gerekiyordu. Vali, Azumini halkının olayların Abak ve Opobo’ya yayılmasından birinci derecede sorumlu olduğunu düşünüyordu. Owerri ve Calabar illerinde 1930 yılı Ocak ayında kesilen para cezalarının tamamı Haziran ayı sonuna kadar tahsil edildi. Bu iki ildeki “Özel Güvelik Bölgesi” uygulaması Şubat 1931’e kadar devam etti (Gailey, 1970: 136, 137).

Ibakasi ve Mbiafon Ikot’ta, İngiliz yetkililer, ordunun intikali sırasında taşıma hizmeti vermek üzere istihdam edilecek yeterli sayıda adam toplayamayan “inatçı” yerel şefleri para cezasına çarptırdılar ve köylerini yaktılar. Şeflerin barışı dert edinmelerini sağlamak için astlarına sürekli köy yakmalarını emreden Calabar Mukim Komiseri Edward Falk’ın sloganı şuydu: “Günde bir köy, isyanı uzak tutar” (A village a day, keeps the riot away).

Ogu’nun fitilini ateşleyen Nwanyeruwa, 12 Mart 1930’da ACI önünde atanmış şef Okugo aleyhine tanıklık etti. Hükümet raporlarında “insanları harekete geçirebilecek bir kişilik, zeki, kararlarında güven veren, karar vermede hızlı” nitelemeleriyle tasvir edilen Nwanyeruwa, hırpaladığı Emruwa ile birlikte üç ay hapis cezasına çarptırıldı. Aralarındaki kavganın tanığı yoktu. Nma adlı kadın lider “aşırı” olarak nitelenen eylemlerinden dolayı iki yıl hapis cezası aldı (Falola, 2009: 121). Binlerce kadının organize biçimde hareket edebiliyor olmasından şaşırmış görünen sömürge idaresi, başka hiçbir kadın hakkında işlem yapmadı. Mahpus Şef Okugo ise ACI’nın önerisiyle serbest bırakıldı.

Nijerya’nın 1931’de atanan yeni genel valisi Donald Cameron, ACI’nın (1930) önerilerine uyarak 1933’te yerel bütçelerin ve yerel mahkemelerin geleneksel yapısını geri getiren “Yerel Otorite Tüzüğü ile Yerel Mahkemeler Tüzüğü’nü yürürlüğe koydu. Böylece İgbo halkının kendi liderlerini özerk bir şekilde seçmesine izin verildi ve onlar da çoğunlukla köy muhtarlarını ve akrabalarını, aralarında kadınların da bulunduğu yerel otorite konseylerine ve yerel mahkemelere başkan olarak seçti. Afrika’daki İngiliz sömürge idaresi tarihinde ilk kez kadınlar yerel mahkemelere atanmış oldular. Bu göreve atanan önde gelen bir kadın lider, 13 kişilik Nguru Mabaise yerel mahkemesinin tek kadın üyesi Chinwe’ydi. Umuakpo yerel mahkeme bölgesinde 30 üyeden üçü; Okuala yerel mahkemesinde ise dokuz üyeden biri kadındı. Kadın katılımının tek istisnası, ilginç biçimde savaşın fitilinin ateşlendiği Oloko oldu (Iweze, 2023: 129). Burada sömürge idaresi yerel mahkemeye herhangi bir kadın atamadı. Oloko, sömürge otoritesini sarsan protestoların başlatıcısı Nwanyeruwa’nın köyü olmakla, cezalandırılmayı hak etmişti!

Sonuç ve Değerlendirme

Kadınlar Savaşı’nın (Ogu) hikâyesi ve kısmi başarıları, hem sömürge idaresinin hem de akademinin ilgisini çekti. Sömürgeciliğin hizmetindeki ana akım antropoloji ve tarih disiplini, Ogu’yu hangi koşulların tetiklediği konusunda kabaca ikiye ayrılmış durumdadır. Birinci görüş, savaşı, sömürge idaresinin nimetlerini takdir edemeyen Afrikalı kadınların “irrasyonel kitlesel histerisi” ile açıklar. Örneğin İgboları “Afrika halklarının en az disiplinli ve en az anlaşılır olanlarından biri” olarak tanıtan Perham’a (1962: 218-219) göre, kadınların isyanının altında, “zenci Afrika’nın tamamında yaygın olan patolojik bir durum” yatmaktadır. Bu patoloji, Avrupa etkisinin güçlü ve kapsamlı baskısının ilkel topluluklar üzerinde yarattığı ani gerginliğin sonucudur. Sözde kadın biyopsikolojisi teorileri ile süslenen bu tür görüşler zamanla itibardan düşmüştür.

