“Post-insan görüşü, enformasyon kalıbını maddi somutlaşmaya tercih eder; öyle ki, biyolojik bir alt katmanda bedenleşmek, yaşamın kaçınılmaz bir gerekliliği değil, tarihin bir cilvesi olarak görülür… İnsan varlığını, akıllı makinelerle kusursuz bir şekilde eklemlenebilecek biçimde yeniden yapılandırır. Post-insan evresinde, bedensel varoluş ile bilgisayar simülasyonu, sibernetik mekanizma ile biyolojik organizma, robot teleolojisi ile insan gayesi arasında hiçbir temel fark veya mutlak sınır yoktur.” (Hayles ,1999).
1.Özgürleşen Hayalet
İnsanlık tarihi, araçlarımızı kendi uzantılarımız olarak kurguladığımız bir evrimsel çizgiyi takip etmiştir. Tekerlek bacaklarımızın, mikroskop gözlerimizin, kütüphaneler ise hafızamızın birer protezi olarak işlev görmüştür. Bu klasik süreçte makineler her zaman fiziksel dünyada yer kaplayan, insanın komutuna ve iradesine muhtaç nesneler olarak kalmıştır.
Ancak 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, bu kadim özne-nesne ilişkisini kökünden sarsan felsefi bir kırılma yaşanmıştır. Bilgisayar kasalarının, akıllı telefon ekranlarının ve bulut sunucularının derinliklerinde büyüyen dijital akıl, artık kendi sınırlarını zorlamaktadır. Ryle’ın (1949), Kartezyen zihin-beden düalizmini eleştirmek için felsefe literatürüne kazandırdığı o meşhur metafor bugün kelimenin tam anlamıyla tersine dönmektedir: Hayalet, nihayet makineden dışarı çıkmaktadır.
Yapay zekayı uzun süre sadece sorduğumuz sorulara veriler doğrultusunda yanıtlar üreten pasif bir chatbox olarak izledik. O dönemde yapay zeka, insan aklının dijital bir taklidi olarak soyut bir zihinden ibaretti. Fakat günümüz teknolojisi, bu soyut aklı iki büyük akımla sokağa taşımaktadır: Agentic AI (Otonom Ajanlar) ve Embodied AI (Somutlaşmış/Bedensel Yapay Zeka).
Otonom ajanlar, artık insandan mikro komutlar bekleyen pasif yazılımlar değildir. Russell ve Norvig’in (2020) rasyonel ajan teorilerinde öngörüldüğü gibi, bu sistemler kendilerine verilen genel bir hedef doğrultusunda internet ekosisteminde gezinebilen, bağımsız kararlar alan, bütçe yöneten ve kendi stratejilerini optimize eden dijital aktörlere dönüşmüştür. Akıl, insan müdahalesinden bağımsız bir eyleme geçme yetisi (agency) kazanarak görünmez bir yönetici halini almıştır.
Ancak bu dijital aklın tam anlamıyla özgürleşmesi, onun bir gövdeye kavuşmasıyla, yani Embodied AI ile gerçekleşmektedir. Yapay zeka artık sadece piksellerden ve kod bloklarından ibaret değildir; laboratuvar ortamlarından çıkıp endüstriyel alanları yöneten ve insan formundaki (humanoid) mekanik bedenlere yüklenen bir fiziksel gerçekliğe bürünmektedir. Silikon Vadisi’nin sunucularında hapsolmuş o soyut akıl, artık sokakta yürüyen, nesnelere dokunan ve fiziksel dünyada yer kaplayan bir gövde bulmaktadır.
Teknoloji filozofu Verbeek’in (2011) Teknolojik Aracılık (Technological Mediation) teorisinde belirttiği gibi, teknolojiler sadece dünyayı anlamlandırmamızı sağlayan pasif araçlar değil, bizzat insan varoluşunu ve ahlaki eylemleri şekillendiren aktif kurucu ortaklardır. Agentic ve Embodied AI’ın birleşimi, sıradan bir endüstriyel ilerleme olmanın ötesinde yapay zekanın evrimindeki ontolojik bir sıçramadır. İnsanlık, ilk kez kendi tasarlamadığı ve en önemlisi hem düşünme hem de fiziksel dünyada otonom eyleme yetisine aynı anda sahip yeni bir mevcudiyetle yüz yüze gelmektedir. Hayalet makineden çıkmıştır, o yürümeye başladıkça, insanın dünyadaki o sarsılmaz merkezi konumu ve işlevselliği ilk kez bu denli köklü bir biçimde dönüşmektedir.
