2026 yılı Türkiye’sinin sosyo-ekonomik görünümü, asgari ücretin 33.000 TL bandında sabitlenmesine karşın özel psikoterapi seans ücretlerinin 1.500 ile 3.000 TL arasında seyrettiği bir piyasa gerçekliğini ortaya koymaktadır. Bu ekonomik asimetri, ruh sağlığı hizmetlerinin neoliberal piyasa dinamikleri içerisinde temel bir sağlık hakkı olmaktan çıkarak, yüksek gelir grubuna özgü lüks bir tüketim nesnesine dönüştüğünü ve metalaştığını göstermektedir. Bir asgari ücretlinin aylık gelirinin önemli bir kısmını tek bir seansa ayırmasının imkânsızlığı, psikolojik dayanıklılık ve iyileşme süreçlerini doğrudan hane halkı gelirine endekslemekte; böylece ruhsal iyilik hali, bireyden ziyade cüzdanın kapasitesine bağlı, sınıfsal filtrelerle yeniden üretilen bir ayrıcalık alanına hapsolmaktadır. Mevcut tablo, ruh sağlığına erişimin, toplumun geniş kesimleri için sürdürülebilir bir pratik olmaktan çıktığını ve ekonomik sermayenin belirleyiciliği altında derin bir tabakalaşma yarattığını somutlaştırmaktadır.
Bu finansal uçurumun toplumsal maliyeti, bilhassa kitlesel travma dönemlerinde, örneğin 2023 Şubat depremleri sonrasındaki süreçte belirginleşen erişim krizinde izlenebilmektedir. Afet sonrası bölgeye yönelen gönüllü dayanışma ağlarının sunduğu kısa vadeli psikososyal müdahaleler hayati bir işlev görse de travmanın uzun erimli doğası profesyonel ve sürekli bir takibi zorunlu kılmaktadır. Ancak mevcut ekonomik konjonktürde, alt ve orta-alt sınıflar için bu sürekliliğin sağlanması maddi bariyerlere takılmakta; tedavi süreçlerinin kesintiye uğraması, travma deneyiminin sınıfsal bir kader olarak yoksul kesimlerin üzerinde kalıcılaşmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla, iyileşme imkânının alınıp satılabilir bir hizmete dönüşmesi, travmanın toplumsal dağılımını eşitsiz hale getirmekte ve afet sonrası kırılganlığı sosyo-ekonomik statüye göre yeniden biçimlendirmektedir.
Madalyonun diğer yüzünde ise, İstanbul ve Ankara gibi metropollerin soylulaştırılmış mahallelerinde terapi pratiğinin işlevsel boyutunu aşarak sembolik bir anlam kazandığı, farklı bir sosyolojik olgu göze çarpmaktadır. Sosyal medya platformlarında, özellikle Instagram’da #terapideyim etiketi altında dolaşıma giren görsel anlatılar, terapinin yüksek eğitimli ve beyaz yakalı genç profesyoneller arasında bir “özbakım” (self-care) ritüeli ve modern bir yaşam tarzı göstergesi olarak kodlandığını düşündürmektedir. Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramıyla okunabilecek bu durum, terapiye gitmeyi sadece ruhsal bir onarım süreci olmaktan çıkarıp, bireyin entelektüel ve kültürel statüsünü sergilediği performatif bir eyleme dönüştürmektedir. Bu bağlamda, bir yanda hayatta kalma mücadelesi veren kitlelerin “yarım kalmış” iyileşme süreçleri, diğer yanda ise seçkinleşmiş bir farkındalık kültürü eşzamanlı olarak varlığını sürdürmekte; bu ikilik, Türkiye’deki ruh sağlığı alanının hem ekonomik hem de sembolik fay hatlarını keskin bir biçimde gözler önüne sermektedir. Türkiye’de ekonomik eşitsizlik ve bu eşitsizliğin yarattığı alandaki çatışmalar, psikoterapi pratiğinin sosyolojik temellerini anlamak için bir çerçeve sunmaktadır. Bourdieu’nün (2021a) kültürel sermaye kavramından hareketle, psikoterapi hizmetlerine erişim ve bu hizmetlerin toplumsal sınıflar arasında nasıl farklılaştığı meselesi, Türkiye’nin kentsel dönüşüm süreçleri ve neoliberal politikalarla şekillenen sosyo-ekonomik yapısı içinde ele alınmalıdır. Bu çerçevede, terapötik söylemin evrensel bir iyileşme vaadiyle pazarlanması, farklı sosyo-ekonomik konumlardaki bireylerin ruh sağlığı sorunlarının yapısal kökenlerini görünmez kılmakta ve bireyselleştirmektedir.
