Skip to main contentSkip to footer
Kitap İnceleme/EleştiriPsikolojiSosyoloji

Elazığ’da Bir Toplumsal Psikiyatri Pratiği: Mutemet | Ali Eren Demir

Türkiye’de akıl hastalığına yönelik kurumsal hafıza, büyük ölçüde İstanbul merkezli yazılmıştır. Bakırköy’ün gölgesi o kadar uzundur ki, Anadolu’da neler olup bittiği çoğunlukla görünmez kalır; taşra kurumları, başkentin büyük anlatıları içinde silinip gider. Elazığ bu görünmezliğin tam ortasında duran bir istisnadır. Bu istisnayı yaratan adam ise 1951’de bir valiz ve tıp çantasıyla kente adım atan Mutemit Yazıcı’dır. Onun hikâyesi, bir başhekimin biyografisinden ibaret değildir; delilik, mekân, onur ve toplumsallık üzerine kurulu çok katmanlı bir meseledir.

Psikiyatrik kurumun modern tarihini anlamak için, onun öncelikle bir tecrit aygıtı olarak doğduğunu hatırlamak gerekir. Michel Foucault’nun Deliliğin Tarihi’nde ortaya koyduğu çerçevede akıl hastanesi, yalnızca tedavi mekânı değil aynı zamanda toplumsal bir sınır çizgisinin somutlaştığı yerdir; kimlerin “akıllı”, kimlerin “deli” sayılacağına dair iktidar ilişkilerinin mekânsal karşılığıdır. Bu çerçeve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan kurumsal mimaride de kendini gösterir. Erken Cumhuriyet dönemi modernleşme projesinin tıp alanındaki yatırımları, akıl sağlığını büyük ölçüde dışarıda bırakmıştır. Bakırköy merkezli bir sistem, İstanbul dışını adeta boş bir coğrafya olarak bırakmış; akıl hastası için kamusal kurumun olmadığı yerde aile, cemaat ya da sessiz inkâr devreye girmiştir.

Mutemit Yazıcı 1909’da İstanbul’un Fatih semtinde, köklü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Bu biyografik satır başları, onun sonraki pratiğini tek başına açıklamaz; ama bir arka plan sunar. Başkentin eğitimli bir çocuğu olarak aldığı modern tıp eğitimi, onu Anadolu’nun ucuna taşıdığında bambaşka bir dünyayla yüzleştirdi. O yüzleşme, insanı dönüştüren türdendi.

1936-1938 yılları arasında Tunceli’nin Pülümür ilçesinde hükümet tabibi olarak görev yaptı. Yazıcı bu zorlu coğrafyada devletin üniformalı yüzü olarak değil, sivil halka dönük şefkatli bir el olarak konumlandırdı kendisini. Yöre halkıyla kurduğu derin bağ, mesleki sınırların çok ötesine geçen bir güven ilişkisine dönüştü. O güven öylesine içten ve kalıcıydı ki, adına şiirler yazıldı. Bir hekimin şiire konu edilmesi, sıradan mesleki başarıyla açıklanamaz; bu, bir insanın başka insanların gündelik acısına gerçekten ortak olmasının yarattığı derin ize işaret eder.

Pülümür, Yazıcı’yı anlamak için zorunlu bir duraktır. Çünkü orada şekillenen duruş, Elazığ’da inşa edeceği her şeyin ruhunu taşır. İnsanı merkeze almanın, koşullar ne olursa olsun, mümkün olduğunu bizzat yaşayarak öğrenen biri, yıllar sonra bir akıl hastanesini de aynı ilkeyle dönüştürecekti. Pülümür bir okul gibidir onun için; orada öğrenilen şey ise hekimliğin salt teknik bir mesele olmadığıdır.

1951’de dönemin Sağlık Bakanı Dr. Ekrem Hayri Üstündağ’ın bizzat evine gelerek yaptığı davet üzerine Elazığ Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne başhekim olarak atandı. Karşısında bulduğu şey, eskiden Amerikan misyonerlerine ait olan 50 yataklı, kısıtlı imkânlarla işleyen küçük bir kurumdu. Misyoner mirasının fiziksel mekânda iz bırakması ilginç bir çakışmadır; birbirinden farklı “kurtarma” söylemlerinin kesiştiği bu mekân, Yazıcı’nın elinde bambaşka bir anlam kazanacaktı.

Dönüşümün ilk ve en somut aracı, iş terapisiydi. Hastaların bizzat ürettiği tuğlalarla yeni binalar inşa etti; bu, kaynak kıtlığını aşmak için bulunan pragmatik bir çözüm olmakla birlikte aynı zamanda derin bir sembolik anlam taşıyordu. Hasta artık kurumun nesnesi değil, kurumun üreticisiydi. Kapasite zamanla 1000 yatağa ulaştı; Elazığ, Doğu Anadolu’nun en büyük sağlık komplekslerinden birine ev sahipliği yapar hale geldi. Bu büyüme yalnızca mimari bir başarı değil, kurumsal psikiyatri anlayışının sessiz sedasız yeniden tanımlanmasıydı.