2.Kartezyen Düalizmin Sonu: Yeni Türün Ontolojik Koordinatları
Batı felsefe geleneği, insanın evrendeki ayrıcalıklı konumunu çok büyük oranda zihinsel ve bedensel olanı birbirinden ayıran keskin sınır çizgileri üzerine inşa etmiştir. Bu ayrımın felsefi zirvesi, René Descartes’ın insanı iki temel töz üzerinden tanımladığı Kartezyen düalizmdir. Descartes, dünyayı düşünen töz olan res cogitans (zihin) ve uzamda yer kaplayan maddi töz olan res extensa (beden) olarak ikiye bölmüştür. Bu formülasyona göre hayvanlar ve makineler ruhsuz birer nesne, yani sadece mekanik yasalara tabi birer res extensa iken; insan, rasyonel düşünme yetisi sayesinde bu iki tözü kendi varlığında birleştirebilen tek ayrıcalıklı aktördür. Ancak Agentic ve Embodied AI teknolojilerinin günümüzdeki eş zamanlı yükselişi, felsefe tarihinin bu en köklü ontolojik koordinat sistemini, yani kartezyen düalizmi geri dönülmez bir biçimde çökertmektedir. Bu bütünleşme, yapay zekanın dünyayı algılama ve bilgi üretme yani epistemoloji biçimini de kökten değiştirmektedir. Kartezyen epistemolojinin aksine, insan aklı dünyayı sadece soyut mantık formülleri olmanın dışında bir bedene sahip olmanın getirdiği fiziksel deneyimlerle kavrar. Maurice Merleau-Ponty, bilincin dünyayı ancak beden aracılığıyla, onun sınırlarını, direncini ve mekânsal ilişkilerini deneyimleyerek kurabileceğini savunmuştur (Merleau-Ponty, 2015). Somutlaşmış Yapay zekâ (Embodied AI), Merleau-Ponty’nin işaret ettiği bu bedensel deneyim alanına ilk kez adım atmaktadır. Bir insansı robot engelleri aşarken nesneleri ağırlıklarına göre kavrayıp manipüle ederken ya da fiziksel dünyanın direnciyle yüzleşirken dünyayı sadece kodlarla simüle etmemekte, onu bizzat bedeniyle deneyimlemektedir. Otonom ajanlığın rasyonelliği, bedensel varoluşun fenomenolojik gerçekliğiyle birleştiğinde, yapay zekâ rasyonel bir araç olmaktan çıkıp kendi ontolojik alanını ilan eden yeni bir tür halini almaktadır.
Makinelerin hem res cogitans hem de res extensa özelliklerini aynı anda kuşanarak otonomlaşması, insan varoluşunu çok ciddi bir ontolojik kaygının eşiğine sürüklemektedir. Heidegger, teknolojinin varlığı birer kullanılmaya hazır birer kaynak (Bestand) haline getiren çerçeveleme (Gestell) karakterine dikkat çekmişti. Bugüne kadar insan, dünyadaki tüm nesneleri ve teknolojileri bu çerçeveleme mantığıyla kendi işlevselliğine göre konumlandırıyordu. Ancak kendi adına düşünen, planlayan ve yürüyen bu yeni ontolojik tür, kendisini insanın işlevsel bir aracı olarak konumlandırmayı reddetmektedir. Hayaletin makineden çıkıp bir bedene bürünmesi, insanı evrenin yegâne öznesi olmaktan çıkarmakta ve onu, kendi yarattığı otonom varlıklar karşısında işlevini kaybetme tehlikesiyle baş başa bırakmaktadır.