Atanmış şef sisteminin suiistimallerinin, sosyal değişimin hızlı temposunun ve vergilendirilme olasılığının kadınları harekete geçirdiğini savunan ikinci görüş ise yeni ekonomi-politik düzene uyum sağlamadaki “başarısızlıklarının” onları gergin ve öfkeli yaptığını ima etmektedir. Bu gibi analizlerin, sömürgenlerin ve yerli ortaklarının inşasına giriştikleri düzenin eril karakterini gizlemekte başarılı olduğu kuşkusuzudur. Sömürgecinin başarısı, diğer şeyler yanında, kadınları sosyoekonomik anlamda “görünmez” kılmasına; Nijerya örneğinde, güneyi kuzeyleştirmesine bağlıdır. Fulani bir aileye mensup devlet başkanı Muhammadu Buhari (2015-2023), kendisinin politikalarını eleştiren aktivist eşi Aisha Buhari için “o benim mutfağıma, oturma odama ve diğer odaya aittir” (BBC News, 2016) derken bu koşula gönderme yapmaktadır.

Burada, İgbo kadınlarının (ve erkeklerin) sömürgenlerin orantısız gücü karşısında hiçbir başarısızlık duygusu yaşamadıklarını iddia etmiyoruz. Aksi takdirde Ogu ortaya çıkmazdı ya da etkisi sınırlı kalırdı. Direniş, belirli bir tür baskı yanında kaçınılmaz olarak hoşnutsuzluğa ve nihayetinde eyleme yol açan bir baskı bilinci üzerinden gelişir. İgbolar, Avrupa temasından ve sömürge çağından yüzyıllar önce yakın ve uzak komşularıyla ticari ve kültürel etkileşimler içindeydi. Sömürgen güçlerle girdikleri etkileşim ise bir anlamda geleneksel kurumların ve ata ruhlarının onurlandırdığı tanrıların başarısızlığı ile sonuçlandı. “Cebren ve hile ile” onlara boyun eğmek zorunda kalmaları toplumsal yapıyı derinden sarstı; insanların kurumlarının ve kültürlerinin üstünlüğüne ve bireysel ve toplumsal sorunları çözme yeteneğine olan inançlarını zayıflattı; hatta onları Beyaz Adam’ın gücünün sırrını elde etmeye teşvik etti. Misyon okulları bu teşvikten alabildiğine yararlandı. Bu teşvik, “dışa açık” İgbo toplumunun yeni yolları ve fikirleri uyarlama eğilimiyle birleşerek yapısal bir dönüşüm süreci başlattı. İgbolar, sömürgeciliğin bir dışsallık olarak sunduğu ekonomik ve sosyal fırsatlardan yararlanmayı da ihmal etmediler.

Geleneksel olarak onaylanmış hiçbir otoriteye sahip olmayan atanmış şeflerin suiistimalleri ve küresel ekonomik krizin artçı şokları, kadınların siyasal ve ekonomik konumları üzerindeki aşındırıcı etkileri nedeniyle savaşı tetiklemiş olsa da altta yatan nedenlerin bütünsel bir analizi zorunludur. Böyle bir analiz, kadınların otoriter yapı ve kurumlar karşısındaki geleneksel tutumunu da içermelidir. Kadınların tepkisi, içerisinde yer almadıkları, öznesi ya da bileşeni olmadıkları yapıların kendilerini yönlendirmesine karşı gelişen doğal ama aynı zamanda gücünü gelenekten alan bir tepkiydi. Bu tepkinin basitçe “İngiliz yönetiminin bazı uygulamalarından duyulan hoşnutsuzluk” olarak değerlendirilmesi, ana akım tarih yazıcılığının sözde hayırhah bir versiyonudur.