Asıl radikal hamle ise hastayı kurumun içinde tutmak değil dışarı çıkarmaktı. Yazıcı, hastalarına gri entariler giydirdi. Bu renk tercihi bilinçliydi: ne hastane beyazı ne de başka bir damgalayıcı işaret. Tarafsız, görünmez, olağan bir görünüm. Ardından kapıyı açtı; şehir merkezinde, çarşıda, kahvehane önlerinde dolaşmalarına izin verdi. Erving Goffman’ın damgalama üzerine geliştirdiği çerçevede bu hareketin ne denli sıra dışı olduğu anlaşılır. Damgalama görünürlük üzerinden işler; “deli” olan görünür kılınır, ayrıştırılır, mekânsal olarak sınırlandırılır. Yazıcı bunu tersine çevirdi; görünürlüğü ortadan kaldırarak değil, görünürlüğü normalleştirerek.

Psikiyatrik kurumun toplumsal işlevi, tarihsel olarak dışarıdaki dünyayı içeridekilerin varlığından korumak üzerine kurulmuştu. Yazıcı bu mantığı tersine çevirdi. Hastalar artık kapatılmış ve tehlikeli ötekiler değil, şehrin sıradan görüntüsünün bir parçasıydı. Bu tersine çevirmenin toplumsal sonuçları küçük değildi: Elazığ halkı, zamanla akıl hastası komşularıyla gündelik bir arada yaşamayı öğrendi. Korku tamamen ortadan kalktı mı? Muhtemelen hayır. Ama aşinalık korkuyu törpüler; sosyal mesafeyi azaltır. Robert Castel’in psikiyatrik kurumun dışlama işlevine dair çözümlemeleriyle karşılaştırıldığında, Yazıcı’nın pratiğinin ne kadar erken ve ne kadar özgün bir toplumsal psikiyatri denemesi olduğu daha net görünür.

1953’te kısa bir süre için Elazığ Belediye Başkan Vekilliği görevini üstlendi. Bu, pek çok anlatıda geçici bir idari ayrıntı olarak geçiştirilir. Oysa Yazıcı bu görevi, iş terapisi vizyonunu kentsel bir ölçeğe taşımak için kullandı. Hastaları şehrin altyapı çalışmalarında seferber etti; Elazığ’ın birçok caddesi, bu insanların elleriyle parke taşlarıyla döşendi. Kentin fiziksel dokusuna, toplumun “tehlikeli öteki” olarak nitelendirdiği insanların emeği kazındı. Daha güçlü bir tersine çevirme düşünmek güçtür. Kaldırım taşları hâlâ duruyorsa, onların altında bir onur tarihinin izleri de duruyor demektir.

Henri Lefebvre’nin mekân üzerine geliştirdiği kuramsal çerçevede mekân, yalnızca fiziksel bir zemin değil, toplumsal ilişkilerin hem ürünü hem üreticisidir. Elazığ’ın o caddeleri bu anlamda son derece katmanlı bir mekânsal anlam taşır: devlet eliyle kurulan bir akıl hastanesinin hastaları, belediye başkan vekilliği görevini de üstlenen bir hekimin yönlendirmesiyle kentin fiziksel altyapısını inşa etmiştir. Bu üçlü eklemlenme, mekânın nasıl siyasi, tıbbi ve toplumsal pratiklerin kesişim noktasına dönüştüğünü gösterir.

Yazıcı’nın kişiliği etrafında zamanla şehir efsaneleri oluştu. Bu efsanelerin en meşhuru, hastaneden kaçan 400’ü aşkın hastayı bir düdükle şehirde “trencilik” oynayarak geri getirdiği hikâyesidir. Yazıcı’nın kendisi bu hikâyeyi gülerek yalanlamıştır: “Tamamen palavra! Ben manyak mıyım? Hasta hastaneden kaçabilir mi?” Hikâye yaşamaya devam etti; hatta yakın çevresindeki meslektaşlarının dahi bu anlatıya inandığı aktarılır.

Şehir efsaneleri rastgele üretilmez. Bir topluluk bir kişiye dair efsane icat ettiğinde, aslında kendi ihtiyaçlarını ve özlemlerini o kişinin üzerine yansıtır. Jan Harold Brunvand’ın kentsel efsane çalışmalarında ortaya koyduğu gibi, bu tür anlatılar gerçeklikle olan mesafelerinden bağımsız olarak toplulukların değer sistemini ve kaygılarını kodlar. Yazıcı’nın trencilik hikâyesi, krizin içinde bile soğukkanlılığını ve zekâsını koruyan bir figüre duyulan özlemi taşır. Eleştirel tıp sosyolojisi bu tür anlatıları, kuruma değil kişiye duyulan güvenin sembolik ifadesi olarak okur. Elazığlılar sisteme değil Mutemit Yazıcı’ya güveniyordu; sistem değişebilir, yöneticiler gelip geçer, ama o vardı.