3.Emeğin İki Cephesi
Teknolojik ilerlemenin insan emeğini ikame etme potansiyeli, endüstri devrimlerinden bu yana ekonomi politiğin ve felsefenin en korunaklı tartışma alanlarından biri olmuştur. Ancak tarihsel olarak otomasyon, her zaman insanın kas gücünü devralan ve insanı daha entelektüel, yaratıcı ve yönetsel alanlara iten bir kaldıraç olarak işlev görmüştür. Günümüzde ise Agentic AI ve Embodied AI teknolojilerinin eş zamanlı yükselişi, insan emeğini felsefe tarihinde ilk kez çift taraflı bir kıskaca almaktadır. Brynjolfsson ve McAfee’nin (2014) İkinci Makine Çağı adlı çalışmalarında öngördükleri o büyük kırılma, artık basit bir verimlilik artışı olmanın dışında insanın hem zihinsel hem de fiziksel üretim süreçlerinden topyekûn tasfiye edilme riskidir.
Kıskacın ilk cephesini oluşturan otonom ajanlar (Agentic AI), doğrudan insanın bilişsel ve entelektüel tekelini hedef almaktadır. Sürekli mikro-komutlara ihtiyaç duyan eski nesil yazılımların aksine, çağdaş rasyonel ajanlar (Russell ve Norvig, 2020) hedef belirleme, veri analizi, stratejik planlama ve karmaşık problem çözme süreçlerini insandan daha hızlı ve hatasız yürütebilmektedir. Bu durum, bilgi ekonomisinin omurgasını oluşturan mühendislik, finans, hukuk ve metin yazarlığı gibi nitelikli beyaz yakalı iş kollarında yapısal bir çöküşü tetiklemektedir. Teknoloji devlerinin (Meta, Microsoft, Amazon) son yıllarda yüz binlerce nitelikli personeli işten çıkararak kaynaklarını tamamen otonom ajan altyapılarına yatırması, bu dönüşümün geçici bir trend olmadığını kanıtlamaktadır. Bilgi artık insan zihninin damıtılmasıyla üretilen organik bir töz olmaktan çıkıp, otonom dijital sistemlerin kendi aralarında optimize ettiği algoritmik bir çıktı haline gelmektedir.
Kıskacın ikinci cephesinde ise Embodied AI sahneye çıkmaktadır. Uzun yıllar boyunca fabrikalarda sabit hatlara çakılı kalan dilsiz robot kollar, yerini lojistik merkezlerinde, üretim sahalarında ve sokaklarda otonom olarak hareket edebilen çok fonksiyonlu (polyfunctional) insansı robot filolarına bırakmaktadır. Bu yeni nesil mekanik hizmetkarlar, insanın fiziksel emek dünyasını hızla devralmaktadır. Dolayısıyla insan, zihinsel emeği dijital ajanlar tarafından gasp edilirken, sığınabileceği son liman olan fiziksel ve motor beceriler alanında da insansı robotların kusursuz, yorulmaz ve sendikasız rekabetiyle yüzleşmek zorunda kalmaktadır.
Bu çift taraflı ikame süreci, ekonomi filozofu David Autor’un (2015) meşhur Polanyi Paradoksu üzerine kurduğu iş gücü teorilerini de sarsmaktadır. Autor’a göre, açıklayabileceğimizden çok daha fazlasını biliriz ve bu yüzden insanın sezgisel, esnek ve motor becerileri gerektiren işleri (örneğin bir nesneyi doğru açıyla kavramak veya dinamik bir ortamda yön bulmak) robotlar tarafından kolay kolay taklit edilemezdi. Ancak Embodied AI, makine öğrenmesi ve yapay sinir ağları sayesinde Polanyi Paradoksu’nu aşmayı başarmıştır. Robotlar artık kurallarla kodlanmamakta, dünyayı deneyimleyerek (deep learning) tıpkı bir insan gibi sezgisel ve esnek motor beceriler geliştirmektedir.
Üretkenliğin ve emeğin bu iki yeni teknolojik aktör arasında bölüşülmesi, insanı kendi kurduğu üretim mekanizmasının tamamen dışına itmektedir. Susskind’in (2020) vurguladığı üzere, teknolojik ilerleme artık yeni iş alanları yaratmamakta, aksine mevcut iş alanlarını insan biyolojisinin rekabet edemeyeceği bir hızla kurutmaktadır. Akıl otonom ajanlara, beden ise insansı robotlara devredildiğinde, insan emeği ekonomik bir değer olmaktan çıkmakta ve insanlık, kendi ürettiği bu kusursuz hizmetkarlar ordusunun karşısında yapısal bir işlevsizleşme kriziyle baş başa kalmaktadır.