Türkiye’deki psikoterapi alanının şekillenmesinde, ekonomik sermayenin yanı sıra kültürel sermaye de belirleyici rol oynamaktadır. Özel psikoterapi kliniklerinin büyük çoğunluğunun İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerin orta ve üst sınıf semtlerinde yoğunlaşması, bu hizmetlerin sınıfsal karakterini açıkça ortaya koymaktadır. Bir seans ücretinin asgari ücretin önemli bir kısmını oluşturduğu bir ülkede, psikoterapi hizmetlerine erişim zaten ciddi bir ekonomik engelle karşı karşıyadır. Ancak sorun yalnızca ekonomik erişilebilirlikle sınırlı değildir; terapötik dilin kendisi, eğitimli orta sınıfın kültürel kodlarıyla örülmüştür ve bu da alt sosyo-ekonomik gruplardan gelen danışanların terapötik süreçte anlaşılma ve kabul görme olasılıklarını azaltmaktadır.
Toplumsal cinsiyet, sınıf ve psikoterapi arasındaki kesişimsellik, Türkiye bağlamında özellikle kadınların deneyimleri üzerinden belirginleşmektedir. Feminist sosyolojik yaklaşımlar, kadınların ruh sağlığı sorunlarının bireysel patolojiler olarak değil, patriarkal yapıların ve ekonomik bağımlılığın sonuçları olarak ele alınması gerektiğini vurgular (Ussher, 2010). Türkiye’de kadınların iş gücüne katılım oranının OECD ortalamasının oldukça altında olması ve ekonomik bağımsızlıklarının sınırlı kalması, psikolojik sorunların kökenlerini yapısal eşitsizliklerde aramayı zorunlu kılmaktadır. Ancak ana akım psikoterapi pratiği, kadınların depresyon, kaygı bozuklukları veya travma sonrası stres bozukluğu gibi tanılarla terapiye yönlendirilmesinde, çoğu zaman bu yapısal faktörleri göz ardı etmekte ve sorunu bireysel çözümlere indirgemektedir. Bu durum, Foucault’nun (2020)eleştirdiği normalleştirme pratiklerinin bir örneği olarak değerlendirilebilir.
Kamu ruh sağlığı hizmetlerinin yetersizliği ve özel sektörün bu alandaki hâkimiyeti, Türkiye’de psikoterapi hizmetlerinin metalaşmasını hızlandırmıştır. Harvey’in (2015) neoliberalizm analizinden yola çıkarak, sağlık hizmetlerinin piyasalaşması sürecinin psikoterapi alanını da dönüştürdüğü görülmektedir. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun psikoterapi seanslarını kısıtlı sayıda ve düşük ücretlerle karşılaması, psikoterapistleri özel sektöre yönlendirmekte ve bu da hizmetin sadece ödeme gücü yüksek kesimlere sunulmasına yol açmaktadır. Bu durum, ruh sağlığı hizmetlerinin bir tüketim malı haline gelmesi ve “kendine yatırım” söylemi çerçevesinde yeniden anlamlandırılmasıyla sonuçlanmaktadır (Illouz, 2024). Orta sınıf bireylerin Instagram ve diğer sosyal medya platformlarında terapi deneyimlerini paylaşması ve bunun bir statü göstergesi haline gelmesi, bu metalaşma sürecinin kültürel yansımalarından biridir.
Alandaki çatışmalar, farklı psikoterapi ekolleri arasındaki hegemonik mücadeleler üzerinden de okunabilir. Bourdieu’nün (2021b) akademik alan analizine paralel şekilde, Türkiye’deki psikoterapi alanında da bilimsel meşruiyet, ekonomik kazanç ve sembolik sermaye için rekabet vardır. Bilişsel davranışçı terapi yaklaşımlarının kısa süreli ve ölçülebilir sonuçlar vaat etmesiyle sigortacılık sistemleri ve neoliberal sağlık politikalarıyla uyumlu hale gelmesi, bu yaklaşımın hegemonik konumunu güçlendirmiştir. Öte yandan, psikanalitik ve varoluşçu yaklaşımlar, daha uzun süreli ve derin çalışma gerektirmesi nedeniyle ekonomik olarak daha az erişilebilir kalmakta ve bu da belirli bir kültürel elit tarafından tercih edilen “lüks” bir psikoterapi biçimi olarak konumlanmaktadır. Bu durum, terapötik yaklaşımların bilimsel değerinden ziyade ekonomik ve ideolojik faktörlerle şekillendiğini göstermektedir.
Göç, yerinden edilme ve travma deneyimleri, Türkiye’nin son on yılda yaşadığı toplumsal dönüşümler içinde psikoterapi alanını da etkileyen önemli faktörlerdir. Suriyeli mültecilerin varlığı, iç göç hareketleri ve kentsel dönüşüm projeleriyle yerinden edilen topluluklar, kitlesel travma yaşayan gruplar olarak ruh sağlığı hizmetlerine ihtiyaç duymaktadır. Ancak bu gruplara yönelik psikoterapi hizmetleri son derece sınırlıdır ve çoğunlukla uluslararası yardım örgütlerinin projelerine bağımlı kalmaktadır. Kültürel psikiyatri eleştirisi bu bağlamda önemlidir; Batı merkezli psikoterapi modellerinin evrensel olarak uygulanabilir olduğu varsayımı, farklı kültürel ve sosyo-ekonomik bağlamlardaki acı deneyimlerinin özgünlüğünü görmezden gelmektedir. Türkiye’de psikoterapi eğitiminin büyük ölçüde Batı kaynaklarına dayalı olması ve yerel kültürel bağlamların göz ardı edilmesi, bu sorunu derinleştirmektedir.