Yazıcı’nın Elazığ sokaklarındaki görünürlüğü de bu bağlamda anlam kazanır. Önünden geçerken kalabalığın ikiye ayrıldığı anlatılır hem saygıdan hem de biraz çekingen bir hayranlıktan kaynaklanan bu sessiz selam, kentsel hafızanın karakterlere biçtiği yerlerden birini gösterir. O artık kurumun başhekimi değil, kentin simgelerinden biriydi. Max Weber’in otorite tipolojisinde karizmatik otorite, geleneksel ve yasal-rasyonel otoriteden farklı olarak doğrudan kişisel bağa dayanır; Yazıcı’nın Elazığ’daki konumu bu tanıma şaşırtıcı biçimde uygundur. Kurumsal otorite ile kişisel karizmanın bu iç içe geçişi, toplumsal dönüşümü mümkün kılan koşullardan birini oluşturur.

Hekimliğini hiçbir zaman ticari bir faaliyet olarak görmeyen Yazıcı, ödeme gücü olmayan hastalardan hiç ücret talep etmedi; gerektiğinde ilaçlarını kendi cebinden karşıladı. Bu tutum, salt bireysel bir erdem değil, dönemin tıp pratikleri içinde sınıfsal bir konumlanıştır da. Türkiye’de 1950’lerin tıbbi ekonomisi düşünüldüğünde, ücretsiz hizmet sağlamak ve ilaç masraflarını kendi üstlenmek ciddi bir ekonomik fedakârlık anlamına geliyordu. Bu fedakârlık, Yazıcı’yı ideal hekim figürüne dönüştürürken aynı zamanda etrafındaki toplumsal ilişkinin niteliğini de belirledi: bu ilişki piyasa mantığının değil, karşılıklılık ve güven normlarının yönettiği bir ilişkiydi.

Yazıcı’nın pratiğini salt bireysel bir başarı olarak okumak, onu çerçeveleyen toplumsal bağlamı gözden kaçırmak demektir. 1950’lerin Türkiye’si, DP iktidarıyla birlikte köklü bir toplumsal dönüşümün içinden geçiyordu; kentleşme hızlanıyor, taşra ile merkez arasındaki gerilimler yeniden biçimleniyordu. Bu konjonktürde Elazığ gibi bir kentte akıl sağlığı kurumunun dönüştürülmesi, yalnızca tıbbi bir mesele değildi; yerel toplumun kendi içindeki sınır çizgilerini, “normal” ile “anormal” arasındaki ayrımı yeniden müzakere etmesinin de zemini oldu. Yazıcı bu zemini bilinçli bir sosyal mühendislik projesiyle değil, tutarlı ve ısrarcı bir insani pratikle hazırladı.

Türkiye’de psikiyatri tarihinin yazımı hâlâ büyük ölçüde İstanbul odaklı ve kurumsal belgeler üzerinden şekillenmektedir. Elazığ gibi taşra deneyimleri bu yazımın kenarlarında kalır. Oysa taşranın deneyimi hem kurumsal psikiyatri tarihi hem de toplumsal dönüşüm süreçleri açısından son derece verimli bir alan sunar. Mutemit Yazıcı’nın pratiği, merkezin dışında, kısıtlı kaynaklarla ve kimi zaman resmi söylemle gerilim içinde nasıl bir şifa mimarisinin inşa edilebildiğini göstermektedir. Bu, yalnızca geçmişe ait bir ders değil; psikiyatrik kurumun bugünkü dönüşüm tartışmaları için de canlı bir referans noktasıdır.

Elazığlılar onu “başhekim” olarak değil “Mutemit Abi” olarak hatırlar. Bu küçük fark, her şeyi anlatır. Kurumsal unvan hiyerarşiyi çağrıştırır; “abi” ise yakınlığı, akrabalığı, karşılıklı sorumluluğu. Bir hekimin bu geçişi yapabilmesi, yani kurumsal otoriteden toplumsal bağa evrilebilmesi, rastlantısal değildir. Bu, uzun yıllar boyunca tutarlı biçimde sürdürülen bir pratiğin, insan onurunu merkeze alan bir duruşun ve kendi çıkarından çok başkasının iyiliğini gözeten bir yaşamın birikimli sonucudur.

Abidin Çevik’le kaleme aldığımız Mutemet adlı kitabı (Nika Yayınları), Yazıcı’nın bu hayatını titiz ve çok katmanlı bir biçimde kayıt altına almaya çalıştık. Sözlü tarih, arşiv belgeleri ve yerel hafızanın bir arada işlendiği bu çalışma, Türkiye psikiyatri tarihinin görünmez kalmış bir sayfasını aydınlatmaktadır. Yazıcı’yı efsaneleştirme tuzağına düşmeksizin onun pratiğinin somut boyutlarını ve toplumsal etkilerini belgelemeye çalıştık. Bu tür yerel biyografi çalışmaları, büyük anlatıların gölgesinde kalan deneyimleri gün yüzüne çıkarmak açısından son derece değerli olduğu farkındalığıyla ve Türk sosyal tarihi yazımındaki önemli bir boşluğu doldurmaya çalıştık.

Etiketler : Abidin Çevik, Ali Eren Demir, Mutemet, Mutemit Yazıcı

Yazarın Diğer Yazıları

Kategoriler
Herhangi bir sonuç bulunamadı.