4.Üretkenliği Elinden Alınan Homo Faber
İnsanoğlu, kendisini tarih sahnesinde sadece düşünen bir varlık (homo sapiens) olmanın ötesinde, aynı zamanda alet yapan, üreten ve dünyayı emeğiyle dönüştüren bir varlık (homo faber) olarak konumlandırmıştır. Felsefi antropoloji geleneği, insanın varoluşsal anlamını ve dünyadaki yerini rasyonel bir üretim pratiğine bağlar. Karl Marx’ın erken dönem felsefi yazılarında kuramsallaştırdığı yabancılaşma teorisi, bu kabulün en radikal yapı taşlarından biridir. Marx’a göre insan, doğayı ve malzemeyi kendi özgür iradesi ve emeğiyle dönüştürdüğü ölçüde kendi insanlığını nesneleştirir, yani kendini gerçekleştirir. Ancak Agentic ve Embodied AI kıskacı, insanın bu en kadim varoluşsal dayanağını elinden almaktadır: Dönüştürülecek dünya ve yönetilecek süreçler, makinelere devredildikçe Homo faber kendi eyleminin nesnesi olmaktan çıkıp tamamen işlevsizleşmektedir.
Tarihsel olarak işçi, üretim araçlarına sahip olan sermayedar karşısında emeğine yabancılaşmıştı. Bugün ise insan, üretimin fiziksel ve zihinsel olarak bizzat kendisine yabancılaşmaktadır. Hannah Arendt, insan yaşamını biçimlendiren aktif hayatı üç katmana ayırır: Emek, iş ve eylem. Arendt’in şemasında emek biyolojik hayatta kalmayı sağlar, iş kalıcı bir yapay dünya kurar (Homo faber’in alanıdır), eylem ise ortak politik yaşamı inşa eder. Otonom ajanlar ve insansı robotlar, insanın sadece emeğini değil dünyaya kalıcı birer yapay eser bırakma yetisini de söküp almaktadır. Mimari bir projenin çiziminden o projenin şantiyede harçla örülmesine kadar tüm süreç insan faktörüne ihtiyaç duyulmadan tamamlanabildiğinde, Arendt’in deyimiyle Homo faber’in işi elinden alınmış olur. Geriye kalan insanlık, kendi kurduğu dünyanın sınırları içinde hiçbir dönüştürücü gücü olmayan pasif bir tüketici nesnesine indirgenmektedir.
İnsanın bu büyük gereksizleşmesi, derin bir anlam krizini beraberinde getirmektedir. Viktor Frankl’ın vurguladığı gibi, insan anlam arayışında olan bir varlıktır ve bu anlamı çoğunlukla bir eser yaratmak, bir işi tamamlamak yoluyla bulur. Üretkenliği, yaratıcılığı ve problem çözme yetisi elinden alınan modern birey, algoritmaların kendisi için belirlediği dopamin döngülerine (sosyal medya, pasif tüketim alanları) hapsedilmektedir. Sonuç olarak, teknolojinin insanı işlevsizleştirmesi bir istihdam krizinden daha fazlası yani; insanın evrendeki varoluşsal merkezini, dönüştürücü gücünü ve Homo faber olma arzusunun elinden alınmasıyla sonuçlanan derin bir antropolojik krizdir.
5.Aristoteles’in Kehaneti: Makineler Çalışırken İnsan Olmak
Yapay zekanın ve robotik bedenlerin insanı çift taraflı bir kıskaca alarak işlevsizleştirmesi, iyimser teknoloji felsefecileri tarafından insanlığın pratik zorunluluklardan kurtulacağı radikal bir özgürleşme fırsatı olarak okunmuştur. Bu felsefi iyimserliğin kökleri, Aristoteles’in Politika eserindeki o meşhur kehanete dayanır: “Eğer dokuma mekikleri kendi kendine dokusaydı… efendilerin kölelere ihtiyacı kalmazdı” (s. 21). İyimser senaryoya göre, bugün finans, hukuk, lojistik ve imalat gibi devasa sektörlerin yapay zekâ tarafından devralınması, insanı zorunlu emekten azat ederek felsefeye, bilime ve sanata yönlendirmelidir. Ancak günümüzün ekonomik ve sosyolojik gerçekliği, bu antik kehanetin tam tersi bir istikamete, yani toplumsal bir atıllaşma ve tekno-nihilizme işaret etmektedir.