Dijital platformların yaygınlaşmasıyla birlikte online psikoterapi hizmetlerinin artışı, erişilebilirlik sorununa kısmi bir çözüm gibi görünse de yeni eşitsizlik biçimlerini de beraberinde getirmektedir. Dijital uçurum, internetin ve teknolojik cihazların kullanımındaki sınıfsal farklılıklar, online terapinin de ayrıcalıklı bir hizmet olmaya devam etmesine neden olmaktadır. Ayrıca, online platformların kişisel verilerin toplanması ve ticarileştirilmesi konusundaki sorunları, terapötik ilişkinin mahremiyeti ve güvenliği açısından ciddi etik sorunlar yaratmaktadır. Zuboff’un(2021)gözetim kapitalizmi kavramı, bu yeni tür dijital psikoterapi hizmetlerinin nasıl veri çıkarma ve kâr maksimizasyonu araçlarına dönüşebileceğini anlamak için yararlı bir çerçeve sunmaktadır.
Akademik psikoloji ve psikiyatri eğitiminin kendisi de sınıfsal ve ideolojik bir filtre işlevi görmektedir. Psikoloji ve psikiyatri eğitimi alan öğrencilerin büyük çoğunluğunun orta ve üst sınıflardan gelmesi, mesleki sosyalizasyon sürecinde belirli bir dünya görüşünün ve sınıfsal habitusun yeniden üretilmesine katkıda bulunmaktadır. Türkiye’deki psikoterapi eğitim programlarının çoğunluğunda toplumsal sınıf, ekonomik eşitsizlik ve yapısal şiddet konularının sistematik olarak ele alınmaması, mezun olan terapistlerin danışanlarının sorunlarını bireyselleştirme eğilimini güçlendirmektedir.
Sonuç olarak, Türkiye’de psikoterapi alanı, ekonomik eşitsizliklerin hem bir yansıması hem de bu eşitsizliklerin yeniden üretildiği bir mecra olarak işlev görmektedir. Eleştirel sosyolojik perspektiften bakıldığında, psikoterapi pratiğinin depolitize edici etkisi, bireylerin yaşadığı psikolojik sıkıntıların toplumsal ve ekonomik kökenlerini görünmez kılmakta ve bireysel sorumluluk üretimi etrafında yeniden çerçevelemektedir. Bu durum, neoliberal özne idealinin inşasına hizmet etmekte ve yapısal değişim taleplerini bireysel uyum stratejilerine dönüştürmektedir. Alandaki çatışmalar, yalnızca farklı teorik yaklaşımlar arasındaki epistemik farklılıklar değil, aynı zamanda ekonomik çıkarlar, sınıfsal ayrıcalıklar ve ideolojik pozisyonlar etrafında şekillenmektedir. Türkiye’de sosyal adaleti merkeze alan, topluluk temelli ve yapısal eşitsizlikleri görünür kılan alternatif psikoterapi modellerinin geliştirilmesi, bu alanda demokratikleşme ve erişilebilirlik için zorunlu görünmektedir. Ancak bu dönüşüm, mevcut güç ilişkilerini ve ekonomik çıkarları tehdit ettiği için dirençle karşılaşmakta ve marjinal konumda kalmaya devam etmektedir.
Kaynakça
Bourdieu, P. (2021a). Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi (D. Fırat & G. Berkkurt, Çev.). Nika Yayınevi.
Bourdieu, P. (2021b). Homo Academicus (Kolektif, Çev.). İstanbul Bilgi Üniversitesi.
Foucault, M. (2020). Deliliğin Tarihi (M. A. Kılıçbay, Çev.). İmge Kitabevi Yayınları.
Harvey, D. (2015). Neoliberalizmin Kısa Tarihi (A. Onacak, Çev.). Sel Yayıncılık.
Illouz, E. (2024). Modern Ruhu Kurtarmak Terapi, Duygular ve Kişisel Gelişim Kültürü (K. Gülen, Çev.). Fol Kitap.
Ussher, J. M. (2010). AreWeMedicalizingWomen’sMisery? A Critical Review of Women’sHigherRates of ReportedDepression. Feminism&Psychology, 20(1), 9-35. https://doi.org/10.1177/0959353509350213
Zuboff, S. (2021). Gözetleme Kapitalizmi Çağı. Okuyan Us Yayın.