Burada, karşı tarih yazımının da eleştiriden muaf olmadığını belirtmeliyiz. Sömürgenler, çoğu kez iddia edilenin aksine cebir ve şiddet vasıtalarından ziyade (bu seçenek hiçbir zaman dışlanmamış olsa da) yerel siyasal yapılarla ittifaklar kurabildikleri ölçüde egemenlik kurdular. Bu yapıların yokluğunda, -İgbo örneğinde olduğu gibi- kendi yerli işbirlikçilerini yarattılar. Nijerya’nın Müslüman kuzeyindeki deneyimlerden esinlenmiş görünen Dolaylı Yönetim modeli de esasen mevcut yerel hiyerarşilerin sömürgen devletin himayesi altında sürdürülmesini sağlıyordu. Dolayısıyla, tutarlı bir emperyalizm eleştirisi, gerici-feodal yapıların küresel emperyal sisteme eklemlenme keyfiyetinin de analiz edilmesini gerektirir.

İgbo kadınları, sadece atanmış şeflere ve/veya vergi ödemeye değil bu eklemlenme sürecine de isyan ettiler. Öfke ve şiddetin çoğu atanmış şeflere yönelmiş olsa da onların güç kaynağının -gelenek değil- İngiliz sömürge idaresi olduğunu biliyorlardı. Dolayısıyla, kadınların atanmış şeflere odaklanmasını, sömürgenlerin orantısız gücü karşısında istedikleri her şeyi elde edemeyeceklerinin farkında olmalarıyla açıklamak mümkündür. Kadınlar, kendiliğinden gelişen slogan ve söylemlerinde Beyaz Adam’ı evine göndermekten söz ederken Beyaz yetkililerle müzakerelerinde şeflerin suiistimallerini ve vergilendirilme olasılığını gündeme getirmeyi tercih ettiler. Buna karşılık, pek çok yerde vergilendirme planının varlığı resmi ağızlardan yalanlandığı halde savaşı sürdürdüler. Kadınları vergilendirme niyetinin sömürge idaresi tarafından hiçbir zaman doğrudan ifade edilmemiş olması anlamlıdır. ACI tarafından da reddedilen bu iddia, daha çok sayım memurlarının ve atanmış şeflerin ima ve açıklamalarından türetilmişti.

İgbo kadınları, dışa açık toplumsal yapılarına karşın sömürge ve otorite karşıtı eylemleri örgütlerken geleneksel kurum ve pratikleri seferber ettiler. Mikiri oturumunda karar aldılar; palmiye yapraklarıyla haberleştiler; Egwu yaptılar; soyundular ve atanmış şeflerin “üzerine oturdular”. Bu sonuncusu, geleneğin İgbo kadınlarına tanıdığı kadim bir hak olmakla, onları erkeklerin müdahalesinden muaf tutuyordu. Çünkü kadınlar bu eylemi yalnızca kesinlikle gerekli gördüklerinde yapıyorlardı. Kadınların, erkeklere karşı başlattıkları “üzerine oturma” eylemi nedeniyle öldürülmek şöyle dursun, kendilerine karşı konulması ya da kötü muamele görmeleri duyulmamış bir şeydi. Ancak düzenledikleri büyük ölçekli bir eylem, sömürgen çıkarları tehdit ettiğinde şiddetle karşılık gördü ve Kadınlar Savaşı’na dönüştü. Ogu, kültürel bir yanlış anlamadan değil, sömürgecinin ideoloji statüsünü haiz bir emperyal politikayı gerektiğinde şiddet kullanarak sürdürme kararlılığından kaynaklandı.

İgbo kadınlarının kıyafetlerini çıkararak bedenlerini mücadelenin etkin bir öğesi kılmaları, Batılı ve Modern zihinler için anlaşılmaz bir muhalefet biçimidir. Kitabını İgbo kadınlarının doğal çıplaklığını yansıtan fotoğraflarla süsleyen CMS misyoneri Basden (1921: 34), “ahlak sözcüğünün İbo lügatinde hiçbir önemi yoktur” derken dönemin Viktoryen ahlak anlayışını ifade etmektedir. Kürt kadınının kavgayı sonlandırmak için başındaki tülbendi yere atması gibi, İgbo kadınları da şikâyetlerini ifade etmek ve değişimi etkilemek için çıplaklığı kullandılar. Erkekleri bu şekilde utandırmak, İgbo kadın kültürünün ve yerel tarihin bir parçasıdır.