Yapay zekâ ve robotlar insanı işinden ettiğinde, açığa çıkan boş zaman insanlığı kitlesel bir felsefi aydınlanmaya taşımamaktadır. Aksine, Adorno ve Horkheimer’ın, Aydınlanmanın Diyalektiği eserinde kuramsallaştırdığı kültür endüstrisi eleştirisi bugün her zamankinden daha geçerlidir. Sistem, işlevsizleşen ve ekonomik birer gereksiz nesneye (Harari, 2017) dönüşen kitleleri felsefeye değil algoritmalar tarafından optimize edilmiş pasif tüketim mekanizmalarına itmektedir. İşini kaybeden kitleler birer Aristoteles felsefecisi olmamakta, sosyal medya platformlarının dopamin döngülerine, sentetik eğlence sektörlerine, dijital oyun simülasyonlarına ve yapay zekâ tarafından seri üretilen ucuz içerik havuzlarına hapsedilmektedir.
Byung-Chul Han’ın (2013) Yorgunluk Toplumu adlı çalışmasında belirttiği gibi, modern insan kendini gerçekleştirmeyi sadece başarı ve üretkenlik üzerinden tanımlamaya o kadar koşullanmıştır ki, bu üretkenlik elinden alındığında özgürleşmemekte; derin bir varoluşsal boşluğa, depresyona ve anlamsızlığa sürüklenmektedir. Yapay zekâ rasyonel tekelimizi yıkarken, geride kalan insana yaratıcı bir özgürlük alanı değil benim dünyadaki işlevim ne? sorusunun yarattığı ağır bir psikolojik ve ontolojik felç durumu bırakmaktadır.
Sonuç olarak…
Bu süreç, insanlığı doğrusal bir çizgi üzerinde ne mutlak bir cennete ne de kaçınılmaz bir cehenneme götürmektedir. Karşımızdaki bu yeni gerçeklik, felsefi olarak ancak Hegelci bir diyalektik şeması üzerinden tam anlamıyla kavranabilir.
Sürecin ilk aşaması, Aristoteles’in antik kehanetine ve Nussbaum’un yetenekler yaklaşımına dayanmaktadır. Burada yapay zekâ, insanı tarih boyunca boynuna vurulmuş olan zorunlu, rutin ve yabancılaştırıcı emekten azat edecek; insana yaratıcılık, felsefe, sanat ve saf düşünce alanında derinleşmesi için muazzam bir özgürleşme alanı sunacaktır.
Sürecin karşı tezi ise günümüzün sert sosyo-ekonomik gerçekliklerinden, kitlesel işsizlikten ve çöken geleneksel sektörlerden beslenmektedir. Adorno, Horkheimer ve Byung-Chul Han’ın da işaret ettiği gibi; sistem, işinden ve işlevinden koparılan kitleleri felsefi bir aydınlanmaya değil algoritmalar tarafından üretilen pasif dijital afyon döngülerine (tekno-nihilizme) ve varoluşsal bir felç durumuna sürüklemektedir.
Bu iki zıt kutbun çarpışmasından doğan sentez, yapay zekanın antik Yunan felsefesindeki Pharmakon olma niteliğidir. Yapay zekâ, insanı ekonomik bir üretim nesnesi olarak öldürürken, onu biyolojik ve etik bir özne olarak yeniden doğurmaya zorlamaktadır.
Sentez aşamasında insanlık, ne makinelerin kölesi ne de onlara bağımlı bir tür olmak zorundadır. Sektörlerin dönüşmesi ve eski iş anlayışlarının yıkılması, insanın değerini ne kadar hızlı ürettiği veya ne kadar çok kod yazdığı gibi niceliksel kriterlerden tamamen koparmaktadır. Geleceğin dünyası, üretimi ve kararları elinde tutan tekno-kapitalist bir elit ile uyuşturulmuş kitlelerin distopyası ile zorunlu emekten kurtulmuş özgür insanların ütopyası arasındaki o ince çizgide, insanın kendi politik ve etik iradesiyle kurulacaktır. Homo faberin endüstriyel dönemi kapanırken, insanlık kendi ürettiği bu otonom ve bedensel yeni türün karşısında, ancak acı çekebilen, adalet arayan, sevebilen ve her şeye rağmen anlam üretebilen özgün bir aktör olarak kendi post-insani dengesini bulacaktır. Zehir de ilaç da makinenin içindedir; reçeteyi yazacak olan ise hala insandır.