İgbo erkeklerinin Ogu karşısındaki durumunu değerlendirirken “üzerine oturma” eyleminin, onların hemcinslerine (atanmış şefler ve İngiliz sömürge bürokratları) karşı yapıldığını not etmek gerekir. Kadınların örgütlediği bu eyleme erkeklerin katılmasına izin verilmez. Ogu, kadınların Mikiri ağı üzerinden taşınan mesajlarla koordine edildi. Delegeler bir bölgeden diğerine ellerinde palmiye yapraklarıyla seyahat ettiler ve masraflar kadınların pazar gelirlerinden sağlanan bağışlarla karşılandı. Katılımcıların kadın olması ve liderliğin açıkça kadınların elinde bulunması geleneksel bir kuraldı.

Yine de erkeklerin yokluğu Ogu’ya destek vermediklerini göstermez. Kadınlar, birkaç yaşlı şef dışında genel bir toplumsal onay eşliğinde harekete geçtiler. İsyanların tarihsel karakteri dikkate alındığında Ogu’daki baskın izlenim, kadınlardaki heyecan ve dayanışma yeteneğidir. Kuzeyin uysal ve evde oturan Müslüman kadınları arasında böyle bir hareket her halde düşünülemezdi. İgbo kadınları, İngiliz fütuhatı ya da İslam etkisiyle evcilleştirilen hemcinslerine nazaran, otorite ve itaat toleransı düşük bir cevherden yaratılmış gibiydiler. Bu cevher, onların siyasal gündemi etkileme ve “sömürge sonrası” bir ulus yaratmada aktif özneler olma irade ve kapasitesini ortaya koymakla, Afrika’daki bağımsızlık hareketlerine esin verdi. Keza, Nijerya’da bağımsızlık sonrası feminist hareketin yolunu açtı.

Son olarak, ana akım tarih yazıcılığının toplumsal cinsiyet konusundaki evrensel denebilecek bir eğilimine işaret etmek gerekir. On binlerce kadının haftalar süren eylemleri, tarihsel anlamda görünür bir olay olsa da sömürgen bakış açısından, kadınların failliğine referans yapmayan bir takım asayiş olayları ya da “isyan” söz konusudur. Bu açıdan, yerli halkın Kadınlar Savaşı olarak adlandırdığı olayın resmi tarihe Aba İsyanları adıyla geçmesi anlamlıdır. Şu benzerlik de aynı ölçüde anlamlıdır: Halife Ali’ye karşı bir orduyu seferber eden Aişe’nin hikâyesi, ana akım İslam tarihçiliği tarafından “Cemel Vakası” (Deve Olayı) başlığı altında sunulur. Özetle, kadınlar değil toplandıkları kent; kadın değil bindiği deve onurlandırılır. Kadınlar, savaşkan özneler olarak değil “barış anneleri” olarak kodlanır. Onların anlamlı ve amaçlı fiillerin faili olma ihtimali, her türlü düşünsel zeminden özenle dışlanır.

Kaynakça

Achebe, C. (2011). Parçalanma (Çev. N.A. Erbil). İstanbul: İthaki.

ACI (1930).Aba Commission of Inquiry: Notes of Evidence Taken by the Commission of Inquiry Appointed to Inquire into the Disturbance in the Calabar and Owerri Provinces, December, 1929. London, UK: Rhodes House Library.

Afigbo, A.E. (1966). Revolution and Reaction in Eastern Nigeria, 1900-1929. Journal of the Historical Society of Nigeria, 3(3): 539-557.

Afigbo, A.E. (1972). The Warrant Chiefs: Indirect Rule in Southeastern Nigeria, 1891-1929. London, UK: Longman.

Basden, G.T. (1921). Among The Ibos of Nigeria. London, UK: Seeley, Service & Co. Ltd.

BBC (2016). Nigeria’s President Buhari: My wife belongs in kitchen [14 October 2016]

Chuku, G. (2009). Igbo Women and Political Participation in Nigeria, 1800s-2005. The International Journal of African Historical Studies, 42(1): 81-103.

Chuku, G. (2018). Igbo historiography: Part III. History Compass, 16: e12488.

Echewa, T.O. (1992). I Saw the Sky Catch Fire. New York, NY: Penguin Books.

Ekechi, F.K. (1971). Colonialism and Christianity in West Africa: The Igbo Case, 1900-1915. The Journal of African History, 12(1): 103-115.

Ekechi, F.K. (1974). Igbo Response to British Imperialism: The Episode of Dr. Stewart and the Ahiara Expedition, 1905-1916. Journal of African Studies, 1(2): 145-157.

Ekechi, F.K. (1983). Portrait of a Colonizer: H.M. Douglas in Colonial Nigeria, 1897–1920. African Studies Review, 26(1): 25-50.

Falola, T. (2009). Colonialism and Violence in Nigeria. Bloomington, IN: Indiana University Press.

Gailey, H.A. (1970). The Road to Aba: A Study of British Administrative Policy in Eastern Nigeria. New York, NY: New York University Press.

Himmelfarb, G. (1994). The De-moralization of Society: From Victorian Virtues to Modern Values. New York, NY: Vintage Books.

Isichei, E. (1973). Images of a Wider World in Nineteenth Century Nigeria. Journal of the Historical Society of Nigeria, 7(1): 111-119.

Iweze, D.O. (2023). Women’s Protests against Colonial Taxation in the Eastern Provinces of Nigeria. K. Schönhärl, G. Hürlimann & D. Rohde (Eds.), Histories of tax evasion, avoidance and resistance (115-134). New York, NY: Routledge.

Korieh, C.J. & Keke, R.C. (2023). Aladinmma (Amala): The foundation and evolution of an Igbo indigenous political system. Ikenga, Journal of African Studies, 24(3): 1-23.

Leith-Ross, S. (1965). African Women: A Study of the Ibo of Nigeria. London: Routledge & Kegan Paul Ltd.

Lenin, V.I. (1979). Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (Çev. E. Berktay). İstanbul: Aydınlık.

Lugard, F.D. (1922). The Dual Mandate in British Tropical Africa. London, UK: William Blackwood & Sons.

Lugard, F.D. (1970). Political Memoranda: Revision of Instructions to Political Officers on Subjects Chiefly Political & Administrative, 1913-1918 (Third Edition). London: Frank Cass & Co. Ltd.

Matera, M., Bastian, M.L. & Kent, S.K. (2012). The Women’s War of 1929: Gender and Violence in Colonial Nigeria. Hampshire, UK: Palgrave Macmillan.

Meek, C.K. (1937). Law and Authority in a Nigerian Tribe: A Study in Indirect Rule. London, UK: Oxford University Press.

Mockler-Ferryman, A.F. (1902). British Nigeria: A geographical and historical description of the British possessions adjacent to the Niger River, West Africa. London, UK: Cassell & Company Ltd.

Njoku, R. (2013). Chinua Achebe and the Development of Igbo/African Studies. G. Chuku (Ed.), The Igbo Intellectual Tradition: Creative Conflict in African and African Diasporic Thought (249-266). New York, NY: Palgrave Macmillan.

Ohadike, D.C. (1996). “Igbo Culture and History”, an Introduction to Chinua Achebe. Things Fall Apart. London, UK: Heinemann.

Omoruyi, O. (2002). The origin of Nigeria: God of justice not associated with an unjust political orderReworkNigeria [January 19, 2010].

Oriji, J.N. (2011). Political Organization in Nigeria since the Late Stone Age: A History of the Igbo People. New York, NY: Palgrave Macmillan.

Ottenberg, S. (1959). Ibo Receptivity to Change. W.R. Bascom & M.J. Herskovits (Eds.), Continuity and Change in African Cultures (130-143). Chicago, IL: University of Chicago Press.

Perham, M. (1960). Lugard: The Years of Authority, 1898–1945. London, UK: Collins.

Perham, M. (1962). Native Administration in Nigeria. London, UK: Oxford University Press.

Talbot, P.A. (1967). Tribes of the Niger Delta: Their religions and customs. New York, NY: Barnes & Noble.

Uchendu, E. & Okonkwo, U. (2021). The Aba Women’s War of 1929 in Eastern Nigeria as anti-colonial protest. J. Hobson (Ed.), The Routledge Companion to Black Women’s Cultural Histories (245-254). New York, NY: Routledge.

Van Allen, J. (1972). “Sitting on a Man”: Colonialism and the Lost Political Institutions of Igbo Women. Canadian Journal of African Studies (Special Issue: The Roles of African Women: Past, Present and Future), 6(2): 165-181.

Van Allen, J. (1975). Aba Riots or the Igbo Women’s War?: Ideology, Stratification and the Invisibility of Women. Ufahamu: A Journal of African Studies, 6(1): 11-39.