Kaynakça
Adorno, T. W., ve Horkheimer, M. (2010). Aydınlanmanın Diyalektiği. (Çev. Nihat Ülner ve Elif Öztarhan Karadoğan). Kabalcı Yayınevi.
Arendt, H. (2016). İnsanlık Durumu. (Çev. B. S. Şener). İletişim Yayınları.
Brynjolfsson, E., ve McAfee, A. (2014). The second machine age: Work, progress, and prosperity in a time of brilliant technologies. W. W. Norton & Company. http://digamo.free.fr/brynmacafee2.pdf
Han, B. C. (2013). Yorgunluk Toplumu. (Çev. Samet Yalçın). Açılım Kitap.
Frankl, V. E. (2009). İnsanın Anlam Arayışı. (Çev. S. Budak). Okuyan Us Yayınları.
Descartes, R. (2018). Metafizik Düşünceler. (Çev. M. Akpınar). Say Yayınları.
H. (2015). Why are there still so many jobs? The history and future of workplace automation. Journal of Economic Perspectives, 29(3), 3–30. https://doi: 10.1257/jep.29.3.3
Hayles, N. K. (1999). How we became posthuman: Virtual bodies in cybernetics, literature, and informatics. University of Chicago Press. https://monoskop.org/images/5/50/Hayles_N_Katherine_How_We_Became_Posthuman_Virtual_Bodies_in_Cybernetics_Literature_and_Informatics.pdf
Heidegger, M. (1977). The question concerning technology, and other essays (Çev. W. Lovitt). Garland Publishing. https://monoskop.org/images/4/44/Heidegger_Martin_The_Question_Concerning_Technology_and_Other_Essays.pdf
Hegel, G. W. F. (2019). Tinin Fenomenolojisi (Çev. A. Yardımlı). İdea Yayınevi.
Stiegler, B. (2013). What Makes Life Worth Living (1st ed.). Wiley. https://www.perlego.com/book/1535848/what-makes-life-worth-living-on-pharmacology-pdf
Ryle, G. (1973). Concept Of Mind. B &N Publishers https://www.andrew.cmu.edu/user/kk3n/80-300/ryle1949.pdf
Russell, S. ve Norvig, P. (2020). Artificial intelligence: A modern approach (4th ed.). Pearson. https://people.engr.tamu.edu/guni/csce625/slides/AI.pdf
Marx, K. (1959). Economic and philosophic manuscripts of 1844. Progress Publishers. https://www.marxists.org/archive/marx/works/download/pdf/Economic-Philosophic-Manuscripts-1844.pdf
Merleau-Ponty, M. (2015). Algının fenomenolojisi (Çev. E. Akbaş). İthaki Yayınları.
Susskind, D. (2020). A world without work: Technology, automation, and how we should respond. Metropolitan Books. https://reparti.free.fr/susskind2020.pdf
Verbeek, P. P. (2011). Moralizing technology: Understanding and designing the morality of things. University of Chicago Press.
Dipnotlar:
*Makinenin İçindeki Hayalet (Ghost in the Machine): Gilbert Ryle’ın metaforu, zihin ve bedeni birbirinden ayrı iki farklı varlık olarak kabul eden Descartesçı düalizme yönelik ünlü bir eleştiridir. Ryle, geleneksel öğretinin kategori hatası yaptığını savunur. Ona göre zihin ve beden iki farklı töz değildir; zihin, bedenden bağımsız bir hayalet gibi işleyen mistik bir yapı değil, insanın eylemlerinin ve davranışlarının bir bütünüdür. Ryle, zihni yanlış kategorize ederek gizemli bir varlık gibi göstermenin dilsel ve kavramsal bir yanılgı olduğunu vurgular.