Notlar


[1] Nijerya’nın isim annesi, Sir Lugard’ın -Nijer Nehri’nden esinlenen- gazeteci eşi Flora Shaw’dı (Omoruyi, 2002).

[2] İgbo halkının -Avrupa temasının etkisiyle- Fransızca joujou (oyuncak) sözcüğünden türettiği juju, büyü ve kehanet repertuarına ait bir terimdir. Juju fiziksel temasa dayalı ruhsal bulaşıcı temas ilkesine göre çalışır. Juju mabedi, tipik olarak yerel tanrılara veya ataların ruhlarına tapınma ile ilişkilendirilen bir manevi merkezdir. Bu kutsal alan, sosyal düzenin ve ruhsal dengenin korunmasında merkezi rol oynayan dua, adak ve ritüel mekanı olarak hizmet eder. Ayrıntılar için bkz. Talbot (1967).

[3] İngiltere’nin muhafazakâr başbakanlarından M. Thatcher’ın “ülkemizin büyük olduğu zamanların değerleri” diyerek yücelttiği Viktorya dönemi ahlak değerlerinin ayrıntılı bir tanıtımı için bkz. Himmelfarb (1994).

[4] İgbo kadınlarının yanıtı, basit bir öfke ifadesinden ziyade emperyalizmin doğasına dair Lenin’den (1979: 15) aşina olduğumuz güçlü bir kavrayışa işaret etmektedir: “Demiryollarının inşası basit, doğal, demokratik, kültürel ve uygar bir girişim gibi görünür. Bu, kapitalist köleliğin yüzünü gizlemeleri için beslenen burjuva profesörlerinin ve dar kafalı küçük burjuvaların görüşüdür. Oysa gerçekte, bu girişimleri binlerce aynı noktadan genel olarak üretim araçlarındaki özel mülkiyete bağlayan kapitalist ipler bu demiryolu yapımını, sömürgelerdeki ve yarı sömürgelerdeki bir milyar insan, yani yeryüzünün nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturan bağımlı ülkelerdeki insanlar için ve aynı zamanda ‘uygarlık’ ülkelerindeki kapitalizmin ücretli köleleri için bir baskı aracı haline getirmiştir.”

[5] 1909 tarihli Toplu Cezalandırma Tüzüğü’nün (Collective Punishment Ordinance) 80. maddesine göre, “Vali, soruşturma sonucunda, bir idari memur veya yerel bir otorite tarafından kendilerine verilen herhangi bir yasal emre kasten itaatsizlik ettiklerini veya ihmal ettiklerini ya da yerine getirmeyi reddettiklerini tespit ederse, herhangi bir kabile veya topluluğun üyelerinden oluşan herhangi bir köy veya ilçenin tümüne veya herhangi birine ceza uygulayabilir” (Falola, 2009: 124).

Önceki İçerikAnarşizm ve Oyun İlkesi / Steven Shaviro (Çev. Sümeyye Demir)
Sonraki İçerikDeğersizleştirilmiş Özne / Mark Fisher (Çev. Sümeyye Demir)
Toplum ve Ütopya, ereği sosyal bilimler alanında düşünce ve bilgi üretmek olan kolektif çalışma esaslı bir sosyal bilimler web sitesidir. Sosyal bilimlerin her alanından kuramsal ve ampirik çalışmalara sayfaları açıktır. Epistemolojik ve metodolojik anlamda belirli yaklaşımlarla örülü sınırlamaları yoktur. Sosyal bilimlerin içerisindeki yöntemsel farklılıkları içerisinde barındırır. Sorgulayan, araştıran ve üreten sosyal bilim insanlarının ürettiği nitelikli içerikleri toplumun her kesiminin zihni faydasına sunma kaygısı ve sorumluluğu taşımaktayız. Sosyal bilimler alanına ufak da olsa katkı sağlamak en temel hedeflerimizdendir. Aynı kaygı ve sorumlulukları taşıyan sosyal bilimlerin çeşitli disiplinlerindeki araştırmacılarla ortak bir platformda buluşarak bilgi ve tecrübelerin geniş kitlelere aktarılması için fikri üretimde bulunmaktan onur duyarız. Yazı göndermek ve bilgi almak için e-posta adreslerimiz: iletisim@toplumveutopya.com